13 Eylül 2011 Salı

Ali Aslan Dumanol // Eğitimci, Düşünür, Yazar (ıı)

powered by

11 Eylül 2011 Pazar


AKP M.S.B.'NA ve S.S.M.'NA NEDEN DOKUNAMIYOR?



Savunma sanayi müsteşarlığında milyarlarca dolarlık projeler gerçekleştirilmektedir ve askeri gizlilik iddiasıyla bu projelerin birçoğu denetlenememektedir. Bunu fırsat bilen sektördeki bazı firmalar ve SSM’deki bazı çıkarcılar, kendi menfaatlerini ve yapılanmalarının ideallerini milli menfaatlerin üzerinde tutmaktadırlar. Bu kişiler, savunma sektörünü kendi kontrolünde tutmak ve yandaş firmaları desteklemek için savunma ihalelerini kılıfına uydurarak istedikleri firmalara dağıtmaktadırlar.
22 Kasım 2010’da Defence News’te çıkan haberde MSB bakanı Vecdi Gönül “savunma ihalelerinde aracı olan kişi veya firmaların rüşvet dağıtarak ihalelerin fiyatını arttırdıklarını” bizzat ifade ederek bu konuyu tescillemiştir.
SSM Müsteşarı Murad BAYAR projelerdeki birçok yolsuzluk ve usulsüzlükten haberdar olmasına rağmen bu konuda hiç bir şey yapmamaktadır.
Kendi menfaati ne olabilir bilinmez; ancak koruyup kolladığı kişi ve şirketlere bakıldığında bunların Ergenekon iddianamelerine girmiş veya şaibeli ve birtakım denetleme ve soruşturmalara maruz kalmış şirketler olduğu görülmektedir.
Bunlardan ilk akla gelenler Mehmet Dora – SDT, Turgay Maleri – Gate Elektronik ve Meteksan Savunma’dır.
Bunun yanında, askeri casusluk davasında sanık olarak ifadesi alınan ve SSM’de “Uluslararası ilişkiler daire başkanı” olarak çalışmakta olan Lütfü Varoğlu da yine Murad Bayar’ın koruduğu kişilerden birisidir.
Lütfü Varoğlu SSM içerisinde sayıları 40’ı aşkın masona büyük biraderlik yapmaktadır. Lütfü Varoğlu’nun kardeşi olan ve aynı zamanda Havelsan Genel Müdürü Faruk YARMAN’ın da hukuk müşaviri olarak çalışan Bedri Varoğlu da Kavaklıdere Mason localarına üyedir ve üst dereceden masondur.
Bu noktada, Lütfi Varoğlu’nun SSM’de nasıl yükseldiğine de bakmak gerekmektedir. Kendisi SSM’de açılan uzman yardımcılığı sınavını kazanamamasına rağmen -bir takım karanlık bağlantıları sayesinde- sözleşmeli personel olarak SSM’ye alınmış ve bir süre sonra kadroya geçirilmiştir.
Yine bu bağlantıları ve Murad BAYAR’ın destekleri ile Lütfi Varoğlu SSM de sessiz ve derinden kendi yandaşlarının üst yönetimde kadrolaşması için elinden geleni yapmaktadır.
Halihazırda daire başkanı olmaları için yeterli birikim ve kabiliyetleri olmayan ARGE daire başkanı olan Zübeyde KIN (Bu kişinin yönetimi altındaki işlerin çoğu sorunlu bir şekilde devam etmektedir), TAI’den atılmak üzereyken SSM’ye sözleşmeli personel olarak başlayıp kısa sürede daire başkanı olan İ. Sedat GÜLDOĞAN (Bu kişi hava araçları daire başkanı iken ATAK helikopterinin tedarikçisi Türkiye temsilcisi Agusta firmasının Türkiye temsilciliğini, karşıladığı menfaat karşılığı kayınpederine verdirmiştir. Bir diğer husus ise Barış Kartalı projesinde uzmanların kabul testlerine başlanmasının uygun olmadığını belirtmelerine rağmen Müsteşar Murad BAYAR ve Daire başkanı Sedat GÜLDOĞAN’ın baskıları neticesinde testler başlamıştır ve testler sorunlu bir şekilde sürmektedir) ve Tedarik Yönetimi Daire başkanı ve yakın dostu olan, 8 ayda bitmesi gereken Kurumsal belge yönetimi (EDASYS) projesini 3 yılda bitiremeyen Vildan ÖZEN onun sayesinde daire başkanı olmuşlardır. Bunun yanında Tamer AYAR gibi birçok proje müdürü ve Bülent Ecevit BEYOĞLU gibi şube müdürü de bu kadrolaşma sayesinde SSM de önemli görevlere getirilmişlerdir.
Yine bu yapının önemli birisi olan MEBS daire başkanı Mete Arslan’dır. Kendisi MEBS dairesinde yürütülmekte olan Göktürk Uydu ihalesini yüklenicisin İtalyan Telespozio’nun Türkiye temsilcisi olarak Maleri Müh. A.Ş.’nin seçilmesi için Gate Elektronikin sahibi olan Turgay Maleri’den rüşvet almıştır. Turgay Maleri, bu şirketi eşinin üzerine kurmuştur.
Lütfü Varoğlunun yeğeni ve eski ÖSYM başkanı Ünal YARIMAĞAN’ın özel kalem müdürünün oğlu olan SSM uzmanı Umur ÇAĞLAYAN’ı ise SSM içerisinde önemli konuma getirmek için uğraşmıştır ancak birçok konuda başarısız olan ve yeterli birikimi bulunmayan Umur ÇAĞLAYAN ile hiç kimse çalışmak istememiştir.
Lütfü Varoğlu SSM içerisinde önemli konuma getiremediği Umur ÇAĞLAYAN’ı Havelsan Genel Müdürü Faruk YARMAN ve mason biraderi Bedri Varoğlunun desteğiyle mevzuatın ve SSM etik kurulu kararlarına aykırı olmasına rağmen HAVELSANA iş geliştirme Müdürü olarak yerleştirmiştir.
Lütfi varoğlu aynı zamanda Ankara caz derneği başkanıdır. Kendisi cazı sever, caz derneğine yapılan yardımları ise daha çok sever.
Savunma sektöründe caz seven birçok firma bulunduğunu da bu sayede öğreniyoruz. BOEING ve Lockheed Martin gibi dev Amerikan şirketleri de cazı sevdiklerinden(!) Lütfü varoğlunun bu derneğine yüklü yardımlar yapmışlardır.
Acaba cazın gelişmesi bu firmalarında gelişmesine katkıda bulunabilir mi?
Lockheed Martin tarafından gerçekleştirilen JSF projesinde kaynak kodlar ve elektronik harp konusunda bilgi verilmemesine rağmen bu projeyle ilgili müzakereleri gerçekleştiren ve bu projeye bu şekilde başlatılmasını sağlayan ekibin başında Lütfi Varoğlu’nun olması da oldukça manidardır. Sonuç olarak Türkiye için büyük bir sorun olan JSF projesi tam bir cazcı kardeşler organizasyonudur.
Lütfi Varoğlu’nun eşi Özlem Varoğlu Amerikan vatandaşıdır ve LEO isimli bir organizasyon ve reklam firması vardır. Savunma sektöründen birçok firma, projelerde sağlanan kolaylıkların karşılığı olarak bu firmayı desteklemektedirler.
 Özlem Varoğlu, Ankara’yı AKP’den kurtarmak için kurulan ANKKON isimli Ankara Gönüllüleri derneğinin de kurucusudur.
MSB bakanı Vecdi GÖNÜL Murad BAYAR’a askeri casusulukla yargılanan ve devletin gizli bilgilerini çeteye vermekle suçlanan Lütfi Varoğlu’nu görevden almasını istemiştir ancak Murad BAYAR buna direnmiştir, bununla da kalmayıp Lütfi Varoğlu’nu Müsteşar yardımcısı yapmak istemektedir.
Bunu başaramaz ise mason olan daire başkanı İ.Sedat GÜLDOĞAN’ı veya mason olan daire başkanı Berrin ERKİLET’i Müsteşar Yardımcısı yapmaya çalışacaktır. Bunun karşılığında ise SSMden ayrıldığında önemli bir ülkenin büyükelçiliği ile ödüllendirileceği yönünde de söylentiler dolaşmaktadır.
Murad BAYAR, Balyoz ve Ergenekon davasında yargılanan sanık ve tutuklularla çektirdiği bütün resimleri imha ettiğini özel skalem sekreteri her yerde anlatmaktadır. Bunun yanında Lütfi Varoğlu mahkeme kararıyla göz altına alındıktan sonra işyerinde kullandığı bilgisayarın hard diskini imha ederek bilgisayarına hiç kullanılmamış bir hard disk taktırmıştır.
Bununla da kalmayıp Lütfü Varoğlu’nun tutuklanmasından sonra arşiv temizliği adı altında bir çok belgeyi imha ettirmiştir. Bu arşiv temizleme işinin öncülüğünü nedense Lütfü Varoğlu yapmıştır. Belgeler imha edilirken bazı belgelerin geçerlilik süresine bir komisyon karar vermesi gerekirken bir komisyon oluşturulmayıp nelerin imha edildiğinin kaydı tutulmamıştır. Bu sebepten daha sonra açılabilecek soruşturmalarda gerekli belgelere ulaşılamayacaktır. SSM’de aniden ortaya çıkan temizlik aşkı nereden gelmektedir acaba?
Engin Alan’ın TSGV Başkanı olduğundan haberdar edilmeyen Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan;
Savunma Sanayiinde sizin bilmediğiniz daha ne tezgahlar dönüyor. Siz bir Engin Alan’a ve onun ihentleine şahit oldunuz. Ama SSM içerisinde yüzlerce Engin Alan var, alttan altan bu memleketin ve sizin kuyunuzu kazıyorlar!
Seçim öncesinde milletvekili olmak istediğini size farklı kanallardan ısrarla ileten ancak başarılı olamayan müsteşarımız Murat Bayar’ın dokunulmazlık zırhına bürünmek için neden bu kadar istekli olduğunu anlamış olmanız gerekir…
Mete Arslan, MEBS daire başkanı olmadan önce OFFSET daire başkanlığı yaptığı dönemde bir çok gizli bilgiyi aldığı rüşvet karşılığı desteklediği firmalarla paylaşarak birçok ihaleye fesat karıştırmıştır. Bu SSM içerisinde dillendirilmeye başlanınca Mete Arslan’ı, Müsteşar Murad BAYAR Offset daire başkanlığından alıp daha etkili bir daire olan MEBS daire başkanlığına atayarak konuyu kapatmaya çalışmıştır.
Gizli bilgilerin firmalara verilerek ihaleye fesat karıştırmak birçok kanun tarafından yasaklanmasına ve ağır yaptırımları olmasına rağmen konu kapatılmıştır.
Bu sayede Mete Arslan, GATE elektronik’in sahibi Turgay Maleri ile ODTÜ spor salonunda zaman zaman buluşup bir çok projeyi aldığı rüşvet karşılığı ona paslamıştır. Yine GÖKTÜRK projesinde İtalyan firma Telepazio’nun Türkiye temsilciliğini rüşvet karşılığı Turgay Malerinin eşinin üzerine kurulu Maleri Mühendislik firmasına verdirmiştir.
GATE elektronik bu desteklerle aldığı projelerin bir çoğunda yurtdışından (İsrail,Ukrayna) satın aldığı teknolojileri AR-GE çalışması diye SSM’ye kabul ettirmiş ve sözde yerli katkı oranı artışı sağlamıştır.
Bunun yanında aldığı rüşvet karşılığı bir çok projeyi direk tek kaynak olarak HAVELSAN’a vermiştir. HAVELSAN genel müdürü FARUK YARMAN ile yediği içtiği ayrı gitmemektedir. Bir çok kez gece alemlerinde beraber görülmektedirler. ASELSAN’la yürütülen bir projede SELEX firmasının alt yüklenici olmasını kabul ettirmiş, SELEX’in ASELSAN’dan istediği ücreti 1 milyon dolar düşürmesini baskı yaparak sağlamış ve bunun karşılığından ASELSAN’dan aslan payını almıştır.
Bir diğer vukuatı ise KOÇ grubunun tersanesi RMK Marine firmasından tedarik edilen Sahil Güvenlik Arama Kurtarma Gemisi projesinde yaptığı usulsüzlüklerdir. Bu projede firmanın verdiği teknik özelliklerden elektronik aksamın bu gemi için uygun olmamasına rağmen MEBS dairesinde Mete Arslan tarafından aldığı rüşvetler karşılığında kabul edilerek firmanın ihaleyi alması sağlanmıştır.
Daha sonra ise bu eksiklikler sözleşme değişikleri ile kapatılmaya çalışılmış, hatta ilk sözleşmede olması gereken çok önemli bir özellik (RDF cihazının RF bandını kapsaması) için firma daha sonra ekstra 500.000 Euro isteyebilmiştir. Bu projede birçok eksiklik devam etmektedir, bunlardan göze çarpan en önemlileri ise dizel Jeneratörlerin 1200 kW olması gerekirken 900 kW’lık seçilmesi, IFF cihazı olmayan bir radar kullanılması gibi.
RMK Marine teknik yetersizliklerine rağmen bu projeyi Mete Arslan ve KOÇ’un destekçisi Lütfi VAROĞLU sayesinde alabilmiştir. Mete Arslan firmalarla ilişkilerini yürütebilmek için yanında 6 adet farklı cep telefonu taşımakta ve firmalarla olan kirli görüşmelerini bu telefonlarla yapmaktadır.
Mete Arslan ve Lütfi Varoğlu’nun firmalardan haksız kazandıkları paraların bir kısmını Rus kadınlarla harcadıkları, Antalya’da yapılan Sinerji-Türk savunma semineri döneminde rus kadınlar için ev tuttukları ve Antalya’ya yolları her uğradığında orada kaldıkları bilinmektedir. Bu arada Rus bayanlar aracılığı ile dışarıya ne tür belgelerin sızdırıldığı ayrı bir inceleme konusudur. Antalya’da yapılan Sinerji-Türk fuarında kendilerine ayarlanan otelde kalmamışlar geceyi bu kadınlarla geçirmişlerdir.
Hatta Mete Arslan’ın Rus kadınlarla beraber olduğu kayıtlar SSM müsteşarı Murad BAYAR’a da gönderilmiş olmasına rağmen bu konuda hiçbir şey yapmamış Mete Arslan ve Lütfi Varoğlu’nu koruyup kollamaya devam etmiştir.
Mete Arslan’ın rüşvet alarak desteklediği bir diğer firma ise SDT firmasıdır.
İnsansız Hava Araçlarına (İHA) takılacak SAR Radarlarının geliştirilmesi için ASELSAN tek başına 28 milyon TL teklif vermiştir. SDT ise Ukrayna’da bir enstitü ile anlaşarak 22 milyon TL’lik bir teklif vermiştir. ASELSAN’ın bu işi tek başına yapabilecek kabiliyeti olmasına rağmen, iki teklif Lütfü Varoğlu, Mete Arslan, Demir Çiğdemoğlu ve Tamer Ayar tarafından birleştirilmiş ve 45 milyon TL’ye anlaşma imzalanmıştır. Devlet daha imzada en az 17 milyon TL zarara uğratılmıştır. SDT Ukrayna’da mafyadan aldığı faturaları enstitü faturaları gibi göstermektedir. Enstitüye 300 bin $’a yaptırdığı işi 4,5 milyon $ olarak faturalandırmıştır.
SDT, GAUSTAS gibi başka projeler kapsamında da aynı yolsuzlukları yapmaktadır. Bu firma, GÖKTÜRK projesi gibi çok önemli bir projede, yer kontrol birimini yapmaktadır. Benzer yolsuzluklar burada da yapılmaktadır. İsrail’e yaptırdığı işleri kendisi yapmış gibi göstermektedir. Bu firmanın GÖKTÜRK’in gizli sırlarını İsrail’e verdiği söylenmektedir. SDT firmasının MSB’ye yaptığı diğer işler de incelenmelidir. Son olarak, bu iddialar ispatlandığı için SAR projesinin SDT’den alınmasına karar verilmiştir. Bu projede bu düzeni kuran SDT’ten Mehmet Dora, Fatih Ünal (eski SSM çalışanı); SSM’den ise Lütfü Varoğlu, Mete Arslan, Demir Çiğdemoğlu ve Tamer Ayar hakkında soruşturma başlatılmalı ve ayrıca mal varlıkları araştırılmalıdır.
Bu yazının devamında Mete ARSLAN’ın kirli işlerinde ortak olan Tamer AYAR hakkında detayları edeceğiz…
AKP iktidara geldikten sonra bilim ve teknolojinin gelişerek ülkemizin güçlü devletlerin sahip olduğu teknolojik seviyeye ulaşmasına önemli katkı sağlayacak AR-GE fonlarını arttırmıştır. Bu fonların bir bölümü TÜBİTAK üzerinden bir bölümü ise SSM üzerinden savunma projelerindeki AR-GE çalışmaları için harcanmaya başlanmıştır. (Bu durumu fırsat bilen bazı firmalar usulsüzlük yaparak aynı proje için hem SSM’den hem de TÜBİTAK’tan fon desteği alabilmişlerdir.) SSM ilk etapta iki yılık 30 milyon dolarlık bir fon ayırırken daha sonra bu fon daha da artırılmıştır. Bu fonun arttırılması savunma sanayinde birçok yeni firmanın kurulmasını ve büyümesini sağlamıştır.
SSM’de bu fonlarla finanse edilen birçok projenin yönetimi AR-GE Daire Başkanlığında proje müdürü olarak görev yapan Tamer AYAR’a verilmiş ancak daha sonra yaptığı yolsuzluklar kurum içerisinde dillendirilmeye başlamıştır. Bu konu uzun süre bilindiği halde Müsteşar Murad BAYAR, Tamer AYAR’ı uzun süre korumuştur, hatta SSM iştiraki olan Teknopark İstanbul denetim kurulu üyesi yapmıştır.
Ancak SSM üst yönetiminin itirazları artınca proje müdürlüğünden alarak Tedarik Yönetimi daire başkanlığına uzman olarak atamıştır. Proje müdürü olduğu dönemde birçok firmayla içli dışlı olmuştur bunlardan ön plana çıkanlar ise GATE elektronik, Meteksan Savunma, Anel Arge ve ASELSAN’dır.
SSM’nin önemli projelerinden olan ATAK helikopteri görev bilgisayarı AR-GE 2004 projesi yöneticisi olarak çalışırken projenin yüklenicisi ASELSAN ile iyi bir diyalog içerisine girmiştir. Projede ASELSAN’ın yapması gereken çok kritik kartı işin kolayına kaçarak yurtdışından tedarik etmesine ses çıkarmamış ve yerli olmasıyla övündüğümüz bu projeye yabancı eller karıştırmıştır.
Üstelik bunu SSM üst yönetiminden saklamış ve bu kartın yerli çözüm olduğunu söylemiştir. Ayrıca bu proje sayesinde Genelkurmaydan ödül de almıştır. Bu proje 2008 yılında bittiğinde Tamer AYAR’ın ASELSAN’a sağladığı destek karşılığı rüşvet aldığı SSM içerisinde konuşulmaktadır. Bununda bir kanıtı ise, 2008 yılı içerisinde 0 km Honda Civic ve Peugeot 306 marka araba satın alabilmiştir.
Bu proje ile rüşvetle tanışan Ayar, yaptığı tüm projelerde menfaat sağlamanın yolunu aramıştır. Firmaların ARGE olarak sundukları, aslında yurtdışından hazır alım olan projelerini daire başkanı Mete ARSLAN’ın da katkısıyla destekleyerek savunma sanayimizin gelişmesine olumsuz katkı yapmıştır.
Bunları yaparken dinlenilmeyi önlemek için yanında frekans karıştırıcı (jammer) taşıdığı proje asistanı tarafından birçok zeminde dile getirilmiştir.
GATE Elektronik’e de birçok projeyi Mete ARSLAN’ın desteği ile direk olarak vermiştir. GATE’in eski iş geliştirmeden sorumlu müdürü Fevzi Ulusoy sık sık SSM ye gelmektedir ve hemen hemen hergün birlikte dışarıya yemeğe gitmektedirler.
Fevzi Ulusoy, Tamer AYAR’a istediği her türlü şeyi almaktadır. Bunun yanında GATE Elektronik 2009 yazında, Tamer AYAR’a ultra lüks MARTI otelde 4 kişi için 14 gün tatil ayarlamıştır. GATE’e birçok projeyi sağladığı menfaat karşılığı direk vermiştir, bunlardan en dikkat çeken ise insansız deniz aracı da denilebilecek ROV (Remotely Operated Vehicle) projesidir ve bu projede tüm alt parçaların yabancı olduğu hatta bütünü ile hazır olarak yurtdışından alındığı Tamer AYAR tarafından bir yemek sırasında itiraf edilmesine rağmen SSM’ye yerli üretim diye yutturulmuştur.
AR-GE dairesinin Deniz Araçları Dairesi nezdindeki girişimleri ile Moship-Kuryed ve Sismik Araştırma Gemisi projelerini yapacak firmalara GATE ile sözleşme imzalayarak bu ROV cihazını kullanmaları dikte edilmiştir. Sektörde de GATE’in ROV’u yurtdışından hazır aldığı konuşulmaktadır.
Moship-Kuryed projesinin ana yüklenicisi İstanbul Denizcilik firması bu ROV’u proje kapsamında kullanmak zorunda olduğundan dünyadaki benzer diğer cihazları incelemiş ve GATE’in ROV cihazının küçük ve yetersiz olduğundan istenilen özellikleri kesinlikle karşılayamayacağını söylemektedir. Burada dikkat çeken bir başka durum ise ROV kullanılması istenilen ve MTA için tedarik edilecek sismik araştırma gemisi ile ilgilidir. GATE’in eşinin babasının MTA’da daire başkanı olması ve GATE’in ROV’unun bu gemi için kullanılmasının zorunlu kılınması ise olayın çok karmaşık ilişkiler içerdiğini ortaya koymaktadır.
Yönettiği projelerden bir diğeri ise Teknopark İstanbul Projesidir.
Bu projede STM üzerinden Teknologis firmasından danışmanlık hizmeti alınmasını sağlamıştır. Yani danışmanlık üzerinden danışmanlık alınmaktadır. Bu durum açıkça bir usulsüzlük olmasına rağmen buna hiçbir yönetici itiraz etmemiş ve ödeme belgelerini imzalamaya devam etmişlerdir.
Ayar’ın arasının çok iyi olduğu firmalardan birisi de Bilkent Grubu firması olan Meteksan Savunma’dır.
Meteksan Savunma’da o dönemde genel müdür olan Turgut Şenol’la da çok iyi bir ilişki içerisinde olmuştur. Zaten Turgut Şenol Meteksandan kovulduktan sonar Ayar ona sahip çıkmş ve Teknopark İstanbul’a genel müdür olarak atanmasını sağlamıştır. O dönemde Meteksanda iş geliştirme müdürü Alparslan Kuloğlu, Tamer AYAR ve ARGE daire başkanlığından bir kaç kişiyi yurtdışı gezilerine götürmüştür.
Fevzi Ulusoy’un yemeğe götüremediği günlerde Kuloğlu bu görevi üstlenmektedir. AYAR sağladığı menfaatler karşılığı Meteksan Savunmaya MİLDAR, SONAR’ın sanayileştirilmesi projeleri gibi bir çok projeyi direk vermiştir.
SONAR’ın sanayileştirilmesi projesinde beş firmaya ihale dosyası verildiği ve ASELSAN’ın 1 milyon dolar gibi düşük bir teklif vermesine rağmen bu proje AYAR sayesinde 7 milyon dolar teklif eden Meteksan Savunma’ya verildiği SSM içerisinde bir çok zeminde dile getirilmektedir. Hatta Genel Kurmay başkanlığının bu proje 6 milyon dolarlık bir zarar olmasına rağmen neden ASELSAN’a verilmediği konusunda Tamer AYAR ve ekibine hesap sordukları ancak Müsteşar Murad BAYAR’ın burada da AYAR ve ekibini koruyup kolladığı söylenmektedir.
Aselsan ile çalışılan Avcı Projesi kapsamında ASELSAN’da Avcı projesi müdürü Seçkin Tunalılar’ı görevden aldırdığı ve Tunalılar’ın halen kızakta bekletildiği ASELSAN’da konuşulmaktadır.
Görevden alınmasının sebebi ise Tunalıların’ın Ayar’ın bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine sıcak bakmaması ve proje kapsamında yerli çözüme önem vermesidir. İkisinin de AYAR’ın işine gelmediği ve Metin Sancar ile Arge 2004 den kaynaklanan yakınlığını kullanarak Tunalılar’ı görevden aldırdığı ASELSAN’da çalışanlar tarafından rahatsızlığa yol açmıştır.
Bunları yaparken AR-GE daire başkanlığında çalışan uzmanlardan Deniz Demirci ve Proje müdürü İlknur İNAM’ı da kendi kirli işlerine bulaştırmıştır. İlknur İnam daha önce Hava Araçları daire başkanlığına rotasyonla atanmış olmasına rağmen uzun gayretleri sonucunda bu atamayı durdurabilmiştir. Bu kişiler halihazırda ARGE daire başkanlığında Tamer AYAR’ın bıraktığı işleri aynı mantıkla devam ettirmeye çalışmaktadırlar.


Tamer AYAR’ın mal varlığına ve harcamalarına bakıldığında kamuda çalışan bir uzmanın karşılaması mümkün görünmeyen harcamalar yaptığı görülmektedir. İçinde saunası olan bir evi, Kırklareli’nde ve Ankara’nın çeşitli yerlerinde arsaları, 2008 model 2 arabası, bunun yanında bir çocuğu için TED koleji ödemesi, bir diğer çocuğu için aylık 1000 TL civarında kreş ödemesi, aylık 1000 TL civarında bireysel emeklilik ödemesi vardır.
SSM içerisinde birçok kişinin projelerde yolsuzluk ve usulsüzlük yaptığı yönünde ortaya atılan iddialar olmasına rağmen SSM yönetimi tarafından soruşturma açılmadığı için bu tür olaylar sıradanlaşmış, projelerde rüşvet alanlar değil bu yolsuzlukları dile getirenlerin bir şekilde önleri kapatılmış ve pasif görevlere atanmışlardır.
Yapanı değil de dile getireni cezalandıran bu zihniyet böyle devam ettikçe savunma sanayi çıkar odaklarının güdümünde kalacak, kirli çarklar dönmeye devam edecek, savunma sanayimiz istenilen ölçüde gelişemeyecek ve Ülkemizin sınırlı kaynakları boş yere heba edilecektir.
Daha sonraki yazılarımızda SSM’de ve projelerde yapılan yolsuzluk ve usulsüzlüklerin içerisindeki kişi ve firmaları dile getirmeye devam edeceğiz.
KAYNAK:

8 Eylül 2011 Perşembe

Bekir Öztürk'ün yeni kitabı

AKP'nin Yargıya Müdahaleleri Kitap Oldu


AKP'nin Yargıya Müdahaleleri Kitap Oldu

BHABER Yazarı ve Genel Yayın Yönetmeni Bekir Öztürk'ün gündemi çok yakından mercek altına aldığı "MİLLET Mİ? O DA KİM?" adlı kitabı yayınlandı. "TOGAN YAYINCILIK" tarafından Kitapta neleri okuyacağınız konusunda ayrıntılar:

Bu kitap bir Muhalefet Lideri yada Milletvekili'nin “Kimse bizden yargıya müdahale etmemizi beklemesin” diyen Başbakan’a “Sizin yargıya müdahaleleriniz kitap oldu” diyerek meclis kürsüsünden göstere bileceği önemli bir çalışmadır.
Bilindiği gibi 12 Haziran Seçimleri sorun sarmalı haline gelen ülkemizi yeni bir sorunla karşı karşıya getirdi. “Tutuklu Milletvekilleri”
Vatanseverler, Atatürkçüler, Türk Milliyetçileri, TSK Mensupları, Bilim Adamları, Siyasetçiler, Gazeteciler hukuksuzca yıllardır esir ediliyordu. Belki bu duruma tepki olarak, belki de bu operasyonların nereye ve kimlere hizmet ettiği konusunda birinci ağızdan bilgi edinmek amacıyla "Ergenekon" ve “Balyoz” Davalarından esir edilen bazı tanınmış simalar CHP ve MHP tarafından Milletvekili adayı yapıldı. Karşı tarafta ise KCK'dan yargılananlar vardı.
Seçimler yapıldı ve bu isimlerden 9 tanesi "Milletin İradesi" ile Türkiye Büyük Millet Meclisine girmeye hak kazandı. "Milletin iradesi" ni kutsayan AKP Hükümeti, kendileri ve yandaşları ile ilgili çok sayıda yasal ve anayasal düzenleme yaparken, "Milletin İradesi" ile Türkiye Büyük Millet Meclisine girmeye hak kazanan vekilleri görmezden gelerek adeta, "Millet mi? O'da kim" diyordu.
Tutuklu Milletvekillerinin durumuyla ilgili tartışmalar yapılmaya başlandığında Başbakan ve onun ağzı ile konuşanlar koro halinde şunları söylüyordu.
"Bu iş yargının işidir"
"Kimse bizden yargının görevini beklemesin"
"Başka aday mı kalmamıştı" 
İşte bu kitap böyle bir zamanda ve bu ikiyüzlülüğü ortaya koymak için yazıldı.
Kitapta neler okuyacağınızı çok kısıtlıda olsa buradan duyurmakta fayda var.
İşte kitabın kapağı; ( Büyütmek için tıklatın http://bhaber.net/milletmiodakim.jpg )


29 Ağustos 2011 Pazartesi

Atatürk ve Cumhuriyet Savcıları,

Mustafa Nevruz SINACI, Siyaset Bilimci-Hukukçu
 TÜRK DEVLET GELENEĞİ VE…
Mustafa Nevruz SINACI
            Genelde “Evrensel Hukuk” olarak tanımlanan, fakat gerçekte İslâm’ın yaşam biçimi ve doğrusal hayattan başka bir şey olmayan; Olağan, doğal, norm/normal kaide ve kuralların yazılı şekline kanun diyoruz. Kanunların dünya boyutunda, mutlaka özgür, hür ve örgütlü toplumlar tarafından hazırlanmış olanına da Anayasa!.. İnsani boyut ve medeni hukuk bağlamında kural: “kanunlar anayasa’ya, anayasalar da insan’a aykırı olamaz” hükmü esastır. Bunu “insan” olanlar bilir. Olmayan(hayvan)ların zaten bir hukuk, ahlâk, adalet ve bilim boyutu yoktur.
            Sonuçta: Kanunlar orijinal, objektif ve evrensel olmak zorundadır.
            Durumdan vazife çıkartılarak (kişiye özel) kanun yapılamaz.
            Kanunların mutlaka: Örf, adet, gelenek ve din temelinde oluşturulması şarttır.
Bu nedenle kanun koymak, kanunları korumak ve yaşatmak bizatihi ve doğrudan milletin hakkı ve millet memurları ile vekillerinin ödevidir. Aksi taktide, Herbert Hoover’in dediği gibi: “Kanunların tek koruyucusu, ‘oy çokluğuyla seçilmiş’ hükümetlerse, hukukun sonu gelmiş demektir!!!....”
            Cumhuriyet (milli devlet) olmanın temel şartı budur.
            [Bu nedenle, 27 Mayıs 1960’da Atatürk’ün (1924-28) Anayasası çöpe atılmış; Son Türk İnkılâbı, Atatürk ilke, eser, emanet, vasiyet ve hizmetlerine “RED” anlamında 1961 paçavrası yapılmış olup; Bu vesileyle Milli Devlet, Demokrasi, Adalet, Hukuk ve Cumhuriyet kesintiye uğratılmıştır. Bu olmazsa olmaz değerlerden büyük bölümü hâlâ devlete avdet etmedi.]   
Aksi takdirde bazı melânetten mazarrat kendini enâniyet aynasında temaşa gafletine düşmüş, şeamet erbabınca yürütülen (güya yönetilen) adının sonunda Cumhuriyet yazılı tertip ve teşekküllere “cumhuriyet” denilemez. Bunların zavallı halkı gasp-tasallut altındadır, zulme maruzdur ve kurtarılmaya muhtaçtır. Daha açık bir deyişle, mezkür halkı idare edenler meşru olmamakla; Adaletle idare etmeyenlere karşı, her türlü direniş caiz, meşru ve mubahtır.
Sonuçta ‘DEVLET” olmak zor iştir.
Dolayısıyla dünyada devlet olmayı ve yönetmeyi en iyi bilen de Türk’lerdir. 
            Türk devlet geleneğinin ana unsuru; Üzerinde şeref ve şanla yükseldiği tarihi temeli; Varlık (oluş) nedeni, hedef ve emeli kadim İslâm’dır. Daha açık bir deyişle yaklaşık 124 bin yıl önce, “Cennetten inerek” dünyayı şereflendiren ilk insan Hazreti Âdem ile birlikte vahiy olunan, yaşanmaya başlayan berrak hayat kaynağı, yüce din…
(Doğrusu Allah katında din İslâm’dır., Âl-i İmran/19)
            Hani Habil ile Kabil’e iyilik, yükseklik, erdem ve hikmeti gösteren, Cennetle Cehennem arasındaki farkı açıklayan; Evrensel bazda kısaca ‘insanlık davası’ dediğimiz haklılık, doğruluk ve dürüstlük, sağduyu (fr. Le Bon Sens) yolunu emreden vahiyler, buyruklar ve ışıklar kitabı…(Haklıların güçlülüğü meşru; Haksız, zalim ve hırsızların güçlülüğü gayrimeşru olup; İyi insan ve onurlu, sorumlu iyi vatandaş, ödül umudu ya da ceza korkusu olmaksızın iyidir. İnsan yalnız yaptığı kötülükten değil, yapabildiği halde yapmadığı iyilikten sorumludur.)
            Hâsılı kitap’ın “elif”i Hazreti âdem iledir.
            Gerçekte tek, ümmette “Hatem-ül Enbiya” son Peygamberlik ise nokta…
            İşte Namık Kemâl’in dediği gibi, Türk’ün devlet olması ve devlet kurmasındaki amâl ve efkâr, tüm insanlığın refah, saadet, güvenlik ve huzurudur. Bunun sebebi hikmeti adalet cihazı, adalet cihazının esası eşitlik ve ahlâk; Sürdürülebilirliğin teminatı Cumhuriyet Savcılarıdır.
            Sadece Türkiye’de Cumhuriyet Savcısı…
            Osmanlı’da Savcılara “Müdde-i Umumi” denilirdi.
Türkiye Cumhuriyeti hariç bütün dünya da sadece “Savcı/İddiacı” denilir. Bizde, “Cumhuriyet Savcısı” denilmesinin çok özel bir önem, değer ve anlamı vardır. Kısaca, cumhur’un (halk’ın) sahibi olduğu devlet içinde “halk ve hak adına” her meselenin sahibi, sorumlusu, takipçisi ve iddiacısıdırlar.
            Yani: Cumhur halk,
            Cumhuriyet: Halkın kendi kendini idare etmesi,
            Cumhuriyet Savcısı: (ise) Halkın, kendi kendisini, doğrudan ve dolaylı olarak; Vekil tayin etmek suretiyle idare etme keyfiyetini, eylemini ifa ve icra sürecinde;. “Kendi vicdanları, asaleten temayüz etmiş yüksek şahsiyet, iffet ve karakterleri doğrultusunda, sadece ve yalnızca Yüce Yaratıcı, kamu yararı, kamu vicdanı, özgür ve evrensel bilim ışığında milletten yetki alan ve millet adına karar, hareket ve tasarrufatta bulunanlar…” demektir.
            Bu nedenle, Türk ve İslâm tarihinde olduğu ve bu gün medeni devletlerde uygulandığı üzere; Sadece ve yalnızca, “cemiyetin en asil, mutemet ve mütemayiz, keza asaleten nezahetini ispat etmiş” aile çocukları Avukat, Hâkim ve Savcı olabilir. Milletin selâmet, saadet, refah ve ‘yeryüzünde ebed-müddet’ var olma şartı için bu olmazsa olmaz bir şarttır. Hâttâ, 1960’a kadar Türkiye Cumhuriyetinde de özenle uygulandığı gibi; Asker, yüksek düzey polis ve mülkiye içinde bu esasın geçerliliği hayati zorunluluktur.
Zira bunlar “asli/asil unsurun”, (damarlarında asil Türk ve hakiki Müslüman kanı akan; Namuslu, dürüst ve demokrat vatandaşların) hakkı müktesebi ve görevidir.
***
CUMHURİYET’İN SAVCILARI
Mustafa Nevruz SINACI
Cumhuriyet’in “Müdde-i Umum’larını”, Gazi Mareşal Mustafa Kemâl Atatürk, dünya da ilk ve tek olan “Cumhuriyet Savcısı” unvanı ile şereflendirdi. Ve, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhuriyet Savcılarına şöyle hitap ederek, emanet ve vasiyette bulundu:     
 “Türkiye Cumhuriyetinde kimsesiz kimse yoktur… Kendilerini kimsesiz görenlerin, yanlarında her an haklarını aramakla, korumakla görevli Cumhuriyet Savcıları bulunduğunu asla unutmamaları ve bundan emin olmaları gerekir.
Her uygar devlette olduğu gibi, muasır Türkiye Cumhuriyeti Adalet teşkilâtında da, Cumhuriyet Savcıları çok yüksek ve son derece önemli bir görev ve makamın temsilcileridir.
Çünkü, Türk inkılâbı, çağımızda uluslara yaşama ve yükselme yeteneğini veren, en son ve en uygar ilkelerinin bir ifadesi ve Türk Ulusunun büyük fedakârlıklarıyla sürdürülen ve kazanılan çok büyük mücadelesinin eseridir.
Cumhuriyet Savcılarımızın, Türk inkılâbının icapları etrafında, en kıskanç ve uzakları gören hassas nöbetçiler olmaları, asıl görevleridir. Cumhuriyet, Türk halkının kaderini yıllarca hastalıklı ve korkunç gelenekleriyle, zulüm baskı kan ve yangınları içinde sürükleyen saltanat ve hilâfet tarihini yıktı. Bu mücadelenin asıl amaçlarından biri de, zayıf olanları, despot, kötü ve zorbaların baskısından ve entrikacıların âleti olmaktan kurtarmak ve ulusu kendi kaderine sahip kılmaktır. Bu uğurda yılmaz ve kesin kararlı inkılâp, Türk ulusunun yaradılıştan gelen yeteneğinin gelişmesi ve artırılması için gereken zemini hazırlayarak hızla ilerlemektedir.
Bütün düşüncelerin üzerinde olan insan hakları, kamu hukuku ve kamu yararının korunmasının, devlet ve hükümet gücünün mutlaka hakkaniyet, eşitlik ve adaletle sağlanması ve korunmasıyla mümkün olabileceğini önemle hatırlatırım.
Cumhuriyette devlet ve hükümet gücü, Millet iradesi ve ulusal egemenliğin en kesin ve en temel ifadesi ve görünümüdür. Türk kanunlarına dayanan bu yetki; Hak ve adaletin gücüne engel olacak küçük bir girişimin dahi,  ulusun egemenlik hakkına saldırı olarak değerlendirip, buna yeltenenlerin mutlaka mahkeme huzuruna çıkarılmasını talep ederim.
Özgürlüğü ve yasaları bir alet gibi öne sürerek, milletin en küçük bir yararını dahi tehlikeye atma hakkına hiç kimse sahip değildir. Zira devlet halinde hayat süren, medeni milletlerde, özgürlük, adalet ve hukuk ulusun emrindedir; Yüksek yararlarının gerektirdiği şekilde genişletilir, sınırlanır ve belirlenir.
Yakın tarihimizde ve eski zamanlarda, din’lerin, zorba hükümdarlar, rahipler ve çıkar unsurlarının elinde baskı aracı olması gibi bir hale, çağımızda kesinlikle izin verilemez ve hoş görülemez. Türk inkılâbına karşı koyan muhalefetin özgürlük ve yasadan yararlanmaya hakkı yoktur. Bireyin değil, bireylerin tamamını ifade eden toplumun ve devletin yararı her düşünce ve kaygıdan önce gelir. Sınırsız hak, kişisel ikbal, hürriyet ve çıkarları peşinde koşanlar, kendi menfur emellerini, yararlarını ulusun yüksek menfaat ve özgürlüğünden üstün tutanlardır. Oysa ki sınırsız kişisel hak ve özgürlükler, kişisel çıkarlar, uygar ve düzenli toplumları, devletleri yıkarak anarşiyi ve çoğunlukla da zorbalığı yaratır.
Anarşi ve zorbalık, doğrunun yanlışa, zayıfın güçlüye yenilmesi sonucunu doğurur.
Uygar milletlerde, kanun ve özgürlük, yüksek milli menfaatlerin korunması amacıyla düzenlenir ve kabul edilir. Çağdaş devlet kurmaya ve bu kuruluştan yararlanmaya karar veren toplumlarda, bu kesin bir şart ve zorunluluktur. Fert yok, millet vardır.
Zorbalık, despotluk ve monarşiyle yönetilen ülkelerde, kanun ve özgürlük, (hürriyet, adalet ve hukuk) bir kişinin veya sınıfın emellerini sağlamaya yarayan bir araç olur. Göçebe ve ilkel topluluklarda toplum değil kişinin çıkarları vardır.
Her hal-i kârda kimsesiz bireyin, kimsesi devlettir.
Türkiye Cumhuriyetinde kimsesiz birey yoktur.
Cumhuriyet, böyle bir kavramı asla kabul etmez.
İnsan hakları, eşitlik, adalet ve hukuk, milli kanunlarımızın teminatı altındadır.
Güçsüz ve kimsesizlerin yardımcısı devlet ve devletin kamu hukuku temsilcileri Cumhuriyet Savcılarıdır. Zayıf ama haklı, iyi, doğru ve dürüst, namuskâr olanların en güçlü durumda olmaları, adliyemizin en belirgin görevi, yegâne özelliği, hedef ve ülküsüdür.
Cumhuriyet, Adalet ve hukukun yükselmesini yüce bir onur meselesi saydıklarından hiç kuşku duymadığım çalışma arkadaşlarıma bu onurlu görev alanında mutlak ve muhakkak olan başarılarını coşkuyla dilerim” (Gazi M. Kemâl Atatürk, Cumhuriyet Savcılarına Sesleniş, 9 Ekim 1925)
Günümüz Cumhuriyet Savcıları, adalet, hukuk, emniyet (güvenlik) mensupları; Hâkim, Avukat, Polis ve Asker kişilere önemle ve özellikle hatırlatılır.   
ÇÜNKÜ!..
            Günümüzde namuslu, dürüst, cesur, insan’a, özgürlük ve bilim’e saygılı gazeteci-yazar kalmadığı; Objektif ve tarafsız araştırmacıların nesilleri tükendiği için; Artık Türk Cumhuriyeti yurttaşları doğru habercilik ve tarafsız yorumculuğa hasret!..
            Dördüncü kuvvet (basın-medya) acze düştü, işgal edildi ve dumura uğradı.
            Beşinci kuvvet (sivil toplum) imha, bu nam altında bedhahlar ihya ve ihata edildi.
            Gazetecilik mesleğine inşaatçı, petrolcü, hırdavatçı, marketçi ve bilumum müteahhit ve taşeronları sokan; Gazeteciliği bir adalet, fazilet ve doğruluğun, dürüstlüğün miyarı meslek olmaktan çıkartan siyasi mevtaların yedi göbek soyları ve yaşayan soytarıları kahrolsun.    
            Siyaseti, şahsi ikballerine alet edecek kadar alçak, şerefsiz, soysuz ve küstah sergerde zihniyetler karşısında vatandaş “haber alma, hakikati öğrenme ve doğruları bilme” hakkından mahrum kaldı. Medya sahasında saman, sahibinin sesi, ustalaşan uşaklar ve dezenformasyon amaçlı kirli-kârlı manipülâsyondan geçilmiyor. Ayıp, ayıp… İnsanlığı menfaatle değişen ve önlerine atılan bir kemiğe mukabil kırk takla atmaya amade sözde gazeteciler kahrolsun..
            Bu iğrenç yasal düzenlemeyi acilen ve derhal iptal ederek; Basın yoluyla işlenen faili malum cinayetler, alet olmalar, hedef göstermeler, haksız rekabet ve medyatik şike’den tutun her türlü yozlaşma, çürüme ve ahlâksızlığa yardım ve yataklığa neden; Mevcut ve mer’i basın kanunlarını değiştirmeyen hükümetin kulağına küpe olsun!..
            Bu vesileyle AKP, idare sanatının bir adalet ve hukuk faciası olduğunu;
Hüküm’ün “hikmet” i zorunlu kıldığını Cumhuriyet Savcıları, Hâkim ve Avukatlar bilsin. Genel veya bireysel, her ne hal ve şartta olursa olsun millet memurları, adalet, hukuk mensupları, askerler ve polisler; Evrensel hukuk, mutlak doğruluk, eşitlik, dürüstlük, Türk, İnsan ve Müslüman olmanın zorunlu kıldığı hakkaniyet ilkesinden asla taviz vermesin.  
Bu vatanın gerçek sahipleri: “Haklıların güçlülüğünün meşru; Haksız, despot, zalim ve hırsızların gücünün gayrimeşru” olduğunu bilsin. Ve yine bilsin ki; İyi insan, onurlu, sorumlu iyi vatandaş, ödül umudu ya da ceza korkusu olmaksızın iyidir. İnsan yalnız yaptığı kötülükten değil, yapabildiği halde yapmadığı iyilikten de sorumludur. Savcılar bunu da takip etmelidir!..

12 Temmuz 2011 Salı

bir demokrasi utancı ve TBMM'ye saygısızlık!.....


1957 Bölükbaşı Krizi; 
İnsani, Medeni ve Hukuki Çözüm
     Mustafa Nevruz SINACI      
            Gerçekte önceden bilinen ve çok özel bir senaryonun parçası olan 12 Haziran “tutuklu vekil sendromu” benzeri, tarihi ve kadim Demokrat Parti’nin başına gelen 1957 olayı ışığında çözülebilir. Umur-u devlet, hukuk’a saygı ve adalet ahlâkı da, zaten bunu gerektirir. Başkaca bir yola tevessül, bütün kaygıları haklı çıkartır ve neticesi “vatana ihanet” suçuna varır.
Neydi Osman Bölükbaşı meselesi ve 1957 vekil krizi?..
1950’li yıllarda ülkenin hemen hemen her bölgesinde yüksek oy oranlarına sahip olan DP, 1954 genel seçimlerde Kırşehir’de ciddi bir başarısızlığa uğradı. CMP Kırşehir oylarının neredeyse tümünü alarak 5 milletvekilinin tamamını kazanmıştı. Bu beş vekilin arasında da en fazla oyu CMP lideri Osman Bölükbaşı aldı. (*)
Bu durum DP’de rahatsızlığa sebep oldu. Hükümet mecliste yaptığı bir düzenleme ile Kırşehir’i cezalandırarak, Nevşehir’e bağlı bir ilçe yaptı. Düzenleme dönemin önemli tartışma konularından biri oldu. Bölükbaşı da, hükümete muhalefetini git gide artmaya başladı.
Bölükbaşı neden ve niçin mahkum edilmişti?
1957 yılının haziran ayında,  DP Kırşehir’i tekrar il haline getirecek bir kanun tasarısı hazırladı. Ancak bu kez de yapılan düzenlemede Osman Bölükbaşı’nın köyü olan Hasanlar, il haline getirilen Kırşehir’e bağlanmıyor ve Nevşehir’de bırakılıyordu. Bu düzenleme sırasında mecliste gerilim arttı. Kırşehir’in tekrar il yapılma görüşmeleri sırasında Osman Bölükbaşı’nın Cumhurbaşkanı Bayar’a ‘kindar’ ve ‘onun maskesini düşüreceğiz’ demesi, Demokrat Partilileri haysiyetsizlikle itham etmesi üzerine de mecliste kıyamet kopar. Meclis başkanı, Bölükbaşı’na 3 oturuma katılmama cezasını meclisin onayına sunar. Onay üzerine Osman Bölükbaşı öfke ile kürsüden inerek genel kurulu terk eder.
Ancak çıkışı sırasında olaylar sürer. DP vekillerinden biri ‘sen kime küfrediyorsun’ diyerek Bölükbaşı’nın üzerine yürüyünce yumruklaşma olur büyük bir kavga yaşanır. Bu olay üzerine Osman Bölükbaşı’nın dokunulmazlığı TBMM’ce kaldırılmış ve 6 gün sonra Meclise hakaretten tutuklanarak 2 Temmuz 1957 tarihinde Ankara Merkez cezaevine gönderilmişti.
Bu durum üzerine Ekim ayında yapılan seçimlere O. Bölükbaşı Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin Başkanı olarak cezaevinden katıldı. Ancak Kırşehirlilerin desteği devam etti. % 62 gibi bir oranla destek verdiler. Sonuçla Bölükbaşı tekrar milletvekili seçilmiş oldu.
Şerefli ve soylu, asil bir mücadele!..
Seçim sonuçlarının resmen ilânını müteakip Osman Bölükbaşı mahkemeye başvurarak tahliye talebinde bulundu. Mahkeme, onun milletvekili seçilmesini tahliye sebebi olarak kabul etmedi. Mahkûmiyetinin devamına karar verdi. Bir yanda bu gelişmeler yaşanırken; 1 Kasım 1957 günü yeni mecliste yemin töreni yapıldı. Vekiller, il’lerine göre kürsüye çağrılırken sıra Kırşehir’e geldiğinde meclis başkanı Kırşehir’i atlayarak Bölükbaşı’nın ismini okumadı.
Osman Bölükbaşı, Hapishane de yemin etti!..
Ancak mecliste yemin töreni gerçekleşirken başka bir yerde Ankara Merkez Cezaevi 10. Koğuşu’nda da ‘tarihi’ bir yemin töreni daha yapılıyordu. Bölükbaşı radyonun başındaydı. Kırşehir’e sıra geldiğinde ayağa kalkarak sanki meclisteymiş gibi yüksek sesle milletvekili yeminini mahkûmların önünde yaptı. Heyecanla alkışlandı ve içtenlikle kucaklandı, kutlandı.
Bu yeminin ardından mahkemeye reddi hâkim talebinde bulundu. Ayrıca, ilk tahliye talebine ‘karşı görüş’ belirten savcıyı da dava etti. Sonuçta 1 Aralıkta reddi hâkim talebi kabul edildi. Yeni bir mahkeme heyeti oluşturuldu. Yeni heyet oy birliği ile Bölükbaşını tahliye etti.
Bu tahliyeden bir gün sonra Osman Bölükbaşı 2 Aralık 1957’de mecliste tekrar yemin ederek görevine başladı. O’nun mücadelesi çok onurlu, sorumlu, hukuki, insani ve medeni idi. Kimseye af veya ‘hukuku dolanma’, TCK veya Anayasa değişikliği için ricacı olmadı, ilenip yalvarmadı, tehdit etmedi. Asla halkı terör, tedhiş, anarşi ve isyana teşvik etmek gibi bir lânet, cehalet ve ihanetle malul olmadı.
Alçaklık ve küstahlığa tevessül ve tenezzül etmedi.
Demokrasi, adalet ve hukuktan ileri gelen sorunu yine; Adalet, hukuk ve demokrasi içinde, milliyetçi ve medeni bir vatandaş sıfatıyla halletti. 
Partisi, seçimde % 7 oy alarak 4 vekil çıkardı. Milletvekilleri Meclisi boykot etmedi.
Oturumlara katılmamak, hükümeti tehdit, dâhili ve harici bedhahlara mihnet, devlete karşı kin ve nefret, kimsenin aklından bile geçmedi.
İşte güncel sorunun hal yolu ve esası budur.
Demokratik hukuk devletinde hak, hukuk yolundan başka bir yolla elde edilmez.
Aksi taktirde memlekette ”milli şeflik” ver demektir!..
(*) (Ömer Aymalı- Dünya Bülteni) 

 TBMM’nin manevi şahsiyeti; 
Vekâlet ve meşruiyet
Mustafa Nevruz SINACI
O’nun manevi şahsiyetinden bihaber, gaflet-dalâlet ve hıyanet içinde, dâhili bedhahlık ile malul birileri; İstiklâl Savaşı Gazisi, Peygamberlik (Halifelik) makamı “manevi şahsında” mündemiç Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, şeref-haysiyet, din-iman, adalet ahlâkı ve fazilet cevherinden yoksun;, terörist/anarşist/hırsız/yolsuz/namussuz/şerefsiz güruhları dâhil etmek için çırpınıyorlar! Hem de güya; Cumhurun iradesi, muvafakat ve müsaadesi dairesinde tensip ve takdir edilmiş “vekil” sıfatıyla!... Yani, bu sıfatla, O kutsal mekâna münkir sokacaklar!... 
BAKINIZ..., 
EY GAFLET VE DALALET EHLİ!..
İmparatorluk bakiyesi TC’nin Meclisi; Cihanşümul adalet; vahşi kapitalizm ve mel’un emperyalizmin “insanlık/adalet/ahlâk ve hukuk düşmanlığına” karşı duran iyi-namuslu, dürüst ve demokrat halkın temsili için vardır. Bu, ütopya değil gerçektir. TBMM’de her fikre temsil hakkı tanınmasının hikmeti: Kuruluşunda var olan asalet, adalet ve yükseklikten gelen “insan” hakları, Cumhuriyet ve demokrasinin gereğidir. İdarenin gaflet, acz ve güvenlik zaafından bilistifade seçimleri istismar; baskı-dayatma ve terörle oylatılan BDP'li ‘sözde’ vekiller, güya halkın oyunu aldıkları için hapisten çıkarılmalı ve Meclis'e girmelidir sonucuna varılabilir mi?
Elbette ve kat’iyyen hayır!..
Yukarda açıklanan nevi-i şahsına münhasır tüm manâ ve muhteviyatı dışında, genel olarak Demokrasi ve Meclisler fikirlerin temsili için vardır; İhanet şebekeleri, vatan haini ve zorbaların saltanat mekânı olarak değil!.. Kaldı ki, terör-tedhiş ve anarşi bir düşünce açıklama yöntemi değildir. O nedenle teröristler, bir milletin vekili olamaz. Halk, cebren, baskı altında ve hile ile bir terör örgütü mensubuna ya da destekçisine oy vermiş olsa bile terörist Meclis'e giremez. Çünkü Meclis bir fikir kürsüsüdür, adalet hane, fazilet hanedir, terör kürsüsü değil. Ama görüyoruz ki Türkiye'de birileri çıkıp demokrasi adına teröristlere özgürlük istiyor.
            Deniyor ki çıkartalım hapisten teröristleri, milletvekili yapalım. Oysa dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde teröristler Meclis'e giremez! Değil Meclis'e girmek, seçimlerde aday bile olamaz bunlar. Bizim ülkemizde teröre her olanak ve hak sağlanmakta ve terör Meclis'te temsil hakkı bulmaktadır. Buna izin veren, müsamaha eden ve bir anlamda yardım ve yataklık yapanlar, hukuki meşruiyetlerini yitirmiş “gasp, dikta ve irtikap ehli” olsalar gerektir.
            Sonuçta terör örgütü mensupları o kadar azmış ve şımarmışlardır ki artık azılı bir katili bile çıkartıp milletvekili yapmayı açıkça savunma cüretini göstermekte, münhasıran “bölgesel özerklikle” halkı ve devleti tehdit etmekte ve TBMM yerine, alenen “özerk meclis” dedikleri ve başkent olarak algıladıkları vilâyetimizde grup toplantısı (!) yapabilmektedirler..
Buna seyirci kalan yönetimin, 
kadim ENDÜLÜS idaresinden farkı yoktur.
Dolayısıyla şimdi Türkiye, bir demokrasi ve hukuk sınavı vermektedir. Ya gerçekten demokrasi, adalet ve hukuku savunacak ve bunları Meclis'e hiçbir şekilde sokmayacaktır ya da, teröre teslim olup teröristleri hapisten çıkaracak ve demokrasiyi kelepçeleyecektir. Çünkü Demokrasi ve terör bir arada bulunamaz. Nitekim geçtiğimiz 4 yıl boyunca Meclis'te melânet eşkıyayı açıkça savunan bir parti vardı. Sonuç ne: Terör azaldı mı arttı mı? Görüyoruz ki terör yandaşlarına verilen taviz; demokrasiyi değil, terör örgütünü güçlendirmiş!
O halde teröre karşı isek, taviz vermemeli; Demokrasiyi geliştirmek istiyorsak, terörü savunan piyonların dokunulmazlığını derhal kaldırmalıyız. Zira teröre dokunulmazlık tanıma,  eşkıyanın masum halkı öldürmesine imkân tanımak demektir. Oysa Demokrasi ilkönce halkın yaşam hakkını savunur. Teröristin olduğu yerde yaşam hakkı korunamaz. O nedenle Meclis'te terörist istemiyoruz! Askerlerimiz şehit edilmesin; Vatan bölünmesin; Adalet, huzur, barış ve demokrasi olsun; Ekonomik kalkınma ve refah gelsin; istiyorsak ihaneti Meclis'e sokamayız!
Meclis yasama için vardır. İhanetin gölgesinde, tehdit altında kanun yapılamaz. Teröre kanun yapma hakkı verilemez. Teröristin Meclis'e girmesi, TBMM düşüncesinin ruhuna tecavüz; Cumhuriyete reddiye, Atatürk’ü tekzip ve İslâm’a açıkça düşmanlıktır.
           
Bu vahim hal içinde tek çare: Cari hukuk ve mevzuat içinde çözüm bulmaktır. 
 BU SORUYU
SORMAK GEREK!..
Mustafa Nevruz SINACI
Acaba ülkemizde 50 yıldır bitmeyen ve her gün aramızdan gencecik canlar alan hain ve menfur terörün gerçek sebebi ne olabilir? Mustafa Kemâl Atatürk’den sonra ülkemizin en büyük devlet adamı ve dünya çapında liderlerinden; Son Başvekil Adnan Menderes, Polatkan ile Zorlu’nun, nâhak yere, alçakça, hunharca katledilmesinden sonra gelen “karanlık, kâbus ve mâkus” yılları bir kenara bırakalım. En yakın tarihe günümüze gelelim: Örneğin Aktütün sınır karakolumuza yapılan saldırı ve bu saldırıda verilen 17 şehit bu tür bir ayrışmayı mı tetikledi?
Belki bir payı vardır ama yine de yeterli bir açıklama değil. Asıl soru şu: Neden eşkıya karakolumuza saldırdığında, bu ülkenin insanları Türk-Kürt olarak iki ayrı kampa ayrılıyor? Bunun tek bir açıklaması var, herkes bal gibi de biliyor ama namussuzca saklıyor: Bu ülkede terörü destekleyen, yardım ve yataklık yapan geniş bir taban var. Onlar kendilerini Kürt diye açıklayıp tanımlıyorlar. 
Elbet kendisine Kürt diyen herkes varlığını eşkıya ile bir tutmuyor belki, ama sonuçta çok geniş bir “eşkıya yanlısı” Kürt nüfusun olduğu çok abartılı bir biçimde maniple ediliyor. Şimdi kimileri “bu ülke bir mozaik, etle tırnak gibiyiz, bizi birbirimizden koparamazlar, aman bir iç savaş oyununa gelmeyelim” gibisinden hamaset nutukları atabilir. Bu hamaseti de sanki bilimsel analizlermiş gibi uzun yazılarla gazetelerde dergilerde yayınlayabilirler. Ancak, bazı sorular var ki tüm analizlerden daha etkili oluyor. Soralım o zaman...
Birinci soru: 
Altınova’da bu kadar Kürt’ün ne işi var?
Kimileri irkilebilir ama hiç de ırkçı bir soru değil. Zaten mesele Altınova ya da diğer sahil kent ve kasabalarımızdaki Kürtlerin çokluğu değil. Hadi diyelim ki bu olguyu, basit bir göç olarak gördük!..
O zaman ikinci soru:
Tarihi Musul Vilâyetimizin öz be öz Türk kenti Kerkük’ün bir Kürt göçüne maruz kaldığını, bunun nedeninin, kentin etnik yapısını değiştirmek olduğunu, kentin zorla Kürtlerin eline geçtiğini savunan Türk Devleti, Türk Ordusu ve Türk kamuoyu, Kerkük’le Altınova arasındaki farkı nasıl açıklar acaba? Acaba diyoruz Türkiye’nin ortasındaki bu iç göçün de tıpkı Kerkük’teki gibi bir etnik amacımı mı var? Elbette bu soruları çoğaltmamız lâzım. Son yıllarda nedense Balıkesir, İzmir, Mersin, Adana gibi şehirlerimizde bu tür olaylar yaşanıyor.
Üçüncü soru: 
Neden hiç bir “Kürt ilinde” böyle bir olaya rastlamadık?
Birinci sebep Türklerin çok ırkçı ve saldırgan olmasıdır, ikinci sebepse Kürtlerin çok hümanist ve barışsever. Peki, acaba şu etle tırnak gibi olmuş toplumsal mozayiğimizin Doğu kısmında, kendilerine Kürt denilen bölgenin kentlerinde ve kasabalarında acaba ben Türküm diyen bir kalabalık var mı ki, çatışma çıksın! Gerçek şu ki, bu ülkenin Batı kısmında Kürtler gelip Türklerin arasına rahatça yerleşebilmektedir. Ama tersi bir durum yoktur. Provokatörler soruyu şöyle cevaplıyor: “Elbet yok, çünkü Doğu fakir, o nedenle Türkler Doğu’ya gitmiyor.”
Hadi buna da eyvallah. 
O zaman başka bir şey soralım.
Dördüncü soru: Bu ülkede ister Doğuda, ister Batıda yaşasın, kendi aralarında kimi yerlerde bir kent, kimi yerlerde bir semt, mahalle oluşturan, kendilerine Kürt diyen bölgelere bir bakalım. Çok uzağa da gitmeyelim. 17 askerimizi şehit verdiğimiz Aktütün saldırısından sonra, en ufak bir tepki, hoşnutsuzluk gördünüz mü? Tüm ülke bir yas tutarken buralarda bir yas gördünüz mü? Tüm ülkede evlere bayraklar asılırken buralarda herhangi bir eve bir Türk bayrağı asıldığını gördünüz mü? Hayır. Çünkü oradaki insan tehdit altında, bayrak asarsa evi bombalanır, ocağı söndürülür de, kimsecikler sahip çıkmaz. İşte, ileri sürülen sanılan sebep!..
Oysa bu yalan, aldatmaca ve hile, apaçık düzenbazlık ve sahtekârlık.
Tıpkı bir zamanlar Manisa’nın bir ilçesinde, “Çingene açılımına çanak tutmak” için sahnelenen kirli oyun ve menfur tezgâh gibi.. İşin doğrusu: Kendisine Kürt diyen organize bir azınlık (Ermeni diyasporası) Abd/Ab’ce oluşturulan bataklıkta; AB ulufesi, uyuşturucu parası, Soros kemikçiliğine tamah sayesinde; İnsanlıktan soyutlanmış ve ihanete soyunmuş güruhun lejyonerliğinden başka bir şey değil!.. Geçmişi de, günceli de, tüm yaşananların sebebi bu!..

30 Haziran 2011 Perşembe

Seçim kampanyalarındaki bütün tartışmalar bitti, 12 Haziran’da millet kararını verdi ve son sözü söyledi. 14.06.2011 - 12:12

MEHMET BOZDEMİR, İDD GENEL BAŞKANI

MİLLETİN KARARI HAYIRLI OLSUN…
Seçim kampanyalarındaki bütün tartışmalar bitti, 12 Haziran’da millet kararını verdi ve son sözü söyledi. Demokrasinin güzelliğini millet olarak bir kere daha yaşadık. Seçim dönemindeki sert tartışmalar, bazen hakarete varan ithamlar ve onun oluşturduğu gerginlikler artık bir sükunete dönüşmeli ve bütün siyasi partiler milletimizin kararı üzerinde düşünmeli, değerlendirmeler ve tahliller yapmalıdır.
            İnsan en yüce varlıktır, insan toplulukları da bu yüceliği daha da değerli hale getirirler, bu topluluklardan da milletler ve devletler doğar. İnsanların yanıldığı gibi bazen insan toplulukları da yanlış yapabilirler. Netice de her şeye rağmen insanların, toplumların, halkın ve milletin tercihlerine saygılı olmak çok önemli bir insani değerdir. Bu sebeple de demokrasi çağımızın geliştirdiği çok önemli bir insani değerdir. Demokrasimizi evrensel normlara ulaştıramamış olmamız ülkemizin halen en önemli sorunları arasındadır. Bu seçimler de demokrasimizin standardını oldukça yükseltmiştir, fakat evrensel normlarda bir demokrasiye ulaşmamız için yapılacak daha çok iş bulunmaktadır. En başta yeni bir anayasa artık ülkemizin ertelenemez, vazgeçilemez bir ihtiyacı haline gelmiştir.
            Evrensel normlarda bir demokrasiye ulaşmadan ülkemizin normalleşmesi mümkün değildir. Bunun ilk şartı da ülkenin artık darbe anayasalarından kurtulup, demokrasiyi, insan haklarını, özgürlükleri yani öncelikle insani değerleri esas alan ve insan merkezli yeni bir anayasa hazırlamak olmalıdır.
            Bütün siyasi partilerden talebimiz, artık gerginliklere son verip, yeni anayasa için bir araya gelerek büyük bir toplumsal uzlaşmaya imza atmalarıdır. Bütün halkımızın siyasetçilerden ilk isteği budur. Siyasetçilerimizin artık demokrasinin bir uzlaşma ve halka hizmet rejimi olduğunu hatırlamakta gecikmemeleri gerekmektedir. Siyasi tarihimize dönüp bir bakarsak, siyasetteki gerginliklerin ve inatlaşmalarının ülkemize ve milletimize ne kadar büyük zararlar verdiği ve çok pahalıya mal olduğu açıkça görülecektir. Milletimizin artık gerginlikler ve inatlaşmalara tahammülü kalmamıştır. Bu konuda ısrarcı olan siyasi hareketler tarihin karanlıklarına gömülecektir. Halkımız her zaman olduğu gibi, değişimden, yenilikten, barıştan ve demokrasiden yanadır.
            Milletimizin ferasetini ve basiretini, başta siyasetçilerimiz olmak üzere, bütün aydınlarımız, yöneticilerimiz ve medya bir kere dikkatle incelemelidir. İnsan topluluklarını sürü olarak görmek insanlığa yapılabilecek en büyük hakarettir ve bunu yapanlar en büyük zavallılardır.
            Sevgi, saygı, yardımlaşma, hoşgörü, şefkat, merhamet gibi insani değerlerin yoğun bir şekilde yaşandığı bir siyaset arenası milletimizin en büyük özlemidir. Siyaseti iyilikte ve güzellikte bir yarış haline getirmek en başta siyasetçilerimizin görevidir.
            12 Haziran 2011 seçimleri ülkemize, milletimize ve bütün insanlığa hayırlı olsun.  
13 Haziran 2011
Mehmet BOZDEMİR
İnsani Değerler Derneği Genel Başkanı
Ve
Demokraside Birlik Vakfı Başkanı

29 Haziran 2011 Çarşamba

prof. dr. ramazan demir,


Yeni Haçlı Seferleri Kapıda...
Bugün konuşacağımız konu tarihteki “Haçlı Seferleri” değildir... Çok yeni yöntemler kullanılarak kapımıza kadar gelmiş Yeni Haçlı saldırısından konuşacağız bu yazımızda...
Haçlılar bin yıl önce “Kudüs’e” kadar geldiler; aradan bin yıl geçti, yine geliyorlar... Bu kez kılıç-kalkan-miğfer-zırh giyimli şövalyelerle değil, nükleer başlıklı füzelerle, insansız hava araçlarıyla, elektronik istihbaratla, uzaydan görüntüleriyle...
Yeni Haçlı Seferine 2001 de başlandı; ilk hedef ülke Afganistan idi... Hiçbir zaman bulamayacakları birilerini aramak bahanesiyle Afganistan’ı işgal etmeye başladılar... İşgal işin “İkiz Kuleler” bahane olarak sunulmuştu...
Pentagonun üçüncü katına uçak saldırısı olmuştu güya...
Hâlbuki pentagonun tamamı zaten üç kattı... Eğer üçüncü kata uçak vurmuş olsaydı çevresindeki ağaçlarında zarar görmesi gerekirdi... Tek ağaç bile zarar görmemiş... Nasıl saldırı bu? Ha... Yakınında bir şey patlamış; patlayan şeyin de enkazı anında yok edilmiş; uçaksa neden enkazı yok ediliyor? Neyse geçelim...
Duruma Irak’la devam ettiler...
Sebep, Saddam’ın nükleer bombaları var diye...
İşgal edildi, bulundu mu böyle bir şey?!
Irak beklediklerinden çok farklı sonuç verdi...
Vietnam’da olduğu gibi bataklığa saplandılar, trilyon dolar kaybettiler Irak’ta... Bunun karşılığını petrol kuyularına el koyarak neyi ne için alacaklarını gösterdiler...
**
Küresel emperyalizm doymuyordu; yeni işgaller gerekiyordu sömürmek için...
İşgal olmadan sömürü devam edemezdi...
Şimdilerde Afrika’nın kuzeyinde yeni bir plan uygulanıyordu...
“Afrika Baharı” adıyla anılan operasyonun hedefinde sınırları değiştirilecek belli ülkeler vardı...
Bunun için de oralardaki “baskıcı rejim” bahane edilerek halk kışkırtılacak, baskı altındaki gruplar ayartılacaktı...
Bu işlem kolaylıkla başarıldı Sorosçu uşaklar tarafından.
Hedefte sadece bu Kuzey Afrika ülkeleri yoktu, sıraya konulmuştu; nihai hedef Orta Doğu idi, bu bölgenin yeniden düzenlenmesine karar verilmişti...
Küresel emperyalizmin patronları bir harita çizdiler masa başında; paylaşılıp sömürülecek ülkelere karar verdiler...
Tunus, Yemen, Bahreyn, Mısır derken Libya...
Libya’nın dışındakiler hemen “teslim” bayrağını çektiler... Küresel baronlar ne istiyordu, ne yapılmasını istiyorlarsa yaptılar buralardaki diktatörler...
Şimdilerde o ülkelerin yeraltı kaynakları büyük şirketler arasında paylaşılmakta...
Libya direnmeye çalışıyor enmperyal baronlara...
**
Sıra kimde?
Sıra şimdi Suriye’de mi?
Ardında İran ve Türkiye mi var?
Türkiye’yi en son hedef olarak belirledikleri belli, şimdilik Türkiye’yi amaçları için “kullanmak” en uygun rol modeli verdikleri belli oluyor...
Türkiye’deki siyasi irade aracıyla bu rolün yapılması için tüm destekler var...
Allah var; Türkiye de görevini (!) iyi yapıyor...
Nasıl mı?
Düne kadar Türkiye ile “dost” olan, “kanka” olan Libya ve onun lideri Muammer Kaddafi’nin çocuklarını ve torunlarını öldüren bomlar, Türkiye’den sevk ve idare ediliyor...
Ne mi yapılıyor?
Emperyalistlere “paranda” olunuyor...
Önce; “NATO’nun ne işi var Libya’da” diyecek başbakan...
Ardından NATO karargâhının İzmir’de kurulmasına izin veriliyor... Bu nasıl iş?...
Türkiye, Kuzey Afrika kıyılarında SG ve TOMA Füzelerine destek için savaş gemilerini yollamış...
Füzeler Libya’ya çevrilmiş durumda...
Türkiye, bu füzelerin hedefine ulaşması için gayret gösteriyor... Bu nasıl iş?...
Libya kıyılarında ABD ve AB korumacılığını yapıyor...
İzmir, NATO bombalama merkezi haline getiriliyor...
Bu nasıl iş?...
**
Düne kadar “kardeş ve dost” olan Beşar Esat şimdilerde “tu kaka” oluverdi birden... Hemen çekilmesi için telkinler yapılmakta ve elçiler gönderilmekte...
Aynı şeyler Mısır’da Hüsnü Mübarek için de yapılmıştı...
Şimdilerde Arap ülkelerinde şu kanaat yaygın; “Türkiye’den dost olmaz, ABD’nin güdümünde hareket ediyor...” diye basında yayınlar yapılmakta... Bu nasıl iş?...
**
Yeni Haçlı seferleri
Bush Afganistan’a girerken “Haçlı seferindeyiz” demişti, yıl 2001...
Sadece 2 yıl sonra, 19 Mart 2003 de;
Irak, “...halkını kurtarmak” bahanesiyle işgal edildi...
8 yıl sonra, aynı gün 19 Mart 2011 de Obama aynı sözü söyledi “Haçlı seferindeyiz” diye...
Güya Libya halkını savunmak bahanesiyle küresel baronlar Paris’te Elize Sarayında toplandılar, toplantının adı da: “Libya Halkıyla Dayanışma Toplantısı” idi...
Böyle açıklama yapıldı...
Sonuç bildirisinde; “Libya’daki sivil halkı korumak için tüm önlemler alınacaktır.”
Peki, neden Libya Halkı bu kadar önemli?
Neden Gazze’deki, Filistin’deki ölen çocuklar önemli değil bu küresel sömürücüler için?
Güldürmeyin beyler, bayanlar beni, “sivil halk” öyle mi?!
Gazze’de, Irak’ta binlerce çocuk ölürken nerdeydiniz?
Onlar sivil halk değil miydi?!
İsrail Gazze’ye misket bombalarını atarken kavrulan insanlar sivil değil miydi?
Yoksa bilmediğimiz “uzaylı” askerlerden oluşmuş Gazze’nin ordusu mu var?
**
İşgale kılıf hazırlamak...
İşgal edilecek ülkeye saldırmak için önce bazı ön şartlar oluşturulur. Saldırıya kılıf hazırlamak için bahane bulunur ya da yaratılır... Vurmak için bir ülkeyi, uydurulmuş bir terim var; “uluslar arası meşruiyet”...
Ne demektir bu?
Emperyalistlerin isteklerine ve menfaatlerine uygun olan ne varsa o demektir...
Bizleri soyup soğana çeviren Küresel Çeteciliktir...
Herkes adına karar veren ve tepede olan, sayıları az etkileri fazla bir azınlıktan bahis ediliyor...
**
Kimlerdir bunlar?
“Uluslar arası camia” diye söylenen şey...
Ne yapar bunlar?
Bu uluslar arası camia dedikleri bakınız neleri yapıyormuş;
*Sömürmek istedikleri ülkeleri önce parçalara ayırırlar...
*Ülkelerin kaynaklarını bölüşürler...
*Sömürürler...
*Karşı geleni terbiye için Yeni Haçlı Seferleri düzenlerler...
*Kendilerine itaat edecek bir yönetim kadrosunu hazırlarlar...
*Sonuçta yerüstü ve altı zenginliklerini sömürmeye başlarlar.
İşte bu “uluslararası camianın” verdiği karar sonucu oluşan durumdur...
**
Ölen ölür...
Korunacağı söylenen sivil “halktan ölen ölür, kalan ekonomik kaynaklar bizimdir” yeter emperyal baronlara, onları paylaşırlar...
Bunun adı da “uluslararası meşruiyettir...”
Meşruiyetin anlamı, emperyalizmin çıkarları neyi emrediyorsa onu yapmak demektir...
Petroller, yeraltı cevher ocakları, akarsular, boğaz suyolları, hava sahaları, deniz kıta sahanlıkları kontrol altında tutulur, gelirleri uluslar arası patronların kasasına yönlendirilir...
**
BM kararları...
BM ve NATO kararları, küresel sömürücü bu patronların çıkarları doğrultusunda kararlar alır ve uygularlar...
İşte bunun adı da “uluslar arası camianın kararı” olur...
Bir ülkede, bir grup tehdit altındaymış gibi alt yapı hazırlanır, medya aracılığıyla birileri hedefe konulur, sürekli yayınlarla insanlar inandırılır, beyin yıkaması yapılır...
Tehdit altında olduğu belirlenen grubun “haklarını korumak” için devreye emperyal baronlar girer.
Küresel baronlarla ilişkileri vardır bu tehdit alan grupların... Önce oraya iyi niyet elçileri gönderilir, ardından ambargo söylemleri başlar, yaptırımlar...
Sonra karar verilir bombalanır, tahrip edilir...
Önce tahrip ederler sonra da “imar” için oraya gidip sömürürler...
Sonuç...
Küresel emperyalizmin Afrika’daki değişik ülkeler için harcadığı miktar 3,5 trilyon civarında...
Bahane olarak “El Kaide” gösterilerek Afganistan işgal edildi... İkiz kuleler bahane edilerek Afganistan’da çok kalınacağı kesin... Yetkilisinden tapu gibi itiraf var; “Afganistan’da hiçbir zaman bulamayacağımız birilerini aramaya gideceğiz” diyen Pentagon yetkilileri...
Saddam’ın olmayan nükleer bombaları bahane gösterilerek Irak işgal edildi ve bölündü...
Yalanlarla, medya yayınlarıyla halkın beyni yıkandı...
Sürekli aynı yerler tehdit edilebilir...
Şimdi sıra Suriye’de; eğer karışıklık dinmezse mezhep çatışması olur ve tüm sınır komşuları da karışır...
Başta Türkiye, Lübnan, İran ve İsrail etkilenir...
Haçlı seferleri gelir kapımıza dayanır...
İşte size hayatın gerçeklerinden birkaç kesit...
Bunlar komplo teorileri değil olanın tespitidir...
Prof. Dr. Ramazan Demir
20.6.2011  www.r-demir.com

27 Haziran 2011 Pazartesi

usulen tespit ve tefhim!...........

AKP % 40.37, CHP % 21.06
Mustafa Nevruz SINACI
Seçimden tam 9 gün sonra, 23 Haziran 2011 – Perşembe günü Yüksek Seçim Kurulu “12 Haziran 2011 tarihli 24’üncü, ‘usulen parlâmenter tespit ve tefhim’ tatbikatının” resmi sonuçlarını açıkladı.
Şimdi; “Bu seçimin namusu CHP ve MHP’den sorulur” ile “Akıl, bilim ve gerçeğin ışığında analiz” başlıklı makalelerimde, ısrarla vurguladığım hayati bir konuyu hatırlatmak; Fiili ve hukuki muhatapları “kamu vicdanı adına” sorgulamak istiyorum:
Şöyle ki:
Kendi beyan, yayın ve ifadelerine göre, “her sandıkta asgari 2 görevlisi” olan CHP, MHP ve BDP ‘emek, özgürlük (?) demokrasi (!) bloğu’ niçin YSK’dan önce veya akabinde ellerindeki sandık başı, teslim-tesellüm ve birleşik tutanak sonuçlarını kamuoyuna açıklayıp tekzip yahut tasdik beyanında bulunmadı? Bu ne kadar basit, ilkesiz, anlamsız ve tutarsız bir particilik? Her fırsatta YSK’nu suçladıkları ve “güvenilmez” yaftası ile damgaladıkları halde;  Onurlu, dikkatli ve sorumlu bir biçimde takip etmez; Buna rağmen, özellikle kendi ihtiras, “kast-ı mahsus” ve cehaletlerinden kaynaklanan mesnetsiz suçlamalarını ısrarla sürdürürler!..
Yüksek Seçim Kurulu’nun elbette “başkanından, ilçe seçim kurulu hâkimleri ve en dip sandık başı görevlilerine kadar” takdir, tensip ve tasvip edilecek yanı yok. Vaktiyle Demokrat Parti olarak bunlardan çektiğimiz çile, yediğimiz fırça, maruz kaldığımız azar, istihza, inat ve aşağılamalardan illallah etmiştik. Fakat bütün bu olumsuzluklara rağmen “biz” saygıda kusur etmedik. Usulde hata yapmadık. Hukuki takipte ihmalkâr olmadık.
Sonuçta: Zorla da olsa YSK’yı hak, adalet ve hukuk’a vesile kıldık.    
Şimdi soruyorum: Şu an şikâyet konusu sürecin idare, idame ve hatasız icrası için kaç sorumlu vatandaş, kaç dikkatli siyasi parti dilekçeler vererek, itirazlar yaparak, hatırlatma, uyarma ve duyurularda bulunarak veya davalar açarak sürecin sağlıklı biçimde oluşmasına ve işlemesine katkıda bulundu? Göründüğü kadarıyla benim verdiğim ve ‘biri hariç’ diğerlerine hiçbir cevap alamadığım başvurular dışında, pek de alâkadar olan çıkmamış!...
Kaldı ki; AKP sekiz yıldır abuk-sabuk, amaçsız ve anlamsız Anayasa değişiklikleri peşinde koşarken ben; siyasi partiler ve seçim yasalarına dikkat çekebilmek için uğraş verdim. Netice ortada. “Yasa dolanma” fikrinin mucidi sahteci bezirgânlar, adalet ve hukuktan zerrece anlamayan, sözde yasa’cı danışılanlar sayesinde memleket karmaşa, kalkışma/kaos, anarşi ve terör, tehdit ortamına itildi. Üstelik göz göre, göre…       
            Şimdi gelelim YSK tarafından açıklanan “kesin” sonuçlara:
Türkiye geneli kayıtlı seçmen sayısı (cezaevi dâh) 50.237.343  
Yurtdışı kayıtlı seçmen sayısı                              2.568.979
Seçmen sayısı Türkiye toplamı                         52.806.322
Gümrükler dâhil oy kullanan seçmen sayısı       43.919.948
Gümrükler dâhil “geçersiz” oy sayısı                      973.185
Gümrükler dâhil “oy kullanamayan” seçmen s.    8.886.394
Bu Sonuçlara Göre “Hesabın Gerçeği”:
1. Seçime Katılma Oranı:         % 87.16 değil, % 83.18
2. AKP’nin aldığı oy:    % 49.80 değil,             % 40.37
3. CHP’nin aldığı oy:    % 25.98 değil,             % 21.06
4. MHP’nin aldığı oy:   % 13.02 değil,             % 10.55
5. BDP’nin aldığı oy:    % 06.59 değil,             % 05.34 olup;
Yurt içinde oy kullanmayan (6.451.678) ve oy kullandırılmayan (2.439.696) yurt dışı seçmeni ile cezai takibe uğramamak için sandığa gidip “iptal” oyu kullanan (973.185)’i alıp;, Toplam (9.864.559)’e (muhtemel 750.000 dolayında) iddia edilen “kayıt dışı” seçmeni ilâve ettiğimizde; Katılım oranı derhal % 80’in altına; ‘orta malı-sahte/sanal’ oyların ispatı halinde ise katılım oranı % 70’e ve AKP oyları % 30’a düşer. Unutma!.. “Adalet mülkün temelidir” (Mülk = Devlet)