18 Ağustos 2012 Cumartesi

iki önemli mesele: Dinayet ve İktisat!..

T.C. DİYANET İŞLERİ HAKKINDA
Mustafa Nevruz SINACI
            Süratle paralize olan, İnsan Hakları, Adalet Ahlâkı ve Hukuk yönünden sürekli değer kaybeden bir toplum için; En önemli ve en stratejik kurum şüphesiz (din öğreticisi anlamına gelen diyanet değil) DİNAYET; Din ve Âyet İşleri Başkanlığı’dır..
            OLANIN ÖZÜNE VE TARİHİNE BİR BAKALIM:
Osmanlı Devleti’nde “Din ve Ayet İşleri” bütün İslâm ülkeleri ile bünyede mukim Yahudi ve Hıristiyan mezheplerinin tamamını kapsayacak biçimde; “Din İşleri Meşihat Makamlığı'nca”, Devlet Başkanı olan Halife adına Şeyhülislam eliyle yürütülürdü.
1920 yılında Ankara'da kurulan Meclis Hükümetinde Meşihat, "Şer'iye ve Evkaf Vekâleti" adıyla “müstakil bir bakanlık" olarak yapılandırıldı. Henüz Halifelik Kurumu devam etmekte idi. Lozan sonuçlanıncaya (1924) kadar bu statü aynen devam ettirildi.
            24 Temmuz 1923’de Lozan Antlaşmasının tamamlanıp, imzalanmasından sonra; İlgili karar ve hükümler istikametinde, azınlıklar dâhil bütün din teşkilâtı yeniden yapılandırıldı ve “Din hizmetlerinin politikanın dışında ve üstünde tutulması gerçeğinden hareketle” 03 Mart 1924 tarihinde, müstakil Şer'iye ve Evkaf Vekâleti (Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı) ilga edilerek yerine; 429 sayılı Kanunla, Başbakanlık bütçesine dahil ve doğrudan Başbakanlığa bağlı “Dinayet İşleri Reisliği”, bugünkü adıyla “Diyanet İşleri Başkanlığı” kuruldu. 
Ayrıca, velev ki saltanat ve halifelik iddiasında bulunmasından diye; Aynı kanunla hem Halifelik, “TBMM Şahsiyeti Maneviyesinde Mündemiç Olmak Kaydı Şartı” ile Hanedan elinde alındı. 5 Mart 1924 sabahı ise son Halife Abdülmecit Efendi ve ailesi; Bütün malları müsadere edilerek, yurt dışına sürgün edildiler….    
            İLK DİNAYET İŞLERİ BAŞKANI
Millî Mücadele yıllarında büyük hizmetler vermiş, idarî tecrübesi olan ve uzun zaman Ankara Müftülüğü görevinde bulunan Börekçizade Mehmet Rıfat Efendi, 1 Nisan 1924 günü Dinayet İşleri Reisliğine getirildi. Kendisine en yüksek devlet memuru maaşı bağlandı. Diğer bakanlara verilen “kırmızı plakalı bir makam aracı” tahsis edildi ve protokoldeki yeri bu usul, esas ve sıraya göre belirlendi.
GÜÇLÜ YAPILANMA, ETKİN KARAR MERCİİ
Dinayet İşleri’nin merkez teşkilatı, kuruluşunun ilk yıllarında Heyeti Müşavere (Danışma Kurulu), Memurin ve Sicil Müdüriyeti, Müessesatı Diniye Müdüriyeti, Evrak Müdüriyeti ve Levazım Müdüriyeti birimlerinden oluşturulmuştur. 1927 yılında Tetkiki Mesahif Reisliği (Mushafları İnceleme Kurulu) ile Teberrukât Heyeti Reisliği (Teberruları, bağışları Denetleme Kurulu) birimleri kurulmuştur.  
Mustafa Kemal Atatürk’ün öldürülmesinden sonra; 5 Temmuz 1939 tarihinde kabul edilen 3665 sayılı kanunla bir Reis Muavini kadrosu ihdas edildi. 4 Haziran 1935’de kabul edilerek 22 Haziran 1935 'de yürürlüğe giren 2800 Sayılı "Diyanet (!) İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun", Başkanlığın ilk teşkilat kanunu olmuştur.
ATATÜRK’DEN, MENDERES’E…
2800 sayılı kanunla teşkilat yapısı, kadro oluşumu, merkez ve taşra görevlilerinin nitelik ve tayin usulleri gösterilmiş; Teşkilatın görevleri ise bahusus kanunun 2. maddesi gereğince düzenlenen ve 11 Kasım 1937 tarih ve 7647 sayılı kararname ile yürürlüğe konan "Diyanet İşleri Reisliği Teşkilatı'nın Vazifelerini Gösterir Nizamname’de belirtilmiştir.
1939-1950 döneminde yaşanan elim vukuatlar, men ve müdahaleler hariç olmak üzere, 1927 yılında oluşturulan yapı, 1950 yılına kadar değiştirilmemiştir denilebilir. 20 Nisan 1950 tarihinde; DP’nin ısrarlı talepleri karşısında iktidarca yürürlüğe konulan 5634 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığı günün şartlarına göre yeniden düzenlenmiştir. Buna göre: 2. başkan yardımcılığı ihdas edilmiş, ‘hayrat hademesi’ ve ‘yayın müdürlükleri’ adı ile 2 yeni müdürlük daha kurulmuş; İlk kez "Gezici Vaizlik" ihdas edilerek vaizler kadroya alınmıştır.
Son olarak: 1951’de, ‘Dini Yayınlar Döner Sermaye Saymanlığı’ kurulmuştur. (1)
***
GAYYA ÇUKURUNDA ÇÜRÜTÜLMEK!..
Mustafa Nevruz SINACI
1961 Anayasası; 154. Maddesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı'nı “sıradan” bir Anayasa kurumu olarak düzenledi. Genel idare içine aktardığı kurumun, özel kanunla belirlenen bazı görevleri yerine getirmesi öngörüldü!... Kökten intikal geleneksel uygulamaların tamamı ile kuruma özellik ve ayrıcalık tanıyan bütün mevzuat işlemez hale getirildi.
SONRA OYUN ÜSTÜNE OYUN,
TUZAK ÜSTÜNE TUZAK:
Tam bir danışıklı döğüş olarak cereyan eden şu sürece bir bakın:
“1961 Anayasasının öngördüğü doğrultuda 22.06.1965 tarih ve 633 sayılı "Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun" ile Başkanlık yeni bir düzenlemeye kavuşturuldu. Diyanet İşleri Başkanlığı Merkez Teşkilatına bugünkü organik yapısını kazandıran ve Diyanetin tarihi gelişimi içerisinde yeni bir dönemi başlatan da bu kanun olmuştur. 30.04.1979 tarihinde yürürlüğe giren 26.04.1976 tarih ve 1982 sayılı Kanunla, 633 Sayılı "Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun"da geniş çapta değişiklik yapıldı ve Diyanet İşleri Başkanlığının yurtdışında da teşkilatlanması sağlandı.
Ancak bu Kanun, Anayasa Mahkemesi'nin 18.02.1979 tarih ve E.1979/25,K.1979/46 sayılı kararı ile iptal edildi. İptal sonucu, 633 sayılı Kanunun 1982 sayılı Kanunla değiştirilen maddeleri yürürlükten kalktı. Ayrıca, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile çeşitli kanun ve kanun hükmünde kararnameler, 633 sayılı Kanunun bazı maddelerini hükümsüz kıldı.”
NİHAYET BİR NEFES GİBİ!....  
Ancak 1.7.2010 tarihinde TBMM'de kabul edilen 6002 sayılı yasa ile öncelikle, sözde iptalden doğan boşluğun giderilmesi amaçlanırken; aynı zamanda, toplumumuz açısından son derece önemli görevleri yerine getiren Diyanet İşleri Başkanlığının teşkilat yapısının çağın gerekleri doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi olduğu açıklandı.
BÜYÜK BİR GAFLET, HIYANET VE BELÂDA TEKERRÜR!..
Halka gösterilen “parlak fotoğraf ve aydınlık gelecek vaadinin fütursuz bir yalanı ve dini siyasete alet yatırımı” olduğu çok çabuk çıktı ortaya. Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerine bine yakın mele ataması yapıldı. Meleler, imam ve Kur'an öğreticisi olarak görev yapacak. Mele açılımı böylece hayata geçirildi. Bin mele ataması yapıldı. Mele Kürtçe bir kelime, Türkçeye ‘imam’ olarak çevriliyor. Aynı zamanda 'molla' kelimesinin de eşanlamlısı olarak kabul ediliyor. Doğu ve Güneydoğu’da varlığını koruyan medreselerde yetişiyorlar…
1961 Anayasasında Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içinde yer alarak özel kanununda kaim görevleri yerine getireceği hüküm altına alınmıştır..1982 Anayasasının 136. maddesi ise: “Diyanet İşleri Başkanlığı, genel idare içinde yer alan bir kamu kurumu olup, 'laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmekle yükümlüdür.” Biçiminde, çok ileri, açık ve makul hükümler içerir niteliktedir.
İlgili kanunda da bu görevler, 'İslâm Dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, Din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek' şeklinde belirlenmiş olmakla; Atatürk zamanında çok geniş bir çerçevede uygulanan ve acı kaybından sonra (Vahşi Batı’nın misyonerlik faaliyetlerine benzetilerek) tedricen hayattan ve yürürlükten kaldırılmıştır. Başkanlığın görevlerini yerine getirirken uyması gereken kıstaslar da ayrıca belirtilmiştir. 
Kuruluşundan bugüne kadar gerek yurtiçindeki, gerekse yurtdışındaki vatandaş, soydaş ve dindaşlarımıza din hizmeti vermekte olan Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasada belirtilen ilkeler doğrultusunda üzerine düşen görevleri yerine getirebilmek ve daha iyi bir hizmet sunabilmek için yoğun çalışma içerisinde gözlenmektedir.
Bundan sonra: Diyanet hangi mason ve veledi zinalara bağlandı? Daha neler neler!...
Umarım bundan böyle de bu yöndeki çaba ve gayretleri, artarak devam edecektir. (2)
***
DİYANET “SORUMLUDUR” SORUN ÇÖZMEZ
Mustafa Nevruz SINACI
            Mevcut haliyle Diyanet işleri başkanlığı; Objektif ve reel olarak ‘Din, ibadet ve vicdan hürriyeti’ bağlamında: ‘İnsanların istedikleri gibi inanma ve inandıkları gibi yaşama’ hürriyeti demek olan ‘lâiklik’ ikileminde bile atıl, aciz, güçsüz, etkisiz ve pasif olduğu gözlenmektedir.
            Üstelik çok garip; Bütün kapitalist-emperyalist, insanlık düşmanı sapkın hırsız, bedevi (medeni olmayan) ülkelerin tamamına yakını din devleti olup; Şeriatla yönetilirken; TC dâhil sözde medeni İslâm ülkelerinin hiçbirinde “şerait” (evrensel hukuk) ve hak yönetimi yoktur.
En başta mason/ate unsurları, kök faktör Yahudiler ve diğer gayrimüslimler ile fanatik paganlar “İslâmi ve İnsanî yönetim” olgusuna şiddetle karşı çıkıyorlar. Muhtemel bir İslâmi Yönetim modelinin hayata geçmesi ihtimaline karşı her türlü önleyici karşı tedbiri alıyorlar. 
            Bu uğurda NBC, hatta konvansiyonel savaştan kaçınılmıyor. El Kaide, El Saddam, Wel Eset, Min_el Suud, Al Çrna Ruka, Megalo İdea, Çetnik ve menfur Asala eşkıyaları nam terör ve tedhiş örgütlerini kurdular. İnsanlık dışı yöntemlerle NATO ve BM’i kullanarak bu lânetli lâğım çukurlarını idare, idame, ikame ve finanse edip, daimi lojistik destekle; nihayet pis, iğrenç ve menfur emelleri uğruna ‘vahşi yaratık’ kullanmaktan utanmıyor, imtina etmiyor ve çekinmiyorlar. Üstelik insan hakları ve adalet havarisi gibi dolaşan da bu melânetlerdir.
            Şu anda, haksız yere potansiyel “fundamentalist” ve “cihat” yanlısı olarak suçlanan bütün İslâm ülkelerinde kargaşa ve iç savaş var. Srebrenica’da nasıl Müslüman katliam ve soykırımlarını BM yaptı ise, şimdi Nyanmar ve Suriye’de de aynısını yapıyor. Yaklaşık 10 gün süren Şemdinli kalkışmasında BM ve NATO teyakkuz halinde idi. Niçin? Ola ki Asala bir bayrak diksin de, hemen anında duruma el koyalım diye!.. 
Böyle bir durumda itham, tahrik ve taciz olunan İslâm... Oysa köktendincilik adını verdikleri, esasta kendilerine ait bu akım, özellikle masonlar, Musevilik ve Hıristiyanlığa özgüdür. Zira tarihin hiçbir döneminde Müslümanlar Engizisyon Mahkemeleri, kitle imha fırınları ve ölüm çukurları kurmamıştır. Bu cihetle, velev ki Türk Milleti ve İslâm ümmetine katliam, soykırım ve zorunlu göç gibi yalan ve iftiralar, tefrika isnad edenler; Kesinlikle ajan provakatör, dönme-devşirme, kripto, veled-i zina yahut bedhah türü maniple haymatloslardır.    
            İşte bu bir sahtekârlık, hukuk-u düvel ihlâli ve Müslümanların hakkını alenen gasp, irtikap, insan hakları, adalet ve hukuk düşmanlığı; Dahası tam bir despotluktur. Zira başta Amerika ve İsrail olmak üzere, sözde İslâm ülkeleri dışında kalan ve pagan-İsevi-Musevi düzleminde yer alan “mafya ve çete” organizasyonlarının % 95’i şeriatla yönetilmektedir.
            LOZAN ENGELİ
            İlk Dinayet Teşkilâtı Lozan öncesi çok güçlü, alanında hâkim ve doğrudan başvekâlete bağlı “özerk bir kurum olarak”, bizzat Mustafa Kemâl tarafından teşekkül ettirilmiş iken; 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Antlaşmasından sonra; (!) 3 Mart 1924 tarihinde cebren, baskı, dayatma ve hile ile tenzil operasyonuna maruz kalmıştır. Lozan antlaşmasını müteakip restore edilmesinin nedeni: Başta İngilizler ve ABD olmak üzere, bütün galiplerin “Yeni kurulacak TC, kesinlikle halifeliği ilga etmeli ve bir ikame teşkilât dahi kurmaya teşebbüs edememelidir.” Biçimindeki kâfirlikten gelen inat ve düşmanca tavır yüzündendir.
Zaten, malum ve meşhur “şark raporu’nun” amacı da bu idi. İslâm’ı ilga!...
            Diyanetin bakiyesi de, zaten Atatürk sâyesinde mümkün ve kabil olabilmiştir. 
            Kaldı ki, azınlık Kiliseleri ve Yahudi Havralarının statüsü bile Lozan’da belirlendi.
            PREMATÜRE DOĞUM
            Hal böyle olunca; Bu elbette bir prematüre doğum veya daha açık bir anlatımla daha yürümeye bile başlamadan, alçakça bir saldırıya maruz kalmaktır. Dinayet İşleri Başkanlığı (ilk adı), Lozan’la dizayn edilen yeni din hayatı içinde “mümkün olan en iyi biçimde” teşkil edildi, teşkilâtlandı ve işlevini; Atatürk döneminde mükemmel bir surette yerine getirdi. (BAK: http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-8221.aspx )
                Fakat, Atatürk’ün katledilmesinden itibaren, hiçbir şey eskisi gibi olmadı!... (3)
            ***     
YOKSA ALÇAKÇA BİR İŞTİRAK
VEYA İSLÂM’A İHANET Mİ?..
Mustafa Nevruz SINACI
            Hani kinayeten cahil, gafil veya angaje bir kesim “dinler arası diyalog” diye menfur bir furya başlattı. Böylece, öncelikle Kur-an’ı Kerim, Cenab-ı Peygamber, bilumum Hadis-i Şerif, İcma, İctihat ve Kıyas-ı Fukaha bir kenara atılıp; Ashab-ı Kiram, Ashap-ı Güzin, Evlâd-ı Resul ve Asr-ı Sâadet imamlarının “arı-duru, saf ve samimi İslâm’ı” yok sayılıverdi.
            Eş zamanlarda Âl-i İmran Suresi 19 âyet hutbelerden kaldırıldı.  
            Rabbin, kul hakkı dâhil, af ve mağfiret kapılarının tümüyle açık olduğu yalanı yayıldı.
            Akabinde Vahhabilik benzeri bir “light/yumuşak” İslâm akımı aldı yürüdü.
            Tabii Amerika bu ara “Furkan” adlı, sözde hakiki Kur-an’ı piyasaya sürdü…
            Diğer taraftan AB müktesebatına göre misyonerlik, yasal güvence altına alınıp serbest bırakılırken; Başta Avrupa olmak üzere, dünyanın her tarafında “irşâd” faaliyetlerine despotik önlemler getirildi. AB’de, özel konut dışında Türkçe konuşmak men edildi. Camilere ‘minare’ yapma yasağı katılaştırılırken, minareden “hoparlörle ezan okumak” bütün Vahşi Batı ve eski SSCB hinterlandında Azerbaycan ve Bosna Hersek dâhil “şerefsizce ve soysuzca” yasaklandı.
            Bunların hiçbirine diyanet kurumu karşı çıkamadı veya çıkmadı.
            Diyanet, bir defa bile; “AB’ye karşıyız” diyebilme yürekliliğini gösteremedi!..
            Birilerinin; Özellikle İslâm’a ve insan’a mutlak aykırı olmasına; Dahası binlerce akıl, ilim, hukuk, ahlâk ve egemenliğe aykırı dayatmaya maruz kalınmasına rağmen ‘domuzlaşmış’ bir karakterle AB kapılarında pineklemeyi sürdürmeleri, apaçık sorumsuzluk ve dinsizliktir..  
            Bu minval üzere yürüyen süreçte Diyanet bir boy hedefi ve günah keçisi oldu.
            Vahşi Batı’ya yağcılık, yardakçılık ve yalakalık uğruna her kepazeliğe tevessül edildi.
            SÖZDE Müslümanlara RAĞMEN DÜNYADA VE TC’DE İSLÂM
            A- DÜNYA
            1. Beni Kaynuka kabilesi Yahudileri olan Suudi ailesi (Faysallar), Skoç riti masonları tarafından icat edilen Vahhabilik, türevi Bahailik, Suriye odaklı ve İran Hasan Sabah patentli Allavi haşhaşilik vasıtasıyla Arap âleminde İslâm’ın adeta kazındı. Arap coğrafyasında Türk – İslâm, yani Osmanlı eserleri, tıpkı Yunanistan ve Ermenistan da olduğu gibi yok edildi. Ata yadigârı azınlık Türkler, en son Telâfer’de olduğu gibi katliam ve soykırıma tabii tutuldu.
            2. Kesin yasak olmasına rağmen Kutsal Şehir Mekke’de, kâfirden geçilmiyor.
            3. Hac mahalli olabildiğince daraltıldı. Tarihi Osmanlı Kalesi yıkılarak edilerek yerine, mukaddes Kâbe’yi, hâşâ “bir kulübe mesabesine kadar düşüren ve küçülten” devasa tower ve Hilton gibi dev oteller yapıldı. Hacılar için çifte standartlar ile VIP olanakları geliştirilerek; Milyonlarca yıllık kutsal ibadet “amansız bir ticarete” dönüştürüldü. Kurban etleri ise, “azami 7 gün içinde kendi memleketlerinde kesebilme imkânına” ve milyonlarca aç İnsana rağmen, alçakça telef edilmeye devam olunmaktadır.      
            4. Başta Mısır, İran ve Suudi Arabistan’da mut’a nikâhı, turizmi teşvik, fuhuş ve kadın ticareti amacıyla en yaygın biçimde uygulanırken; Genç kızlara sünnet vahşeti yaygın sakatlık ve can kaybına neden olmakta; Somalili Müslümanlar korsanlık, Cezayir ve Tunuslular fahişe ticareti yapabilecek kadar düşmekte, aşağılık ve süfli işlere tevessül edebilmektedirler. Oysa, Nizam-ı Âlem’in ve İlm-i Kur-an’ın buna cevazı yoktur.
            5. Bazı Arap ve İslâm ülkesinde Camiler kilitli. Nüfusu 100 bini aşan şehir Camii ve Mescitlerinin cemaati yoktur. Türkiye dışında ”Tadil-i Erkân” adeta unutulmuştur. Müslüman olmalarına rağmen, buralarda insanlar yalan söyleyebilmekte, yalan yere yemin edebilmekte, çok rahatlıkla hırsızlık, yolsuzluk yapabilmekte, mutlak men edilmiş olmasına rağmen haram aylarda kendi milletleri ve dindaşları ile vahşice savaşabilmektedirler.
            6. Mücbir haller, zaruret ve istisnalar dışında esas olan Müslüman’ın Müslüman ile ticareti iken; İslâm coğrafyasının bütün artı değer ve birikimleri öncelikle düşman milletlere peşkeş çekilmekte ve pek çok Müslüman devletin zevaline seyirci kalınmaktadır. (4)
             ***       
TÜRKİYE’DE İSLÂM VE MÜSLÜMAN
    Mustafa Nevruz SINACI
SÖZDE Müslümanlara RAĞMEN DÜNYADA VE TC’DE İSLÂM
A-    TÜRKİYE
1. Kur’an ayetleri halk arasında 6666 olarak bilinir. Oysa gerçek bu değildir. Hiçbir Kur-an’ı  Kerim’de 6666 âyet yoktur. Başta Allavi, Haşhaşi, A.Levi, Alev-i (Ali Evi ve Al Evi hariç olmak üzere) bilumum solcu, ateist ve paganlar; Kasten cahil bırakılmış halkı taciz, din duygularını tahrik ve suça teşvik maksadıyla bu ve benzer somutları kullanmaktadırlar.
2. İslâm Dini’nde vaktin sünneti ve zuhr-u ahir adıyla bir namaz yoktur. Buna rağmen; dârül harp vd.gibi şüphe ve tereddüde dayalı bid’at, aleni ve hukuki namaz gibi kılınmaktadır. Konu hakkında Diyanet, Müftü ve İmamlara ‘ne yapalım’ diye soru sorulduğunda açık ve net cevap verilmemekte, cemaate “muhayyersiniz” denilmektedir.
3. Bilindiği üzere, nikâh dini bir müessesedir. Belediye ve Nüfus idareleri ile koordine edilerek Camilerde nikâh kıyılmasına ve İslâmi merasimlere derhal başlanmalıdır. Bunun yanı sıra en az bir Üniversite, Kulüp veya Dernek kadar; Diyanet Teşkilâtının da “dini ihya, irşad ve tam bir insanlık, medeniyet, aile ve toplum düşmanlığı olan” sapkın teorilere karşı etkin bir mücadele ve Cuma Hutbelerinde;, “siyaset dâhil memleketin bütün meselelerini” İslâm’ın arı duru süzgeci ile ilmin ışığında açıkça müzakere imkânı hayata geçirilmelidir…      
4. İslâm toplumunda kapitalizm haram, tekelcilik ve tröstçülük “ölüm cezası ile men ve takip edilecek kadar” günahtır. Dolayısıyla, seri sürümlü mallar: elektrik, su, doğalgaz, tel ve muadili alım ve hizmetlerde “azami” maliyet artı % 5 olan kâr haddinin aşılmasına; İnsan unsurunun fahiş kârlarla alçakça ve haince sömürülmesine asla izin verilmemeli;
Sürümü daha seyrek ve pahalı mal ve hizmetlerde ise kâr oranı asla maliyet + % 20’yi geçmemelidir. Akdi takdirde diyanet tarihi ictihatları açıklamak suretiyle halkı aydınlatmalı ve icabında; Başta KUL HAKKI olmak üzere, İslâm’a aykırı bütün edinim, gasp, irtikap ve insanlık dışı tasarruflara karşı en etkin biçimde mücadele etmelidir.
5. Ramazanda oruç tutmayanların “halkın içinde, açıkta ve alenen” yiyip-içmeleri mutlak surette men edilmeli; Uymayanlar hakkında istisnasız cezai işlem yapılmalı; Bütün inanç sahiplerinin ibadetlerine saygı bir hukuk ve ihlâli halinde cezayı mülzem ahlâk kuralı halinde vaz edilmelidir. Sağlam, sağlıklı ve barışık bir toplum için bu şarttır.    
6. İslâm’a göre Müslümanların devlete vereceği yegâne vergi zekât; Gayrimüslimler içinse cizye’dir. Gümrükler gibi özel durum arz eden farlı gelirler üzerinden tarh ve tahsilât dışında başkaca vergi caiz değildir. Peşin vergi büyük günahlardandır. Dolayısıyla normal hal ve şartlar dahilinde Müslüman’ın devlete ödeyeceği vergi tutarı asla % 2.5’u (yüzde ikibuçuk) geçemez. Daha fazla vergi tahsil eden faizci, gaspçı, irtikapçı, tefeci, zalim ve haramzadedir. Diyanet bu konularda halkı uyandırmak zorunda ve durumundadır.  
7. Kurban, fiilen ve resmen HACI olanlar dışında kesilemez. Mevcut hale nazaran HACI olanların da, Mekke’de değil, müsaade ve mehil müddetlerini kullanmak suretiyle; Kurbanlarını “kendi memleketlerinde” kesmeleri caiz, önceki yazıda belirtilen nedenlerle Mekke’de, yani Hac mahallinde kurban kesmeleri caiz değildir.       
8. Bazı “Prof. Dr. vd. unvanlı” yalancı, müfteri ve sapık mahlukatın, “Rab, fuhuş, taciz, tecavüz, cinayet, haksızlık, hukuksuzluk ve her nevi kul hakkı dahil olmak üzere her günahı mutlaka affeder” biçimindeki din, ahlâk, medeniyet ve hukuk dışı beyan ve söylemleri hakkında hukuki takip ve cezai işlem yapılmalıdır. Zira “kul hakkının” asla ve kesinlikle af ve mağfiret edilmeyeceği âyet, hâdis, ictihat ve icmai ümmet ile sabittir.  
9. Ayrıca; Devlet bağlamında bütün Camilerde aynı dil konuşulur. Türkiye’de, kutsal kamu alanları denilen mahallerde ibadet dili Arapça, meşveret dili Türkçedir. Cmiye Kürtçe ve sair başkaca dil sokmaya kalkışmak, Müslümanlar arasına fitne sokmakla birdir. İslâm’da hukuk sisteminin adı “ŞERİAT” değil, “ŞERAİT/Şartlar’dır”. Partizanlık ve dil anlamında ayrışan Camiler Mescid-i Dırar hükmündedir. Bunlarda namaz kılınmaz. Yakılır ve yıkılır. (5)
***
İŞTE GERÇEK TÜRKİYE
Mustafa Nevruz SINACI
Burada bahse konu araştırma, “TÖMER DİL MERKEZİ” tarafından yapılmıştır...
Seçilen konu, alanında çok önemli, güncel ve bilimsel; Üstelik doğru, namuslu, ilkeli ve dürüst... Gerek araştırma veya gerekse yayında, her hangi bir siyasi beklenti yok. Dahası bu çalışma birilerine destek, diğerlerine köstek tartışması da değil. Sadece bilimsel bir disiplin dairesinde yapılan; Onurlu ve sorumlu bir analiz olup; Mezkür araştırmaya aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Sonuçta ortaya çıkan gerçek: 50 yıldır ülkemizi yönetenlerin; Son derece bilgisiz, özgür irade yoksunu, utanç verici derecede bencil; Bir ihtimal haymatlos veya kripto olduklarının acı göstergesidir. Zira bu hezimeti, düşüş ve çöküşü başka türlü açıklamak mümkün değildir.
Evet, hakikatte Türkiye “madden de, manen de” batmış…
1960 sonrası başlatılan “kasıtlı” erozyon, yozlaşma ve çürümenin tetiklemesi bu…
O zamanın aktörleri; Özellikle hırsızlık, rüşvet-iltimas, yalan-talan, yolsuzluktan malûl “başpezevenkleri”, veledi zina ve sorospu çocuklarının bir kısmı sözde “darbeye teşebbüs etmekten” yargılanıyor gibi görünüyor. Ancak, olay ciddi olsa 27 Mayıs gibi “naklen” yayın yapılır; Adalet’in mutlak hakikat ve tereddütsüz belgelere göre tecelli etmesi için; (27 Mayıs domuzları gibi değil) erkekçe, mertçe, fazilet ve feragatle gereği yapılır; Hiç utanmadan, tam bir “haçlı zihniyeti” ile bu süfli davalara Ergenekon adı verilmezdi.
MHP ve CHP’de bu süreçte “Türk ve Türkiye” partisi olmadıklarını kanıtladılar.
Başta ANAYASA olmak üzere; mevcut ve mer-i hukukun, bütün emir ve hükümleri “ırkçı, narko-terörist, militarist tedhiş örgütünün aleni maşası” vakıası sabit bulunduğu halde; “Anayasa Değiştirme” bahanesiyle bu eşkıya sürüsünden (muhtemelen) yararlanıyor veya asla affedilmeyecek bir şekilde “organize suç örgütü” başlarıyla görüşebiliyorlar…
LÜTFEN DİKKAT EDİNİZ:
Mezkür melânetlere, sayın diyen, “tabandan-tavana her hangi biri dâhil” görüşen veya görüşme yolunu açanların hiçbirinin; Sürecin doğal gereği Müslüman, Türk veya İnsan olmaları mümkün değildir. En basit ispatı şu ki: Devlette veya muhalefette sadece bir insan; Türk veya Müslüman olsa; TC sınırları içinde “bir tek: Hırsız, yolsuz, donsuz, anarşist, terör-tedhiş unsuru” bulunamaz; Ülkede varsa, başta “her hükümet kademesi, siyasi partiler ve karar mercilerinde” de var demektir. Bunun millete ve tarihe karşı vebali çok büyüktür. Tez belâlarını bulurlar inşallah.         
Fakat hala sözde aydın, bilim adamları ve kanaat önderleri “kim ne dedi” diye aymazca tartışıyor; Tıpkı Endülüs’ün mahvolduğu gün gibi: Bütün özü ve cevherini kaybetmiş bedbahtlar ve “fikren ve bedenen” fahişeleşmiş, pişkin ve kart kaltaklar gibi; “çöküşü durdurmaya değil”, var güçleriyle hızlandırmaya çalışıyorlar...
            ŞİMDİ ARAŞTIRMANIN SONUCUNA BAKALIM:
ABD                71.681
Almanya          70.400
Japonya           44.224
İtalya               31.762
Fransa             30.193
S. Arabistan     13.579
Türkiye            07.260…
Bu rakamlar ne?
İlköğretim okullarında okutulan ders kitaplarının içerdiği kelime ve kavram sayısı… Kutsal Kitabı “İkra-Oku” emriyle başlayan bir dinin mensupları için büyük utanç!.. İlkokulu bitiren bir Amerikan çocuğu 70 bin kelime öğreniyor. Yaşıt bir Türk çocuğu ise 7.000 kelime… Amerika’nın edebiyatını, bilimini, tekniğini kıskanıyoruz. Adamlar “adam gibi” yapmış; Belediye idare eder gibi değil!. Üstelik sürekli ‘dil’ ile oynanıyor. Oysa bir Türk için; “Türk’çe düşünmek, Türk’çe konuşmak ve Türk’çe yaşamak” (Atatürk) Hayati önemi haizdir.
“Bir millete yapılacak en büyük kötülük, O’nun diliyle oynamaktır.” Goethe. (Bölüm:1)
*** 
MÜFTERİLER YALAN SÖYLER,
BİLİM GERÇEĞİ HAYKIRIR
Mustafa Nevruz SINACI
            1940’lardan, yani İkinci Cumhuriyet denilen karşı devrim’den beri, Türk Dili aleyhine çok kirli, alçakça acımasız bir furya var. Buna göre: ‘Osmanlıca’ ile ‘Türkçe’ birbirinden çok farklı ve ayrı ayrı dillerdir!... Bu korkunç bir yalan, iğrenç bir iftira ve kalleşçe bir furyadır..
            OYSA: Osmanlıca, sadece Türkçenin, klâsik Arap harfleri ile yazılmış biçimidir.
            Ta ki, mezkür (İşte Gerçek Türkiye)’de verilen rakamlara düşürülünceye kadar…       
            UTANDIRAN GERÇEK: 
Bünyesinde 1,000'den fazla Türkçe kelime bulunan diller:
Arapça’da       1,000              
Farsça’da        2,000
Macarca’da     2,000              
Romence         3,000
Yunanca’da     6,000              
Bulgarca’da     7,500
Arnavutça’da  7,500               
Sırpça’da         9,000
Rusça’da         10,000            
Ermenice’de     10,000
Bakınız: Bulgarca, Arnavutça, Sırpça, Ermenice ve Rusça’da mevcut, “yaşayan Türkçe kelime ve kavram” sayısından aşağı düşürülmüşüz. Bu bir ihanet, kastı-mahsus ve şeamettir. Ayrıca, Milli Eğitim Bakanlığı’nın koza-kripto, dönme-devşirme, mason-misyoner lânetlilerinden henüz ayıklanmadığını göstermektedir. Son zamanlarda, Türk aş’ı, emeği ve alın teri sayesinde “prof. Dr.” Unvanlarına kavuşan “bu tür ve uzantıları”, aynı paralelde bir ekranlara çıkartıldıkları menfur tv’lerde; Milli E. Bakanlığı ile Milli S. Bakanlıklarının başında yer alan ‘Milli’ kelimesini telâffuz etmiyorlar. RTÜK buna duyarsız, kayıtsız ve sorumsuz olmakla bu mutlak bir suçtur.
Bir cürüm’de ‘roj tv’ hainliği ve bütün bunlara rağmen vaki TRT kesintileridir. 
(Kaynak: Dr. Yusuf Gedikli, TDK, TTK)
            ÇÖL SICAKLARININ SUÇLUSU YÖNETİMDİR
            Bir başka mesele daha var. Neredeyse 5, 6 yıldır bölgenin en sıcak ülkesi Türkiye. AKP geldikten birkaç yıl sonra Türkiye bir çöl çanağına döndü. Civar normal. Fakat bizde tam cehennem sıcakları yaşanmaya başladı. Acaba neden? Çünkü:
            1. En verimli ovalar ile 1. sınıf tarım arazileri betonlaştırıldı. Ekosistem’e saldırıldı.
            2. Ülke içinde, “pınar çevresi” hariç suyu içilebilir dere, göl ve nehir kalmadı.
            3. Ankaralılara suyu içirilen Kızılırmak dâhil hepsi lâğım’a dönüştü.
            5. Şehir, kasaba, köy, otel-motel ve sanayi tesislerimizden denize bağlantılı foseptik, şehir, sanayi ve insan (?) atık bağlantılarının sayısı 50 bin’i aşıyor. Bu, artık dinsiz Avrupalı gâvur’un yapmadığı bir şey; Bütün denizleri berrak, tertemiz ve sağlıklı… Bizdeki domuzdan dönme lânetli insanlık ve ekosistem düşmanları sayesinde bütün denizlerimiz pis ve necis!..
            BUNLARIN “akil adamlarının” YÖNETTİĞİ EKONOMİ!...
2002 Aralık ayında bir gram altın:         018 TL           
2002 Aralık’da çeyrek altın:                 023 TL
2012 Mayıs ayında Bir gram altın:        092 TL           
2012 Mayıs’da çeyrek altın:                 156 TL
2002 Aralık ayında Asgari ücret:          250 TL           
2012 Mayıs’da asgari ücret:                 659 TL
Buna göre, icraatta 10 yılını doldurmak üzere olan; adının anlamında gafil iktidara bir karne çıkaralım: Yani; “Namussuzlar yalan söyler, bilim gerçeği haykırır” kabilinden…
2002 de 1 gram altın:   18 TL iken, bu gün:      092 TL’dır.     
Artış: % 510
2002 de çeyrek altın:    23 TL ilken bu gün:      156 TL’dır.     
Artış: % 670
2002 de asgari ücret:    250 TL…//  250 : 18 = 14 gram altın alınabiliyordu.
2012 de asgari ücret 659 TL. Altın 92 TL, bu gün asgari ücretle 7 gr altın alınabiliyor.
Şimdi analiz edelim: 2002 den bu yana külçe altının bir gramı temel alınırsa hayat % 510 pahalanmış. Asgari ücret temel alınırsa alım gücü: %100 azalmış Bu durum, yönetimin aczine mukabil muhalefetin ihanetini kanıtlayan rakamlarıdır.
(Kaynak: BCP, Müge Gülses) (Bölüm:2)
Siyaset bilimİ, adalet ve hukuk’a göre hükümetlerin görevi: Düzenleme, Destekleme ve Denetlemedir. Diğer ikisi malûm şekilde yürümekte veya yürütülmekte!...
Hani? Devleti ve özel sektörü, en ücra köşelerine kadar gözleyen; Bütün karar, eylem, hesap, işlem, bilumum faaliyet ve tasarruflarını  re’sen kontrol eden: Özgür veya özerk Denetim?
Demokrasi, adalet ve hukuk olmadığı için, o’da “Yok”!..

11 Haziran 2012 Pazartesi

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN

EMPERYALİZM'E  KARŞI (3U) TEORİSİ:
UYMAK; UYUŞMAK; UYUMAK!.. (UUU)
Dr. Ali Nejat Ölçen
Emperyalizm bir ülkeyi egemenliğine alması için,  kendisine hizmet edecek uşakları satın almakta güçlük çekmez. Çünkü hiz­met arz edenlerin sayısı emperyalizmin gereksiniminden fazla olduğu için uşaklığın fiyatı çok ta düşük olacaktır elbet. Ne var ki, uşaklar, yurtsever görünmeyi becerebilsinler, ulusal çıkarları korumanın rolünü oynayabilsinler. Bunlar­dan hangisinin öğretim üyesi, yazar çizer  ve hangisinin başbakan olabilmesine  karar vermekte çok ta beceriklidir emperyalizm.  ABD’ uyum yeteneği olanları daima bağrına basmış ve özel eğitim programına almayı ihmal etmemiştir.O özel eğitim, kişiyi hangi alanda kullanacağına karar vermesi için gereklidir. Kullanılanların yazgısı, bir süre sonra çöpe atılmaktır.
Böylesi girişime de hemen başlamaz emperyalizm.. Sabırlıdır, ken-dine özgü bilim­sel yöntemler geliştirmiştir.  En az 50 yıllık bir proje hazırlar. Örneğin Osmanlı’yı kendi üzerine çöken afet olarak görmüş ve onu yok edişe sürükleyen uzun erimli stratejisini 1600’lü yıllarda uygulamaya koy­muştu. İstanbul’daki saraya başta padişahlar olmak üzere  olağa­nüstü değerli armağanlar bağışlayarak.  O nedenle armağanlar ve görkemli  rüşvet dizgeleri Saray’ın bir kapısından girerken, öteki ka­pıdan  kapitülasyon ahitnameleri çıkıyordu.
Bugün  teknolojik gelişmenin öncülüğünü sürdüren emperyalizm, Tür-kiye içinde olmak üzere  Ortadoğu’daki Islam ülkelerini de denetimi altına almıştır. Zaten hangi ülkede dirençle karşılaşırsa,  i, o ülkeye bombalarla demokrasi armağan edilir. Şimdilerde Ortadoğu’da yaşa­nan iç kargaşa, kanlı çatışmalar ve buna eklenen emperyalizmin bombalı demokrasisi, barış güvercinlerini taşıyan  füzeler o ülkeleri barışa, mutluluğa, ve huzura kavuşturmadı mı? Kuzey At­lantik Paktı olan NATO, kuzey’i bırakıp ta güneyde Akdeniz’de ne arı­yordu diye soran oldu mu?  O gemiler Akdeniz kıyılarında  barışı sağla­mak için namlularından  bombalar savurmasaydı Libya’ya barış gelir miydi!, BOP eşbaşkanımız savaş gemilerimizi NATO’nun buyruğuna verir- miydi! O gemilerin arasında  Türkiye’mizin  ne işi var diye soru sormayı mı düşünüyorsunuz? 
Sorunun yanıtını  Stern dergisinin 1985’lerde yayımlanan  nüshasın­daki resimde bulacaksınız.  Suriye ortadan kalkmış, onun yerine  Israil yerleşmiştir.  Ortadoğu’da BOP gereği yeni bir coğrafya oluş-turulmaktadır.  Bu coğrafyanın sınırları yıllar önce çizildi. Şimdi uy-gulanıyor.
Suriye’deki iç kargaşayı bahane ederek,o ülkeye askeri müdahele için Türk ordusunu kullanmak ve AKP ikti­darının buna boyun eğmesi Türkiye’nin komşularıyla sıfır sorun  tasarı­mına ters düşmek olmaz mı? Ülkemizin bunca sorunu varken, “kalım-dirim” savaşına yol açmanın sorumluluğunu AKP nasıl taşıyabilir? Çankaya’daki başkomutanın sesi niçin çıkmıyor?
Mısakı Milliyi ve ulusal iradeyi yok edecek bir koşul:
2004 yılında Avrupa Birliği (AB) nin ülkemize ilişkin gelişme raporuna ek “restricted” kaydıyla  yayınladığı belgede bakı­nız neler yazılı:
Ortadoğu’da su gelecek yıllarda önemli  stratejik konu olacak ve Tür­kiye’nin AB’ye katılımıyla su kaynaklarının ve alt yapı yatırımlarının uluslararası yönetimi (barajlar ve Fırat ile Dicle nehirleri havzası sulama projeleri Israil ile onun  komşu ülkeleri su bir­liği)  Avrupa Birliği için en önemli konu ola-caktır.

(Water in the Middle East will increasingly become a strategic issue in the years to come, and with Turkey accession one could exept intenational management of water resources and infra-stuctures (dams and irrigation schemes in the Euphrates and Tigris river basins, crossborder water cooperation between Israel and its neighbouring) to become a major issue for he EU)
Fırat ve Dicle nehirlerinin havzasındaki su kaynakları ve onların alt yapı yatırımları neden Israil’in de katıldığı uluslararası bir komisyon tarafından yönetilmesi neden önemli konu olarak gündeme girsin? Bu so­ruyu sorarak tepki göstermemek emperyalizm karşısında ya uyumak, ya uymak ya da onunla uyuşmaktır. Tür­kiye’nin Misakı Milli bilincini ve coğrafi varlığını ko­rumaktan vaz geçmektir. İşin en acı yanı, bu sözleri hemen şu tümcenin  izlemesi:
Türkiye’nin AB’ye katılımıyla büyük Kürt azınlığının durumu ve bölgedeki öteki ülkelerde Kürt diaspora varlığı şimdi AB’yi ilgilendirecektir
AKP, iktidardadır ve bugün Çankaya’da olan Abdullah Gül’de o tarihte dışişleri Bakanı. Niçin sustular. Çünkü: Emperyalizm karşı-sında sadece üç seçenek var: Uyumak,Uymak, Uyuşmak..Yani BOP’a UUU ile biat  etmek. Zaten  biat kültürünün gereğidir bu. O neden-le  Türkiye’mizin dış politikasını UUU  olarak özetleyebiliriz.
ABD kendi ülkesinde Suriye elçiliklerini  dışarı atma kararı alırken UUU gereği  Türkiye’de aynı kararı alacaktır elbet. Suriye diplomat-ları 72 saat içinde ülkeyi terk etmeliler,UUU’gereği..
UUU’nın Türkiye’mizi  badirelere sürükleyeceğini öngörmek hiç te zor değil.  Eğer Suriye’ye askeri müdahelede bulunursak Iran,şimdiki tehditlerini uygulamaya koyacaktır.Ülkemizdeki toplumsal karmaşaya, kapıda bekleyen ekonomik kriz de eklenince bu sadece AKP iktidarının  sonu olmayacak ülkemiz, bütünlüğünü korumakta da zorlanacaktır. Zaten AB’nin 2004 yılındaki  ra­poru açıkça belirtiyor bunu. Misakı Milli’nin “eyaletlere bölünmesi”ni öngörüyor.2004 yılındaki Türkiye’ye ilişkin raporunun 9.sayfasındaki tümce.
Ekonomik ve toplumsal bütünleşme:Gerikalmış  bölgeler  Konya (Konya ve Karaman eyaleti), Kayseri (Kayseri,Sivas ve Yozgat eyaleti) Malatya (Malatya,Bingöl, Elazığ ve Tunceli eyaleti)  ve Ağrı (Ağrı, Iğdır,Kars ve Ardahan eyaleti) öncelikli hedeflerdir.
Hangi hak ve yetkiyle benim coğrafyama burnunu sokuyorsun diyen bir devlet ve siyaset adamına da rastlamadık. Çünkü UUU, ülke­mizin ana poliİkası oldu. UUU’nun yürürlükte kalması için, kürtaj,sezeryan gibi gündem saptırımı, böylesi bir programın gereği mi, yanıtı sizlere bı­rakıyorum.
Saygılarımla.
Dr. Ali Nejat ÖLÇEN alinejat@olcen.net
***
BİR YORUM: “KATILIM VE KATKI”
Sayın Ali Nejat OLCEN Bey,
Ne kadar güzel özetlemişsiniz günümüzde yaşananları...
"Kullanılanların yazgısı, bir süre sonra çöpe atılmaktır."
İşte birilerinin "Silivri" macerasına bir de bu gözle bakmak gerekir.
Selam ve saygılar.
Mustafa Zeki SAHIN

22 Mayıs 2012 Salı

Prof. Dr. Hacı DURAN

Prof. Dr. HACI DURAN
Irak’ta Arapların İntiharı

posted on  by  
Duran: Batı Dışı Toplumların hafızaları iğdiş edilmektedir, kısırlaştırılmaktadır…
Röportaj: Afşin SELİM : http://www.turkyorum.com sitesi
-Hocam, son makalelerinizden birinde, “Irak’ta son otuz yılda yaşananlarla ilgili ciddi bir anlatı bile mevcut değil” diyorsunuz. Bir duyarsızlaşma mı söz konusu?-Evet, Irak halkı yaşadıklarını anlatmayı unutmuş. Çünkü Irak halkı cinayetle birlikte yaşamaya alışmış. Cinayete ve ölüme alışmak, bir toplum için, ciddi bir hafıza kaybıdır. Irak halkı otuz yılı aşkın bir zamandır, savaşmaktadır. Bu savaş bir yandan Amerika ve İran gibi harici güçlerle yapıldı. Diğer yandan halkı biri birine karşı kışkırtan siyasi gruplar arasında devam etti. Yani iki büyük savaşla birlikte aynı zamanda sürekli bir şekilde teröristlerce yönetilen bir iç savaşı da yaşadı ve halen yaşamaktadır.

Irak’ta doğrudan doğruya cinayet ve katliam görmeden 30 yaşına gelmiş hiç kimse yok. Ve halkın geri kalanı da sürekli cinayet izlemektedir. Ölümlere şahit olmaktadır. Üstelik bu ölenler, daha önce ölümleri izleyenlerdir. Yani Irak halkı arasında cinayetle, katliamla yüzleşmeyen kimse kalmamıştır. Her evin ve her kişinin tanıdığı ve akrabası olan bir kişi, bu cinayetlerde ölmüştür.

Dünya bu katliamları medyada izleyerek, duyarsızlaşmaktadır. Iraklılarsa bu katliamları yaşayarak duyarsızlaşıyorlar. Bu sosyo-psişik bir hafıza kaybıdır. Hafıza kaybı yaşayan bir halk arasında terörist yetiştirmek çok kolaydır. Terörist olmak cazip bir iş haline gelmiştir. Eşkıya olma hevesinin yerini, terörist olma hevesi almıştır. Teröristlere, planlanmış ve mantıksal olarak düzenlenmiş katliamları yaptırmak çok basittir.

Bundan dolayı, Irak halkı arasında, insanın değeri ile ilgili duyarlılıklar körelmiştir, Katliam ve cinayet hassasiyeti ortadan kalkmıştır. Hiç kimse ne kendi yakınlarının ne de başkalarının kurban edilmiş olmasını, öldürülmüş olmasını fazla ciddiye almıyor. Ölümleri, katliamları ve cinayetleri gündelik hayatlarının rutinlerini değiştirmeden izlemektedirler. Katliamın olağanlaşması insanlık adına utanç verici bir durumdur.

Bazı ilkel kabilelerde örneğine rastlanılan çocuk ve kızların öldürülmesinin olağan bir kültürel motif olarak algılanması ve kabul edilmesi gibi bir haleti ruhiye, bütün Iraklılar tarafından kanıksanmıştır. Bu insanların terörize edilerek planlı ve mantıklı cinayetlerle biri birlerini öldürmesi, artık Irak halkı tarafından yadırganmıyor. Bu tür cinayetler bundan dolayı ciddi manada sorgulanmıyor. Yani Irak’ta cinayet ve katliam kültürü diyebileceğimiz, yeni bir kültürel motif inşa edilmiş bulunmaktadır.

Irak halkının bu katliamları destana, anlatıya, romana dönüştürmemesinin arkasında böyle bir yanılsama, yani insan olduğunu inkâr etme kültürü yatmaktadır. Hangi değerlerin ve kıymet hükümlerinin insani olduğu onlar için bir mesele olmaktan çıkmıştır. Sadece ölülerini gömüyorlar. Onların yasını tutacak bir bilinçleri kalmamış. Cinayet ve katliam teknolojisinin çarklarına dönüşmüşler.

Irak halkının içine girdiği bu süreç insanlık için ciddi bir tehdit halini de almış bulunmaktadır. Çünkü bu insanlar simulasyonlarla şartlandırılarak birer cinayet makinesi haline getirildiler. Yarın başka bir ülkenin halkı da bu duruma getirilebilir. Teknik olarak bunun şartları oluşturulmuş bulunmaktadır.

Benim en büyük korkum, bütün bir İslam ve Arap dünyasının bu yöntemle zaman içerisinde bir ölüm teknolojisinin veya cinayet teknolojisinin dişlilerine dönüştürülmesidir. Maalesef bu tehlike karşısında halkını bilinçlendirecek ilmi donanıma sahip ve samimi aydınlar da yetersiz kalmaktadır. Aydın denilen entelektüeller ve medya köşelerini tutanlar, iç savaş kışkırtıcılığını yapmaktadır.

Bazıları Şiilik, bazıları Selefilik/Vahabilik, kimileri Tarikat, kimileri de Etnik değerlere ait inançları bağlamlarından söküp, iç savaş için araçsallaştırmaktadır. Araçsallaştırılmış grupsal değerler sürekli gündemde tutulmaktadır. İnsanların kendilerini, toplumlarını, tarihlerini ve kendi ölümlerini düşünecek vakitleri ve ortamları kalmamıştır. Hafıza kaybı bu sebeplerden dolayı kronik bir şizofreniye dönüşmüştür.

İnsanlarda işgalci kuvvete karşı inşa olunan nefret ve kin, yön değiştirmiştir, Irak’ın kendi halkına yönelmiştir…

-İşgal devam ettikçe direniş artıyor mu?

-Direniş, işgalci ve emperyal güçlere ve iktidarlara karşı yapılan bir fiildir. Irak’ta görünürde bir işgalci kuvvet şu anda mevcut değildir. Bundan dolayı İşgalcilere karşı ciddi bir direniş hareketi beklemiyorum. Ayrıca yukarıda belirtmiştim: Bu insanlar ictimai hafızalarını yitirmişler. Cinayet teknolojilerinin aktörü haline gelmişler.

İnsanlarda işgalci kuvvete karşı inşa olunan nefret ve kin, yön değiştirmiştir, Irak’ın kendi halkına yönelmiştir. Bu bazı insanların kendi ailesine, topluma, ekonomik darboğazlara karşı duydukları nefreti, kendilerine yöneltmesi yani intihar etmesi ve canına kıyması gibi bir durumdur.

Irak halkının karşı karşıya kaldığı durumu Durkheim’in ve Psikanalistlerin İntihar, olgusuna getirdikleri açıklamalarla ele almak gerekir.  Emperyal kuvvetler tarafından inşa edilen simularklar, göstergeler, söylemler; yani “dedikodular” ve “uydurulan yalanlar” , “sosyal intihar kültürünü” beslemektedir, canlandırmaktadır. Ayrıca bu “kahredici propaganda”, işgalci kuvvetin dolaylı yönetimiyle ve planlamasıyla oluşturulan terörist gruplar tarafından müşahhaslaştırılmaktadır. Gerçekliğe dönüştürülmektedir. Bundan dolayı Amerikan kuvvetlerine ve yönetimine gösterilmesi gereken direniş ve nefret, Irak’ın kendi halkına yönelmiştir. Halkın kendi kendini kıymasının ve kurban etmesinin altyapısını hazırlamıştır.

Direniş yön değiştirmiştir. Irak halkına ve Irak vatandaşlarına yönelmiştir. Direniş adına yapılan eylemlerin nerdeyse tümünde sadece Irak vatandaşları öldürülmektedir. Bu bir intihardır. Eski toplumların bazılarında düşmanlarına yenilenler, yapacak bir şeyleri kalmadığında, kendi kadınlarını ve çocuklarını öldürürlerdi.  Evlerini yakarlardı. Sonra da intihar ederlerdi. Irak halkı şimdi böyle bir süreci yaşamaktadır.

Wallerstein, Arap halklarının Batı emperyalizmi ve onun uzantısı yerli işbirlikçilere değil, sanki yine Türklere karşı isyan etme pozisyonunda olduklarını söylemeye çalıştı…

-Bir ara, Immanuel Wallerstein’in malum devrimlere olan yaklaşımını oryantalistçe bulmuştunuz?

-Mısır’da meydana gelen 25 Ocak devrimi sonrasında Wallerstein, Arap Baharı adıyla anılan süreci, Arapların ikinci büyük isyanı olarak tanımladı. Bunu söylerken birinci Arap halk isyanının 1916’da Şerif Hüseyin’in Birinci Dünya Savaşı’nda, Osmanlı Devleti’ne karşı İngiliz kuvvetleriyle yaptığı işbirliğini ve kendi ülkesine karşı yaptığı ihaneti, Birinci Arap İsyanı olarak tanımladı.

Wallerstein, bu iddiasının maskesini halen Arap ülkelerinde devam eden halk isyanlarına da giydirmeye çalıştı. Arap halklarının Batı emperyalizmi ve onun uzantısı yerli işbirlikçilere değil, sanki yine Türklere karşı isyan etme pozisyonunda olduklarını söylemeye çalıştı. Wallerstein’in Arap isyanlarını İkinci Büyük Arap İsyanı olarak tanımlaması bir yönlendirmedir. İsyanıları amacından saptırmadır. Arapları Türklere karşı kışkırtma çabasıdır. Araplar arasındaki anti Siyonist ve emperyalist nefreti ve kültürü Türklere yöneltme girişimidir. O’nun bu niyetini, Arap Halk İsyanları’na Oryantalist Gömlek olarak tanımlamıştım.

Wallerstein, bu yorumlarıyla, hem Birinci Dünya Savaşı’ındaki olayı çarpıtmaktadır. Hem de günümüzde adına Arap Baharı denen ve Arap ülkelerinde halen devam eden, iç çatışmaları bağlamından koparmakta. Bu hareketleri sömürgecilere hizmet edecek şekilde etiketlemeye çalışmakta. İsyan kültürünü bağlamından koparmaktadır.

Araplar Osmanlı’nın dağılmasından sonra Türk kurtuluş savaşı gibi bir mücadeleyi başlatamadılar…

-Özellikle hatırlatmışsınız: “Son Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin aldığı Misak-ı Milli kararının en önemli maddelerinden birisi, müttefik ülkeler tarafından işgal edilen Arap ülkelerindeki halkların demokratik seçimlerle kendi gelecekleri hakkında karar verme hakkına sahip olmalarını öngörüyordu.” Günümüzdeki gelişmeler gözönüne alındığında, nasıl yorumlayabiliriz bu durumu?

-Bu karar Arap ülkelerindeki halkın durumu ile alakalı olarak alındı. Araplar o tarihlerde Osmanlı vatandaşıydı. Onların yaşadığı toprakların hepsi işgal edilmişti. Onların kendi adlarına karar verme hakkına sahip olmasını öngörüyordu. Ancak işgalci kuvvetler bu imkânı ne Araplara ne de Türkler vermediler.

Türkler Osmanlı’nın yıkılmasından sonra kurtuluş savaşı yaptılar. Bağımsızlığı ve Milli egemenliği güç kullanarak elde ettiler. Araplar Osmanlı’nın dağılmasından sonra Türk kurtuluş savaşı gibi bir mücadeleyi başlatamadılar. Arapların ileri gelenlerinin çoğu, örneğin Şerif Hüseyin, Mısır’ın Hıdivleri gibi adamlar, mandacılığa rızalık gösterdiler. İhvanı Müslim’in gibi antiemperyalist halk hareketlerini ise bastırdılar.

Şunu söylemek lazım: Araplar, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kendi adlarına karar verme imkânını hiçbir zaman elde edemediler. Halen Arap ülkelerinde devam eden isyanlar ve iç savaşlar bu gecikmiş antiemperyalist direnişin bakiyelerinden neşet etmektedir. Arap halkları ülkelerindeki mevcut iktidarları, sömürgecilerin ve Batı emperyalizminin uzantısı olarak görmektedir.

Ancak işin tuhafı şudur ki, bu halk direnişleri de başlangıç ideolojilerinden sapma eğilimi göstermektedirler. Antiemperyalist olma hüviyetlerini yitirmektedirler. Bana öyle geliyor ki bütün bir Arap dünyası bir şekilde “Iraklılaştırılmaya”, “Afganistanlılaştırılmaya” çalışılmaktadır. Hatırlayalım bir zamanlar bu tür bölünmelere ve iç çatışmalara “Balkanlaştırma” denirdi.

 Fitne endüstrisi; olmayan bir şeyin veya uydurulan bir yalanın propagandasının yapılması demektir…

-İnsanlık, sizin tabirinizle, bir fitne endüstrisiyle mi karşı karşıya, fitne endüstrisinden ne anlamalıyız?

-Kapitalizm uzun zamandan beri, kitleleri, merkezi olarak düzenlenmiş ve mantıksal süreçlere göre aşamalandırılmış propaganda teknikleriyle istenen amaçlara göre yönlendirilebilmektedir. Propaganda kendi başına düşünüldüğünde bir ürünün pazarlanması, bir düşüncenin kitlelerce benimsenmesinin sağlanması, siyasi bir hareketin taraftar edinmesi ve bu taraftarların güdülenmesi yani istenen amaçlar doğrultusunda teşvik edilmesi amaçlarıyla yapılmaktadır.

Propaganda tek yönlü bir iletişimdir. Yani bir taraftan anlatan ve anlatılarını yayan bir mekanizma var, diğer taraftan bu yayından ve mesajdan etkilenen sadece alıcı olmak durumunda kalan kitleler ve halklar var. Propaganda müşahhas bir fikrin ve ürünün müşterilerinin üretilmesi için yapılır. Propagandanın etkisinde kalmamak gibi bir durum artık mevcut değildir. Bu durum insanlığın geleceği adına, kendi başına bir sorundur.

Ancak fitne endüstrisi ifadesini, propagandanın ötesindeki bir durumu ve etkinliği tanımlamak için kullandım. Fitne endüstrisinin yaptığı şey, şekil bakımından, yine propagandadır. Fakat önemli bir farka işaret etmek için bu deyimi kullanmıştım. Fitne endüstrisi; olmayan bir şeyin veya uydurulan bir yalanın propagandasının yapılması demektir. İnsanlar arasında olmayan şeylerin ve uydurulan yalanların sanki hakikatmişçesine dolaşıma sokulması, kurumsalmış bir etkinliğe dönüşmüştür.

Bu durum durum J. Baudrillard’ın simulakrlar ve simulasyonlarla ifade ettiği hiper gerçeklikliği hatırlatmaktadır. Olmayan bir şeyin kopyasının çıkartılarak çoğaltılması, yani uydurulan bir yalanın gerçekliğe dönüştürülmesinin sağlanması demektir.

Fitne Endüstrisi terimini, Wikileiks Belgeleri’nin yayınlanması ile bağlantılı olarak kullandım. Ancak günümüzde bu türden belgeleri yayınlayan çok sayıda kuruluş ve medya organı var. Belgelerin bir gerçekliği ifade etmesi hiç bir şeyi değiştirmiyor. Hatta belgeleri tanzim eden güçleri ve belgeye konu olan grupları ve aktörleri daha da güçlendirmektedir.

Bu tür haberler, merkezi olarak örgütlenmiş büyük güçler tarafından, yeni bir imajın kitlelere kabul ettirilmesi için yayınlanmaktadır. İnsanların kafasını tamamen bulanıklaştırmaktadır. Bundan dolayı olmayan bir şeyin sırf propaganda gücü ile gerçekliğe dönüştürülme çabasına fitne endüstrisi, dedim.

Simulasyonlarla gerçeklik yaratmayı, Kura’n-ı kerimde tanımlanan fitne kavramıyla ilişkilendirmenin bir kaç önemli sebebi var. Bunlardan birincisi, insanlar yalanlarla yanıltılmaktadır. İkincisi bu uydurulan yalanlar, insanlar arasında bölünme, kin ve nefret duygularını kışkırtmaktadır. Üçüncüsü uydurulan yalanların gösterimi, meşru yollarla planlı bir propaganda ile yapıldığı için bir endüstriye dönüşmüştür.

İnsanların kendilerini yanıltan ve uydurulan yalanlara kanmasını sağlayan, bu mekanizmaları, meşru kabul etmiş olmaları, vahim bir durumdur. Fitne endüstrisi bir sektöre dönüşmüştür. Bu sektörde çalışanların yasal güvenceleri vardır. Fitne endüstrisi sektörünün elemanları düzenli eğitim programlarıyla yetiştirilmektedir. Ülkelerin siyasi aktörlerinin, yöneticilerinin ve iktidar güçlerinin kim olacağına bu endüstrinin sahipleri karar veriyor.

 -Endüstriden bahsetmişken, “Endüstri çağının dinamikleri” adlı bir kitabınız yayımlanmış?

-Modern Avrupa’nın kuruluşunun temelinde yer alan sanayileşmenin hangi duygular, yöntemler ve hangi araçlarla gerçekleştiğini, bu eserde tartıştım. Türkiye’de sanayileşme, kalkınma ve medenileşme, laik değerlerin benimsenmesine, pozitivist bilim anlayışının yerleşik bir kültür kodu olmasına ve hırslı burjuvaların sınırsız kazanç elde etme çabalarına bağlanır.  Ders kitaplarımızda konu Avrupa milletlerinin kilisenin ve feodal beylerin hegemonyasından kurtulması şeklinde açıklanır.  Ben, Batı Medeniyetinin kuruluşuna öncülük eden sanayileşme kültürünün oluşmasının belirtilen bu faktörlere bağlanmasının bir yanılsama olduğunu düşünüyorum.

Bundan dolayı, sanayileşme ve Modern medeniyetin kuruluşu süreçlerini üç tane temel kategorik soruyu esas alarak inceledim: Bunlar, “niçin”, “nasıl” ve “ne ile” sorularıdır.

Niçin sanayileşmek istiyorlar? Nasıl sanayileşecekler? Ne ile sanayileşecekler? Birinci soru, modern medeniyetin manevi saiklerine bizi götürür. Yani, “niçin sorusu”nun cevabı kalkınma ve sanayileşme ideolojilerini besleyen duyguları anlatmaktadır. “Nasıl sorusu”, modern medeniyetin bilimle ilgili varlıklarına gönderme yapar. “Ne ile” sorusu ise iktisadi ve demografik saiklere bizi götürür.

“Niçin sorusu”, Avrupa’da sanayi devrimini yapan milletlerin hangi duygu ve inançların etkisi ile bu çabaya kapıldıklarını açıklar. Sanayileşmenin arkasındaki duygunun başlangıç dönemlerinde Batı’da ortaya çıkan dini ve milli hareketlerle ilgili olduğunu iddia etmekteyim. “Nasıl sorusu”nun cevabı ise Avrupa’daki ilmi ve felsefi hareketlerle ilgilidir. “Ne ile sorusu” ise iktisadi ve demografik faktörlerle alakalıdır.

 Küreselleşme aynı zamanda, ekonomik kaynakların ve emeğin sömürgeci ülkelerin şirketlerinin yönetimi altına girmesinin sağlanması çabasıdır.

 -Modernizm ile küreselleşme arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?

-Batı’nın dünya üzerindeki hâkimiyeti noktasından konuya yaklaştığımızda, Küreselleşme, modernleşmeyi pekiştiren ve kökleştiren bir çabadır. Yani Modern medeniyetin kurucusu olan Batılı toplumların yerküre üzerindeki hâkimiyetlerini ve hegemonyalarını süreklileştirme ve mutlaklaştırma çabasıdır.

Kavramların söylemleştirdikleri değerlere ve kıymet hükümlerine göre konuya yaklaştığımızda; modernleşme, Batı dışı toplumların ve ülkelerin toplumsal sorunlarını modernleşme veya Batılılaşma ideolojisine göre ele almaları ve çözümlemeye çalışmaları demektir. Küreselleşme ise bir yandan aşiretlere, cemaatlere ayrılma çabası içinde olmaktır. (Bu sadece bir çabadır. Gerçekleşmesi muhaldir. Sivil toplum kavramı ile bu mikrolaşma çabalarının gerçekleşmesi amaçlanmaktadır. Ancak sosyolojik olarak bunun bir hayal olduğunu düşünüyorum). Diğer yandan küreselleşme aynı zamanda, ekonomik kaynakların ve emeğin sömürgeci ülkelerin şirketlerinin yönetimi altına girmesinin sağlanması çabasıdır.

Küreselleşme yanlış bir şekilde, modernizmin değerlerinin aşındırılması olarak gündemde tutulmaktadır. Ancak her nedense modernist değerler, kalkınmanın son aşamasına gelen kapitalist ve liberal ülkelerde aşınmıyor. Gittikçe depreşiyor. Ancak Batı dışı toplumlarda toplumsal çözülmenin ve ayrışmanın ideolojisi oluyor. Bu, garip bir durumdur.

 Modern dönemde sömürgeciler, tüccarlarıyla, askerleriyle ve rahipleriyle Batı dışı toplumlara saldırıyordu. Şimdi ise saldırı simülasyonlarla yapılmaktadır. Saldırı bilinçlere yönelmiştir. Bu ciddi bir tehdittir…

 -İnsanlığımız mevcut durumu ile tehdit altında mı?

-Yüce Allah’ın insanlığın geleceği için neyi takdir ettiğini bilme imkânımız yoktur. Ancak kökenleri sömürgeciliğe dayanan çok uluslu şirketlerin ve onların siyasi temsilcisi olan ABD’nin kitlelerin önüne koyduğu açmazlara baktığımızda durum tehlikeli bir hal almıştır. Bilgi kirliliği, insanların gündelik hayatlarının bulundukları her yerde ve ortamda denetlenebilir duruma getirilmiş olması ve sanal ekonomik krizlerle birikmiş kişisel kazançların heba edilmesi olgularına baktığımızda ciddi bir tehlikeyi hissetmeden yaşamak zorunda kaldığımızı görüyorum.

Modern dönemde sömürgeciler, tüccarlarıyla, askerleriyle ve rahipleriyle Batı dışı toplumlara saldırıyordu. Şimdi ise saldırı simülasyonlarla yapılmaktadır. Saldırı bilinçlere yönelmiştir. Toplumların hafızaları iğdiş edilmektedir, kısırlaştırılmaktadır. Sosyal medya ve iletişim teknolojileri şirketlere bu imkânları vermektedir. Hepimiz uydurulan yalanlardan dolayı kavga eden gladyatörlere dönüştürülme süreci içine girmiş bulunmaktayız. Bundan dolayı iç savaşların artacağını düşünüyorum. Çünkü içsavaş kışkırtıcılığı yapan ve kendisine fitne endüstrisi dediğim devasa bir sektör var karşımızda. Bu sektör gittikçe büyümektedir.

Arap halkları arasında, kökleri tarihe dayanan bir Türk hayranlığı var. Türkleri çalışkan, başarılı ve İslam’ın fedakâr milleti olarak görenler çoğunluktadır…

.-İslam ülkelerinin Türkiye’yi ümit olarak gördüğünü düşünüyor musunuz?

-Arap kamuoyuna hâkim olan algılara baktığımızda, Türkiye’yi kendileri için bir kurtarıcı olarak gören kesimler var. Müslüman halklar arasında, kökleri tarihe dayanan bir Türk hayranlığı var. Türkleri çalışkan, başarılı ve İslam’ın fedakâr milleti olarak görenler çoğunluktadır. Üstelik bu duygu seksen yıldır, bütün Arap ülkelerinin ders kitaplarında işlenen Türk karşıtı propagandaya rağmen devam ediyor.

Ancak, Türkiye’nin bu umudu ve hayranlığı rasyonalize etme, planlama ve yönetme gücünün mevcut olmadığını düşünüyorum. Mevcut siyasi iktidarda bu yönde bir bilinç olmakla birlikte, İktidarın bu bilinci yönetebilecek araçları yoktur. Şu anda Türkiye hakkında mevcut olan bu umutlar ve hayranlıklar, bir karamsarlığa dönüşme eğilimi içine girmiştir.

Öte yandan, ne Türkiye’nin ne de Arapların ideolojik duruşu, böyle bir umudun fiiliyata dönüşmesine uygun değildir. Biri birimizden nerdeyse bir yüzyıldır habersiz ve etkileşimsiz yaşamaktayız. Aramızda nostaljik bir birliktelik duygusu var. Ancak bu duyguyu fiiliyata geçirecek araçlar yok. Ne onlar Türkçe biliyor, ne de biz Arapça biliyoruz.

Türkiye’de ana dil ve mezhep farklılıkları var, ancak bu farklar Batı’daki gibi bir etnik kimliğin inşasına dönüşmedi…

-Küreselleşmenin etnik kimlikler üzerindeki söylemi Türkiye’yi nasıl etkiliyor?

-Türkiye’de etnik kimlikle kendini tanımlayan bir halk yoktur. Ana dil farklılıkları etnik aidiyete dönüşmemiştir. Bundan dolayı sorunuzdaki kavram, bana göre sorunludur. Yine de bunu sormakta haklısınız. Çünkü basmakalıp bir kavram olarak Türk kamuoyu, ana dil farklılıklarını, etnik farklılık ve kimlik olarak lanse etmektedir. Yanlış da olsa ana dil farklılıkları etnik farklılık olarak dolaşıma girmiştir. Ancak bir sosyal gerçekliği yanlış olarak inşa edilen söylem biçimlerine, harcatmamak gerekir. Türkiye’de ana dil ve mezhep farklılıkları var, ancak bu farklar Batı’daki gibi bir etnik kimliğin inşasına dönüşmedi.

Bu durum, modern dönem öncesinde de böyledir, modern dönemde de böyledir, şimdi de aynı özelliğini korumaktadır. Doğu toplumlarında etnik farklılıklarla siyasal farklılıklar biri birlerini hiç bir zaman desteklemedi. Biri biriyle müteradif olmadı.

Arapların hepsi aynı dine inandıkları ve aynı dili konuştukları halde ortak bir siyasal kimlik oluşturamadılar. Türkler için de bu durum geçerlidir. Türkler ve Kürtler birlikte yıllarca Anadolu’ya saldıran doğulu Türklere karşı durdu ve savaştı. Timur’a karşı, Moğollara karşı, Şah İsmail’e karşı hep birlik oldular. Çerkezler Türkiye için son yüz yılda en fazla mücadele eden örgütlü gruplar oldular. Çerkezler ve Kürtler bu çabalar içinde olurken ne Kürt kimliği ne de Çerkez kimliği kaygısı taşıdılar. Aynı durum Türkler için de geçerlidir. Onların da halk olarak Türklük diye özel bir kaygıları yoktur. Daha önce de olmadı.

İdeolojik Kürtçülerin veya Türkçülerin çabalarına ve ayrıştırıcı Liberal propagandalara rağmen, ana dil farklılıkları etnik bir kimliğe dönüşmedi. Anadil farklılıkları üzerinden, ideolojik propaganda yapanları destekleyen çok sayıda terörist saldırı gerçekleşmiş olmasına rağmen, insanlar yine de kardeş olduklarına, aynı ülkenin vatandaşı olduklarına inanmaktadırlar.

Batı toplumlarında modernizm başından itibaren etnik kimliklere bağlı olarak kurulan beylikler tarafından gerçekleştirildi. Daha sonra bu beylikler ulusal devletlere dönüştü. Ancak ayrıştırıcı ve assimile edici politikaları sonuna kadar uyguladılar. Mesela İngiliz deneyimi etnik kimlikler konusunda ayrıştırıcı ve ötekileştiricidir. Bu politika ötekileştireni kendine benzemeye layık görmeme inancına dayanır. İngilizler bundan dolayı kendileriyle ötekiler arasına kültürel sınırlar koyarlar. Bu sınırların aşınmasını istemezler. Bu ötekileştirici ırkçılıktır. İngiliz liberalizmi bundan dolayı cemaatçidir. Fransa ise yabancıyı ve ötekini eritmeyi, kendine dönüştürmeyi ve böylece yabancıyı ortadan kaldırmayı temel politika olarak benimsemiştir. Aslında her iki yaklaşımda da hoşgörü yani tolerans yoktur.

Hatırlatmak isterim ki, Batı’da kurucu iktidarlar etnik kimlikler ve kabilelerin iktidar güçlerine bağlı olarak şekillendi. Batı ülkelerinde halen on beşi aşkın krallık var. Bu kırallıkların da en az bin yıllık bir geçmişi var. Ve bu krallıkların hepsi başından itibaren bir etnik bilince bağlı olarak kuruldu. Yani etnisite Batı kültürlerinde milli devleti kuran ideolojinin alt yapısını hazırladı.

Bu gün, ne Arap ülkelerinde, ne İran’da ne de İslam dünyasının her hangi bir ülkesinde, etnik bir kimlikle kurulan bir devlet mevcut değildir. Doğu kültürleri ana dil farklılıklarını etnik aidiyete dönüştürmezler. Onların geleneğinde böyle bir tavır yoktur. Bu konuda yapılmış çok sayıda antropolojik inceleme vardır.

 -Türkiye kendi imkânlarıyla medeni olma imkânlarına sahip mi?

-Ben Türkiye’nin medeni bir ülke olduğuna inanıyorum. Medeni olmaktan gündelik hayatın Batı toplumlarındaki rutinlerini anlıyorsak, Türkiye’de bunların hepsi fazlasıyla var. Yani tüketim alışkanlıkları, yerleşim biçimleri, çalışma ilişkileri, yaşam beklentileri, kıyafet biçimleri, sanat, müzik ve spor faaliyetleri fazlasıyla bütün dünyada tek tipleşmiş bulunmaktadır.

 -Geçen yıl, “Barış Diyarı Mardin” adıyla bir konferans tertiplenmişti, siz de eleştirmiştiniz?

-Evet. İnsanlar barış isteyebilir, bu doğrudur. Teşvik de edilmelidir. Ancak Mardin’de tarihi bir fetvanın hükmünün kalmadığına dair garip bir değerlendirme ve yorumlama çabası ortaya konmaya çalışıldı. Kendi ülkesinin egemenliği ve bağımsızlığı için savaşan insanlar, tarihin her döneminde vardır. Bu özgürlükçü karşı koymaların fetva ile bir alakası da yoktur. İbni Teymiyye’nin Moğol işgaline karşı mücadele etmenin vücubiyeti hakkında verdiği bir fetva var. Bu fetvanın günümüzde geçerli olmadığını toplantıyı düzenler savundu. Bunu yaparken Afganistan’da ve İslam ülkelerinin değişik bölgelerinde başlayan işgal karşıtı kültürü yıkmak istediler.

 -Müslüman toplumların eninde sonunda kendi kaderlerini özgürce tayin etme hakkı kazanacağına inanıyor musunuz?

-Bir Müslüman olarak bu inancımı muhafaza etmek bana göre dini bir görevdir. Bunun olması gerektiğine inanıyorum. Bir Müslüman olarak bu amaçla çalışmalıyım.  Bilimsel olarak konuya yaklaştığımızda, şu anda bunun şartlarının olgunlaşıp olgunlaşmadığı tartışılabilir.

 -Son olarak, Türkiye’nin Batı ile ittifak ilişkilerinde sorunlar olduğunu düşünüyor musunuz, sizce Türkiye için alternatif ilişki alanları nereler olabilir?

-Batı’da Türkiye karşıtı bir söylem her zaman olmuştur. Bu söylem gittikçe güçlenmektedir. Sorunlar vardır ve bu sorunlar gittikçe artacaktır. Siyasal ittifaklar kültürleri birleştirmez ve ortadan kaldırmaz. Türkiye kültür olarak Batı karşıtı bir toplumdur. Batı toplumları da çok daha aşırı bir düzeyde bu karşıtlığı canlı tutmaktadır. Devletlerarası ittifaklarla kültürel çelişkileri biri birinden ayrı düşünerek düşünmek gerekir.

 -Vakit ayırdığınız için teşekkürler, hayırlı çalışmalar dileriz…

-Ben teşekkür ederim. Okurlarınıza başarılar dilerim

 Prof. Dr. Hacı Duran; 1961, Besni doğumlu… Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. Osmanlı arşivlerinde çalışmış.  Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde akademik çalışmalarda bulunmuş. Ürdün Yermuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü’nde misafir öğretim üyesi olarak çalışmış. Arapça olarak sosyoloji dersleri vermiş. Çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı, Arapça ve İngilizce bilen Duran, halen, Adıyaman Üniversitesi’nde öğretim üyesidir. İki kitabı ve 60’ı aşkın bilimsel makalesi var.  Prof. Dr. Hacı Duran ile “Turkyorum.com” okuyucularının istifade edebileceği bir söyleşi gerçekleştirdik, ilgilerinize sunuyoruz…