11 Haziran 2012 Pazartesi

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN

EMPERYALİZM'E  KARŞI (3U) TEORİSİ:
UYMAK; UYUŞMAK; UYUMAK!.. (UUU)
Dr. Ali Nejat Ölçen
Emperyalizm bir ülkeyi egemenliğine alması için,  kendisine hizmet edecek uşakları satın almakta güçlük çekmez. Çünkü hiz­met arz edenlerin sayısı emperyalizmin gereksiniminden fazla olduğu için uşaklığın fiyatı çok ta düşük olacaktır elbet. Ne var ki, uşaklar, yurtsever görünmeyi becerebilsinler, ulusal çıkarları korumanın rolünü oynayabilsinler. Bunlar­dan hangisinin öğretim üyesi, yazar çizer  ve hangisinin başbakan olabilmesine  karar vermekte çok ta beceriklidir emperyalizm.  ABD’ uyum yeteneği olanları daima bağrına basmış ve özel eğitim programına almayı ihmal etmemiştir.O özel eğitim, kişiyi hangi alanda kullanacağına karar vermesi için gereklidir. Kullanılanların yazgısı, bir süre sonra çöpe atılmaktır.
Böylesi girişime de hemen başlamaz emperyalizm.. Sabırlıdır, ken-dine özgü bilim­sel yöntemler geliştirmiştir.  En az 50 yıllık bir proje hazırlar. Örneğin Osmanlı’yı kendi üzerine çöken afet olarak görmüş ve onu yok edişe sürükleyen uzun erimli stratejisini 1600’lü yıllarda uygulamaya koy­muştu. İstanbul’daki saraya başta padişahlar olmak üzere  olağa­nüstü değerli armağanlar bağışlayarak.  O nedenle armağanlar ve görkemli  rüşvet dizgeleri Saray’ın bir kapısından girerken, öteki ka­pıdan  kapitülasyon ahitnameleri çıkıyordu.
Bugün  teknolojik gelişmenin öncülüğünü sürdüren emperyalizm, Tür-kiye içinde olmak üzere  Ortadoğu’daki Islam ülkelerini de denetimi altına almıştır. Zaten hangi ülkede dirençle karşılaşırsa,  i, o ülkeye bombalarla demokrasi armağan edilir. Şimdilerde Ortadoğu’da yaşa­nan iç kargaşa, kanlı çatışmalar ve buna eklenen emperyalizmin bombalı demokrasisi, barış güvercinlerini taşıyan  füzeler o ülkeleri barışa, mutluluğa, ve huzura kavuşturmadı mı? Kuzey At­lantik Paktı olan NATO, kuzey’i bırakıp ta güneyde Akdeniz’de ne arı­yordu diye soran oldu mu?  O gemiler Akdeniz kıyılarında  barışı sağla­mak için namlularından  bombalar savurmasaydı Libya’ya barış gelir miydi!, BOP eşbaşkanımız savaş gemilerimizi NATO’nun buyruğuna verir- miydi! O gemilerin arasında  Türkiye’mizin  ne işi var diye soru sormayı mı düşünüyorsunuz? 
Sorunun yanıtını  Stern dergisinin 1985’lerde yayımlanan  nüshasın­daki resimde bulacaksınız.  Suriye ortadan kalkmış, onun yerine  Israil yerleşmiştir.  Ortadoğu’da BOP gereği yeni bir coğrafya oluş-turulmaktadır.  Bu coğrafyanın sınırları yıllar önce çizildi. Şimdi uy-gulanıyor.
Suriye’deki iç kargaşayı bahane ederek,o ülkeye askeri müdahele için Türk ordusunu kullanmak ve AKP ikti­darının buna boyun eğmesi Türkiye’nin komşularıyla sıfır sorun  tasarı­mına ters düşmek olmaz mı? Ülkemizin bunca sorunu varken, “kalım-dirim” savaşına yol açmanın sorumluluğunu AKP nasıl taşıyabilir? Çankaya’daki başkomutanın sesi niçin çıkmıyor?
Mısakı Milliyi ve ulusal iradeyi yok edecek bir koşul:
2004 yılında Avrupa Birliği (AB) nin ülkemize ilişkin gelişme raporuna ek “restricted” kaydıyla  yayınladığı belgede bakı­nız neler yazılı:
Ortadoğu’da su gelecek yıllarda önemli  stratejik konu olacak ve Tür­kiye’nin AB’ye katılımıyla su kaynaklarının ve alt yapı yatırımlarının uluslararası yönetimi (barajlar ve Fırat ile Dicle nehirleri havzası sulama projeleri Israil ile onun  komşu ülkeleri su bir­liği)  Avrupa Birliği için en önemli konu ola-caktır.

(Water in the Middle East will increasingly become a strategic issue in the years to come, and with Turkey accession one could exept intenational management of water resources and infra-stuctures (dams and irrigation schemes in the Euphrates and Tigris river basins, crossborder water cooperation between Israel and its neighbouring) to become a major issue for he EU)
Fırat ve Dicle nehirlerinin havzasındaki su kaynakları ve onların alt yapı yatırımları neden Israil’in de katıldığı uluslararası bir komisyon tarafından yönetilmesi neden önemli konu olarak gündeme girsin? Bu so­ruyu sorarak tepki göstermemek emperyalizm karşısında ya uyumak, ya uymak ya da onunla uyuşmaktır. Tür­kiye’nin Misakı Milli bilincini ve coğrafi varlığını ko­rumaktan vaz geçmektir. İşin en acı yanı, bu sözleri hemen şu tümcenin  izlemesi:
Türkiye’nin AB’ye katılımıyla büyük Kürt azınlığının durumu ve bölgedeki öteki ülkelerde Kürt diaspora varlığı şimdi AB’yi ilgilendirecektir
AKP, iktidardadır ve bugün Çankaya’da olan Abdullah Gül’de o tarihte dışişleri Bakanı. Niçin sustular. Çünkü: Emperyalizm karşı-sında sadece üç seçenek var: Uyumak,Uymak, Uyuşmak..Yani BOP’a UUU ile biat  etmek. Zaten  biat kültürünün gereğidir bu. O neden-le  Türkiye’mizin dış politikasını UUU  olarak özetleyebiliriz.
ABD kendi ülkesinde Suriye elçiliklerini  dışarı atma kararı alırken UUU gereği  Türkiye’de aynı kararı alacaktır elbet. Suriye diplomat-ları 72 saat içinde ülkeyi terk etmeliler,UUU’gereği..
UUU’nın Türkiye’mizi  badirelere sürükleyeceğini öngörmek hiç te zor değil.  Eğer Suriye’ye askeri müdahelede bulunursak Iran,şimdiki tehditlerini uygulamaya koyacaktır.Ülkemizdeki toplumsal karmaşaya, kapıda bekleyen ekonomik kriz de eklenince bu sadece AKP iktidarının  sonu olmayacak ülkemiz, bütünlüğünü korumakta da zorlanacaktır. Zaten AB’nin 2004 yılındaki  ra­poru açıkça belirtiyor bunu. Misakı Milli’nin “eyaletlere bölünmesi”ni öngörüyor.2004 yılındaki Türkiye’ye ilişkin raporunun 9.sayfasındaki tümce.
Ekonomik ve toplumsal bütünleşme:Gerikalmış  bölgeler  Konya (Konya ve Karaman eyaleti), Kayseri (Kayseri,Sivas ve Yozgat eyaleti) Malatya (Malatya,Bingöl, Elazığ ve Tunceli eyaleti)  ve Ağrı (Ağrı, Iğdır,Kars ve Ardahan eyaleti) öncelikli hedeflerdir.
Hangi hak ve yetkiyle benim coğrafyama burnunu sokuyorsun diyen bir devlet ve siyaset adamına da rastlamadık. Çünkü UUU, ülke­mizin ana poliİkası oldu. UUU’nun yürürlükte kalması için, kürtaj,sezeryan gibi gündem saptırımı, böylesi bir programın gereği mi, yanıtı sizlere bı­rakıyorum.
Saygılarımla.
Dr. Ali Nejat ÖLÇEN alinejat@olcen.net
***
BİR YORUM: “KATILIM VE KATKI”
Sayın Ali Nejat OLCEN Bey,
Ne kadar güzel özetlemişsiniz günümüzde yaşananları...
"Kullanılanların yazgısı, bir süre sonra çöpe atılmaktır."
İşte birilerinin "Silivri" macerasına bir de bu gözle bakmak gerekir.
Selam ve saygılar.
Mustafa Zeki SAHIN

22 Mayıs 2012 Salı

Prof. Dr. Hacı DURAN

Prof. Dr. HACI DURAN
Irak’ta Arapların İntiharı

posted on  by  
Duran: Batı Dışı Toplumların hafızaları iğdiş edilmektedir, kısırlaştırılmaktadır…
Röportaj: Afşin SELİM : http://www.turkyorum.com sitesi
-Hocam, son makalelerinizden birinde, “Irak’ta son otuz yılda yaşananlarla ilgili ciddi bir anlatı bile mevcut değil” diyorsunuz. Bir duyarsızlaşma mı söz konusu?-Evet, Irak halkı yaşadıklarını anlatmayı unutmuş. Çünkü Irak halkı cinayetle birlikte yaşamaya alışmış. Cinayete ve ölüme alışmak, bir toplum için, ciddi bir hafıza kaybıdır. Irak halkı otuz yılı aşkın bir zamandır, savaşmaktadır. Bu savaş bir yandan Amerika ve İran gibi harici güçlerle yapıldı. Diğer yandan halkı biri birine karşı kışkırtan siyasi gruplar arasında devam etti. Yani iki büyük savaşla birlikte aynı zamanda sürekli bir şekilde teröristlerce yönetilen bir iç savaşı da yaşadı ve halen yaşamaktadır.

Irak’ta doğrudan doğruya cinayet ve katliam görmeden 30 yaşına gelmiş hiç kimse yok. Ve halkın geri kalanı da sürekli cinayet izlemektedir. Ölümlere şahit olmaktadır. Üstelik bu ölenler, daha önce ölümleri izleyenlerdir. Yani Irak halkı arasında cinayetle, katliamla yüzleşmeyen kimse kalmamıştır. Her evin ve her kişinin tanıdığı ve akrabası olan bir kişi, bu cinayetlerde ölmüştür.

Dünya bu katliamları medyada izleyerek, duyarsızlaşmaktadır. Iraklılarsa bu katliamları yaşayarak duyarsızlaşıyorlar. Bu sosyo-psişik bir hafıza kaybıdır. Hafıza kaybı yaşayan bir halk arasında terörist yetiştirmek çok kolaydır. Terörist olmak cazip bir iş haline gelmiştir. Eşkıya olma hevesinin yerini, terörist olma hevesi almıştır. Teröristlere, planlanmış ve mantıksal olarak düzenlenmiş katliamları yaptırmak çok basittir.

Bundan dolayı, Irak halkı arasında, insanın değeri ile ilgili duyarlılıklar körelmiştir, Katliam ve cinayet hassasiyeti ortadan kalkmıştır. Hiç kimse ne kendi yakınlarının ne de başkalarının kurban edilmiş olmasını, öldürülmüş olmasını fazla ciddiye almıyor. Ölümleri, katliamları ve cinayetleri gündelik hayatlarının rutinlerini değiştirmeden izlemektedirler. Katliamın olağanlaşması insanlık adına utanç verici bir durumdur.

Bazı ilkel kabilelerde örneğine rastlanılan çocuk ve kızların öldürülmesinin olağan bir kültürel motif olarak algılanması ve kabul edilmesi gibi bir haleti ruhiye, bütün Iraklılar tarafından kanıksanmıştır. Bu insanların terörize edilerek planlı ve mantıklı cinayetlerle biri birlerini öldürmesi, artık Irak halkı tarafından yadırganmıyor. Bu tür cinayetler bundan dolayı ciddi manada sorgulanmıyor. Yani Irak’ta cinayet ve katliam kültürü diyebileceğimiz, yeni bir kültürel motif inşa edilmiş bulunmaktadır.

Irak halkının bu katliamları destana, anlatıya, romana dönüştürmemesinin arkasında böyle bir yanılsama, yani insan olduğunu inkâr etme kültürü yatmaktadır. Hangi değerlerin ve kıymet hükümlerinin insani olduğu onlar için bir mesele olmaktan çıkmıştır. Sadece ölülerini gömüyorlar. Onların yasını tutacak bir bilinçleri kalmamış. Cinayet ve katliam teknolojisinin çarklarına dönüşmüşler.

Irak halkının içine girdiği bu süreç insanlık için ciddi bir tehdit halini de almış bulunmaktadır. Çünkü bu insanlar simulasyonlarla şartlandırılarak birer cinayet makinesi haline getirildiler. Yarın başka bir ülkenin halkı da bu duruma getirilebilir. Teknik olarak bunun şartları oluşturulmuş bulunmaktadır.

Benim en büyük korkum, bütün bir İslam ve Arap dünyasının bu yöntemle zaman içerisinde bir ölüm teknolojisinin veya cinayet teknolojisinin dişlilerine dönüştürülmesidir. Maalesef bu tehlike karşısında halkını bilinçlendirecek ilmi donanıma sahip ve samimi aydınlar da yetersiz kalmaktadır. Aydın denilen entelektüeller ve medya köşelerini tutanlar, iç savaş kışkırtıcılığını yapmaktadır.

Bazıları Şiilik, bazıları Selefilik/Vahabilik, kimileri Tarikat, kimileri de Etnik değerlere ait inançları bağlamlarından söküp, iç savaş için araçsallaştırmaktadır. Araçsallaştırılmış grupsal değerler sürekli gündemde tutulmaktadır. İnsanların kendilerini, toplumlarını, tarihlerini ve kendi ölümlerini düşünecek vakitleri ve ortamları kalmamıştır. Hafıza kaybı bu sebeplerden dolayı kronik bir şizofreniye dönüşmüştür.

İnsanlarda işgalci kuvvete karşı inşa olunan nefret ve kin, yön değiştirmiştir, Irak’ın kendi halkına yönelmiştir…

-İşgal devam ettikçe direniş artıyor mu?

-Direniş, işgalci ve emperyal güçlere ve iktidarlara karşı yapılan bir fiildir. Irak’ta görünürde bir işgalci kuvvet şu anda mevcut değildir. Bundan dolayı İşgalcilere karşı ciddi bir direniş hareketi beklemiyorum. Ayrıca yukarıda belirtmiştim: Bu insanlar ictimai hafızalarını yitirmişler. Cinayet teknolojilerinin aktörü haline gelmişler.

İnsanlarda işgalci kuvvete karşı inşa olunan nefret ve kin, yön değiştirmiştir, Irak’ın kendi halkına yönelmiştir. Bu bazı insanların kendi ailesine, topluma, ekonomik darboğazlara karşı duydukları nefreti, kendilerine yöneltmesi yani intihar etmesi ve canına kıyması gibi bir durumdur.

Irak halkının karşı karşıya kaldığı durumu Durkheim’in ve Psikanalistlerin İntihar, olgusuna getirdikleri açıklamalarla ele almak gerekir.  Emperyal kuvvetler tarafından inşa edilen simularklar, göstergeler, söylemler; yani “dedikodular” ve “uydurulan yalanlar” , “sosyal intihar kültürünü” beslemektedir, canlandırmaktadır. Ayrıca bu “kahredici propaganda”, işgalci kuvvetin dolaylı yönetimiyle ve planlamasıyla oluşturulan terörist gruplar tarafından müşahhaslaştırılmaktadır. Gerçekliğe dönüştürülmektedir. Bundan dolayı Amerikan kuvvetlerine ve yönetimine gösterilmesi gereken direniş ve nefret, Irak’ın kendi halkına yönelmiştir. Halkın kendi kendini kıymasının ve kurban etmesinin altyapısını hazırlamıştır.

Direniş yön değiştirmiştir. Irak halkına ve Irak vatandaşlarına yönelmiştir. Direniş adına yapılan eylemlerin nerdeyse tümünde sadece Irak vatandaşları öldürülmektedir. Bu bir intihardır. Eski toplumların bazılarında düşmanlarına yenilenler, yapacak bir şeyleri kalmadığında, kendi kadınlarını ve çocuklarını öldürürlerdi.  Evlerini yakarlardı. Sonra da intihar ederlerdi. Irak halkı şimdi böyle bir süreci yaşamaktadır.

Wallerstein, Arap halklarının Batı emperyalizmi ve onun uzantısı yerli işbirlikçilere değil, sanki yine Türklere karşı isyan etme pozisyonunda olduklarını söylemeye çalıştı…

-Bir ara, Immanuel Wallerstein’in malum devrimlere olan yaklaşımını oryantalistçe bulmuştunuz?

-Mısır’da meydana gelen 25 Ocak devrimi sonrasında Wallerstein, Arap Baharı adıyla anılan süreci, Arapların ikinci büyük isyanı olarak tanımladı. Bunu söylerken birinci Arap halk isyanının 1916’da Şerif Hüseyin’in Birinci Dünya Savaşı’nda, Osmanlı Devleti’ne karşı İngiliz kuvvetleriyle yaptığı işbirliğini ve kendi ülkesine karşı yaptığı ihaneti, Birinci Arap İsyanı olarak tanımladı.

Wallerstein, bu iddiasının maskesini halen Arap ülkelerinde devam eden halk isyanlarına da giydirmeye çalıştı. Arap halklarının Batı emperyalizmi ve onun uzantısı yerli işbirlikçilere değil, sanki yine Türklere karşı isyan etme pozisyonunda olduklarını söylemeye çalıştı. Wallerstein’in Arap isyanlarını İkinci Büyük Arap İsyanı olarak tanımlaması bir yönlendirmedir. İsyanıları amacından saptırmadır. Arapları Türklere karşı kışkırtma çabasıdır. Araplar arasındaki anti Siyonist ve emperyalist nefreti ve kültürü Türklere yöneltme girişimidir. O’nun bu niyetini, Arap Halk İsyanları’na Oryantalist Gömlek olarak tanımlamıştım.

Wallerstein, bu yorumlarıyla, hem Birinci Dünya Savaşı’ındaki olayı çarpıtmaktadır. Hem de günümüzde adına Arap Baharı denen ve Arap ülkelerinde halen devam eden, iç çatışmaları bağlamından koparmakta. Bu hareketleri sömürgecilere hizmet edecek şekilde etiketlemeye çalışmakta. İsyan kültürünü bağlamından koparmaktadır.

Araplar Osmanlı’nın dağılmasından sonra Türk kurtuluş savaşı gibi bir mücadeleyi başlatamadılar…

-Özellikle hatırlatmışsınız: “Son Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin aldığı Misak-ı Milli kararının en önemli maddelerinden birisi, müttefik ülkeler tarafından işgal edilen Arap ülkelerindeki halkların demokratik seçimlerle kendi gelecekleri hakkında karar verme hakkına sahip olmalarını öngörüyordu.” Günümüzdeki gelişmeler gözönüne alındığında, nasıl yorumlayabiliriz bu durumu?

-Bu karar Arap ülkelerindeki halkın durumu ile alakalı olarak alındı. Araplar o tarihlerde Osmanlı vatandaşıydı. Onların yaşadığı toprakların hepsi işgal edilmişti. Onların kendi adlarına karar verme hakkına sahip olmasını öngörüyordu. Ancak işgalci kuvvetler bu imkânı ne Araplara ne de Türkler vermediler.

Türkler Osmanlı’nın yıkılmasından sonra kurtuluş savaşı yaptılar. Bağımsızlığı ve Milli egemenliği güç kullanarak elde ettiler. Araplar Osmanlı’nın dağılmasından sonra Türk kurtuluş savaşı gibi bir mücadeleyi başlatamadılar. Arapların ileri gelenlerinin çoğu, örneğin Şerif Hüseyin, Mısır’ın Hıdivleri gibi adamlar, mandacılığa rızalık gösterdiler. İhvanı Müslim’in gibi antiemperyalist halk hareketlerini ise bastırdılar.

Şunu söylemek lazım: Araplar, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kendi adlarına karar verme imkânını hiçbir zaman elde edemediler. Halen Arap ülkelerinde devam eden isyanlar ve iç savaşlar bu gecikmiş antiemperyalist direnişin bakiyelerinden neşet etmektedir. Arap halkları ülkelerindeki mevcut iktidarları, sömürgecilerin ve Batı emperyalizminin uzantısı olarak görmektedir.

Ancak işin tuhafı şudur ki, bu halk direnişleri de başlangıç ideolojilerinden sapma eğilimi göstermektedirler. Antiemperyalist olma hüviyetlerini yitirmektedirler. Bana öyle geliyor ki bütün bir Arap dünyası bir şekilde “Iraklılaştırılmaya”, “Afganistanlılaştırılmaya” çalışılmaktadır. Hatırlayalım bir zamanlar bu tür bölünmelere ve iç çatışmalara “Balkanlaştırma” denirdi.

 Fitne endüstrisi; olmayan bir şeyin veya uydurulan bir yalanın propagandasının yapılması demektir…

-İnsanlık, sizin tabirinizle, bir fitne endüstrisiyle mi karşı karşıya, fitne endüstrisinden ne anlamalıyız?

-Kapitalizm uzun zamandan beri, kitleleri, merkezi olarak düzenlenmiş ve mantıksal süreçlere göre aşamalandırılmış propaganda teknikleriyle istenen amaçlara göre yönlendirilebilmektedir. Propaganda kendi başına düşünüldüğünde bir ürünün pazarlanması, bir düşüncenin kitlelerce benimsenmesinin sağlanması, siyasi bir hareketin taraftar edinmesi ve bu taraftarların güdülenmesi yani istenen amaçlar doğrultusunda teşvik edilmesi amaçlarıyla yapılmaktadır.

Propaganda tek yönlü bir iletişimdir. Yani bir taraftan anlatan ve anlatılarını yayan bir mekanizma var, diğer taraftan bu yayından ve mesajdan etkilenen sadece alıcı olmak durumunda kalan kitleler ve halklar var. Propaganda müşahhas bir fikrin ve ürünün müşterilerinin üretilmesi için yapılır. Propagandanın etkisinde kalmamak gibi bir durum artık mevcut değildir. Bu durum insanlığın geleceği adına, kendi başına bir sorundur.

Ancak fitne endüstrisi ifadesini, propagandanın ötesindeki bir durumu ve etkinliği tanımlamak için kullandım. Fitne endüstrisinin yaptığı şey, şekil bakımından, yine propagandadır. Fakat önemli bir farka işaret etmek için bu deyimi kullanmıştım. Fitne endüstrisi; olmayan bir şeyin veya uydurulan bir yalanın propagandasının yapılması demektir. İnsanlar arasında olmayan şeylerin ve uydurulan yalanların sanki hakikatmişçesine dolaşıma sokulması, kurumsalmış bir etkinliğe dönüşmüştür.

Bu durum durum J. Baudrillard’ın simulakrlar ve simulasyonlarla ifade ettiği hiper gerçeklikliği hatırlatmaktadır. Olmayan bir şeyin kopyasının çıkartılarak çoğaltılması, yani uydurulan bir yalanın gerçekliğe dönüştürülmesinin sağlanması demektir.

Fitne Endüstrisi terimini, Wikileiks Belgeleri’nin yayınlanması ile bağlantılı olarak kullandım. Ancak günümüzde bu türden belgeleri yayınlayan çok sayıda kuruluş ve medya organı var. Belgelerin bir gerçekliği ifade etmesi hiç bir şeyi değiştirmiyor. Hatta belgeleri tanzim eden güçleri ve belgeye konu olan grupları ve aktörleri daha da güçlendirmektedir.

Bu tür haberler, merkezi olarak örgütlenmiş büyük güçler tarafından, yeni bir imajın kitlelere kabul ettirilmesi için yayınlanmaktadır. İnsanların kafasını tamamen bulanıklaştırmaktadır. Bundan dolayı olmayan bir şeyin sırf propaganda gücü ile gerçekliğe dönüştürülme çabasına fitne endüstrisi, dedim.

Simulasyonlarla gerçeklik yaratmayı, Kura’n-ı kerimde tanımlanan fitne kavramıyla ilişkilendirmenin bir kaç önemli sebebi var. Bunlardan birincisi, insanlar yalanlarla yanıltılmaktadır. İkincisi bu uydurulan yalanlar, insanlar arasında bölünme, kin ve nefret duygularını kışkırtmaktadır. Üçüncüsü uydurulan yalanların gösterimi, meşru yollarla planlı bir propaganda ile yapıldığı için bir endüstriye dönüşmüştür.

İnsanların kendilerini yanıltan ve uydurulan yalanlara kanmasını sağlayan, bu mekanizmaları, meşru kabul etmiş olmaları, vahim bir durumdur. Fitne endüstrisi bir sektöre dönüşmüştür. Bu sektörde çalışanların yasal güvenceleri vardır. Fitne endüstrisi sektörünün elemanları düzenli eğitim programlarıyla yetiştirilmektedir. Ülkelerin siyasi aktörlerinin, yöneticilerinin ve iktidar güçlerinin kim olacağına bu endüstrinin sahipleri karar veriyor.

 -Endüstriden bahsetmişken, “Endüstri çağının dinamikleri” adlı bir kitabınız yayımlanmış?

-Modern Avrupa’nın kuruluşunun temelinde yer alan sanayileşmenin hangi duygular, yöntemler ve hangi araçlarla gerçekleştiğini, bu eserde tartıştım. Türkiye’de sanayileşme, kalkınma ve medenileşme, laik değerlerin benimsenmesine, pozitivist bilim anlayışının yerleşik bir kültür kodu olmasına ve hırslı burjuvaların sınırsız kazanç elde etme çabalarına bağlanır.  Ders kitaplarımızda konu Avrupa milletlerinin kilisenin ve feodal beylerin hegemonyasından kurtulması şeklinde açıklanır.  Ben, Batı Medeniyetinin kuruluşuna öncülük eden sanayileşme kültürünün oluşmasının belirtilen bu faktörlere bağlanmasının bir yanılsama olduğunu düşünüyorum.

Bundan dolayı, sanayileşme ve Modern medeniyetin kuruluşu süreçlerini üç tane temel kategorik soruyu esas alarak inceledim: Bunlar, “niçin”, “nasıl” ve “ne ile” sorularıdır.

Niçin sanayileşmek istiyorlar? Nasıl sanayileşecekler? Ne ile sanayileşecekler? Birinci soru, modern medeniyetin manevi saiklerine bizi götürür. Yani, “niçin sorusu”nun cevabı kalkınma ve sanayileşme ideolojilerini besleyen duyguları anlatmaktadır. “Nasıl sorusu”, modern medeniyetin bilimle ilgili varlıklarına gönderme yapar. “Ne ile” sorusu ise iktisadi ve demografik saiklere bizi götürür.

“Niçin sorusu”, Avrupa’da sanayi devrimini yapan milletlerin hangi duygu ve inançların etkisi ile bu çabaya kapıldıklarını açıklar. Sanayileşmenin arkasındaki duygunun başlangıç dönemlerinde Batı’da ortaya çıkan dini ve milli hareketlerle ilgili olduğunu iddia etmekteyim. “Nasıl sorusu”nun cevabı ise Avrupa’daki ilmi ve felsefi hareketlerle ilgilidir. “Ne ile sorusu” ise iktisadi ve demografik faktörlerle alakalıdır.

 Küreselleşme aynı zamanda, ekonomik kaynakların ve emeğin sömürgeci ülkelerin şirketlerinin yönetimi altına girmesinin sağlanması çabasıdır.

 -Modernizm ile küreselleşme arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?

-Batı’nın dünya üzerindeki hâkimiyeti noktasından konuya yaklaştığımızda, Küreselleşme, modernleşmeyi pekiştiren ve kökleştiren bir çabadır. Yani Modern medeniyetin kurucusu olan Batılı toplumların yerküre üzerindeki hâkimiyetlerini ve hegemonyalarını süreklileştirme ve mutlaklaştırma çabasıdır.

Kavramların söylemleştirdikleri değerlere ve kıymet hükümlerine göre konuya yaklaştığımızda; modernleşme, Batı dışı toplumların ve ülkelerin toplumsal sorunlarını modernleşme veya Batılılaşma ideolojisine göre ele almaları ve çözümlemeye çalışmaları demektir. Küreselleşme ise bir yandan aşiretlere, cemaatlere ayrılma çabası içinde olmaktır. (Bu sadece bir çabadır. Gerçekleşmesi muhaldir. Sivil toplum kavramı ile bu mikrolaşma çabalarının gerçekleşmesi amaçlanmaktadır. Ancak sosyolojik olarak bunun bir hayal olduğunu düşünüyorum). Diğer yandan küreselleşme aynı zamanda, ekonomik kaynakların ve emeğin sömürgeci ülkelerin şirketlerinin yönetimi altına girmesinin sağlanması çabasıdır.

Küreselleşme yanlış bir şekilde, modernizmin değerlerinin aşındırılması olarak gündemde tutulmaktadır. Ancak her nedense modernist değerler, kalkınmanın son aşamasına gelen kapitalist ve liberal ülkelerde aşınmıyor. Gittikçe depreşiyor. Ancak Batı dışı toplumlarda toplumsal çözülmenin ve ayrışmanın ideolojisi oluyor. Bu, garip bir durumdur.

 Modern dönemde sömürgeciler, tüccarlarıyla, askerleriyle ve rahipleriyle Batı dışı toplumlara saldırıyordu. Şimdi ise saldırı simülasyonlarla yapılmaktadır. Saldırı bilinçlere yönelmiştir. Bu ciddi bir tehdittir…

 -İnsanlığımız mevcut durumu ile tehdit altında mı?

-Yüce Allah’ın insanlığın geleceği için neyi takdir ettiğini bilme imkânımız yoktur. Ancak kökenleri sömürgeciliğe dayanan çok uluslu şirketlerin ve onların siyasi temsilcisi olan ABD’nin kitlelerin önüne koyduğu açmazlara baktığımızda durum tehlikeli bir hal almıştır. Bilgi kirliliği, insanların gündelik hayatlarının bulundukları her yerde ve ortamda denetlenebilir duruma getirilmiş olması ve sanal ekonomik krizlerle birikmiş kişisel kazançların heba edilmesi olgularına baktığımızda ciddi bir tehlikeyi hissetmeden yaşamak zorunda kaldığımızı görüyorum.

Modern dönemde sömürgeciler, tüccarlarıyla, askerleriyle ve rahipleriyle Batı dışı toplumlara saldırıyordu. Şimdi ise saldırı simülasyonlarla yapılmaktadır. Saldırı bilinçlere yönelmiştir. Toplumların hafızaları iğdiş edilmektedir, kısırlaştırılmaktadır. Sosyal medya ve iletişim teknolojileri şirketlere bu imkânları vermektedir. Hepimiz uydurulan yalanlardan dolayı kavga eden gladyatörlere dönüştürülme süreci içine girmiş bulunmaktayız. Bundan dolayı iç savaşların artacağını düşünüyorum. Çünkü içsavaş kışkırtıcılığı yapan ve kendisine fitne endüstrisi dediğim devasa bir sektör var karşımızda. Bu sektör gittikçe büyümektedir.

Arap halkları arasında, kökleri tarihe dayanan bir Türk hayranlığı var. Türkleri çalışkan, başarılı ve İslam’ın fedakâr milleti olarak görenler çoğunluktadır…

.-İslam ülkelerinin Türkiye’yi ümit olarak gördüğünü düşünüyor musunuz?

-Arap kamuoyuna hâkim olan algılara baktığımızda, Türkiye’yi kendileri için bir kurtarıcı olarak gören kesimler var. Müslüman halklar arasında, kökleri tarihe dayanan bir Türk hayranlığı var. Türkleri çalışkan, başarılı ve İslam’ın fedakâr milleti olarak görenler çoğunluktadır. Üstelik bu duygu seksen yıldır, bütün Arap ülkelerinin ders kitaplarında işlenen Türk karşıtı propagandaya rağmen devam ediyor.

Ancak, Türkiye’nin bu umudu ve hayranlığı rasyonalize etme, planlama ve yönetme gücünün mevcut olmadığını düşünüyorum. Mevcut siyasi iktidarda bu yönde bir bilinç olmakla birlikte, İktidarın bu bilinci yönetebilecek araçları yoktur. Şu anda Türkiye hakkında mevcut olan bu umutlar ve hayranlıklar, bir karamsarlığa dönüşme eğilimi içine girmiştir.

Öte yandan, ne Türkiye’nin ne de Arapların ideolojik duruşu, böyle bir umudun fiiliyata dönüşmesine uygun değildir. Biri birimizden nerdeyse bir yüzyıldır habersiz ve etkileşimsiz yaşamaktayız. Aramızda nostaljik bir birliktelik duygusu var. Ancak bu duyguyu fiiliyata geçirecek araçlar yok. Ne onlar Türkçe biliyor, ne de biz Arapça biliyoruz.

Türkiye’de ana dil ve mezhep farklılıkları var, ancak bu farklar Batı’daki gibi bir etnik kimliğin inşasına dönüşmedi…

-Küreselleşmenin etnik kimlikler üzerindeki söylemi Türkiye’yi nasıl etkiliyor?

-Türkiye’de etnik kimlikle kendini tanımlayan bir halk yoktur. Ana dil farklılıkları etnik aidiyete dönüşmemiştir. Bundan dolayı sorunuzdaki kavram, bana göre sorunludur. Yine de bunu sormakta haklısınız. Çünkü basmakalıp bir kavram olarak Türk kamuoyu, ana dil farklılıklarını, etnik farklılık ve kimlik olarak lanse etmektedir. Yanlış da olsa ana dil farklılıkları etnik farklılık olarak dolaşıma girmiştir. Ancak bir sosyal gerçekliği yanlış olarak inşa edilen söylem biçimlerine, harcatmamak gerekir. Türkiye’de ana dil ve mezhep farklılıkları var, ancak bu farklar Batı’daki gibi bir etnik kimliğin inşasına dönüşmedi.

Bu durum, modern dönem öncesinde de böyledir, modern dönemde de böyledir, şimdi de aynı özelliğini korumaktadır. Doğu toplumlarında etnik farklılıklarla siyasal farklılıklar biri birlerini hiç bir zaman desteklemedi. Biri biriyle müteradif olmadı.

Arapların hepsi aynı dine inandıkları ve aynı dili konuştukları halde ortak bir siyasal kimlik oluşturamadılar. Türkler için de bu durum geçerlidir. Türkler ve Kürtler birlikte yıllarca Anadolu’ya saldıran doğulu Türklere karşı durdu ve savaştı. Timur’a karşı, Moğollara karşı, Şah İsmail’e karşı hep birlik oldular. Çerkezler Türkiye için son yüz yılda en fazla mücadele eden örgütlü gruplar oldular. Çerkezler ve Kürtler bu çabalar içinde olurken ne Kürt kimliği ne de Çerkez kimliği kaygısı taşıdılar. Aynı durum Türkler için de geçerlidir. Onların da halk olarak Türklük diye özel bir kaygıları yoktur. Daha önce de olmadı.

İdeolojik Kürtçülerin veya Türkçülerin çabalarına ve ayrıştırıcı Liberal propagandalara rağmen, ana dil farklılıkları etnik bir kimliğe dönüşmedi. Anadil farklılıkları üzerinden, ideolojik propaganda yapanları destekleyen çok sayıda terörist saldırı gerçekleşmiş olmasına rağmen, insanlar yine de kardeş olduklarına, aynı ülkenin vatandaşı olduklarına inanmaktadırlar.

Batı toplumlarında modernizm başından itibaren etnik kimliklere bağlı olarak kurulan beylikler tarafından gerçekleştirildi. Daha sonra bu beylikler ulusal devletlere dönüştü. Ancak ayrıştırıcı ve assimile edici politikaları sonuna kadar uyguladılar. Mesela İngiliz deneyimi etnik kimlikler konusunda ayrıştırıcı ve ötekileştiricidir. Bu politika ötekileştireni kendine benzemeye layık görmeme inancına dayanır. İngilizler bundan dolayı kendileriyle ötekiler arasına kültürel sınırlar koyarlar. Bu sınırların aşınmasını istemezler. Bu ötekileştirici ırkçılıktır. İngiliz liberalizmi bundan dolayı cemaatçidir. Fransa ise yabancıyı ve ötekini eritmeyi, kendine dönüştürmeyi ve böylece yabancıyı ortadan kaldırmayı temel politika olarak benimsemiştir. Aslında her iki yaklaşımda da hoşgörü yani tolerans yoktur.

Hatırlatmak isterim ki, Batı’da kurucu iktidarlar etnik kimlikler ve kabilelerin iktidar güçlerine bağlı olarak şekillendi. Batı ülkelerinde halen on beşi aşkın krallık var. Bu kırallıkların da en az bin yıllık bir geçmişi var. Ve bu krallıkların hepsi başından itibaren bir etnik bilince bağlı olarak kuruldu. Yani etnisite Batı kültürlerinde milli devleti kuran ideolojinin alt yapısını hazırladı.

Bu gün, ne Arap ülkelerinde, ne İran’da ne de İslam dünyasının her hangi bir ülkesinde, etnik bir kimlikle kurulan bir devlet mevcut değildir. Doğu kültürleri ana dil farklılıklarını etnik aidiyete dönüştürmezler. Onların geleneğinde böyle bir tavır yoktur. Bu konuda yapılmış çok sayıda antropolojik inceleme vardır.

 -Türkiye kendi imkânlarıyla medeni olma imkânlarına sahip mi?

-Ben Türkiye’nin medeni bir ülke olduğuna inanıyorum. Medeni olmaktan gündelik hayatın Batı toplumlarındaki rutinlerini anlıyorsak, Türkiye’de bunların hepsi fazlasıyla var. Yani tüketim alışkanlıkları, yerleşim biçimleri, çalışma ilişkileri, yaşam beklentileri, kıyafet biçimleri, sanat, müzik ve spor faaliyetleri fazlasıyla bütün dünyada tek tipleşmiş bulunmaktadır.

 -Geçen yıl, “Barış Diyarı Mardin” adıyla bir konferans tertiplenmişti, siz de eleştirmiştiniz?

-Evet. İnsanlar barış isteyebilir, bu doğrudur. Teşvik de edilmelidir. Ancak Mardin’de tarihi bir fetvanın hükmünün kalmadığına dair garip bir değerlendirme ve yorumlama çabası ortaya konmaya çalışıldı. Kendi ülkesinin egemenliği ve bağımsızlığı için savaşan insanlar, tarihin her döneminde vardır. Bu özgürlükçü karşı koymaların fetva ile bir alakası da yoktur. İbni Teymiyye’nin Moğol işgaline karşı mücadele etmenin vücubiyeti hakkında verdiği bir fetva var. Bu fetvanın günümüzde geçerli olmadığını toplantıyı düzenler savundu. Bunu yaparken Afganistan’da ve İslam ülkelerinin değişik bölgelerinde başlayan işgal karşıtı kültürü yıkmak istediler.

 -Müslüman toplumların eninde sonunda kendi kaderlerini özgürce tayin etme hakkı kazanacağına inanıyor musunuz?

-Bir Müslüman olarak bu inancımı muhafaza etmek bana göre dini bir görevdir. Bunun olması gerektiğine inanıyorum. Bir Müslüman olarak bu amaçla çalışmalıyım.  Bilimsel olarak konuya yaklaştığımızda, şu anda bunun şartlarının olgunlaşıp olgunlaşmadığı tartışılabilir.

 -Son olarak, Türkiye’nin Batı ile ittifak ilişkilerinde sorunlar olduğunu düşünüyor musunuz, sizce Türkiye için alternatif ilişki alanları nereler olabilir?

-Batı’da Türkiye karşıtı bir söylem her zaman olmuştur. Bu söylem gittikçe güçlenmektedir. Sorunlar vardır ve bu sorunlar gittikçe artacaktır. Siyasal ittifaklar kültürleri birleştirmez ve ortadan kaldırmaz. Türkiye kültür olarak Batı karşıtı bir toplumdur. Batı toplumları da çok daha aşırı bir düzeyde bu karşıtlığı canlı tutmaktadır. Devletlerarası ittifaklarla kültürel çelişkileri biri birinden ayrı düşünerek düşünmek gerekir.

 -Vakit ayırdığınız için teşekkürler, hayırlı çalışmalar dileriz…

-Ben teşekkür ederim. Okurlarınıza başarılar dilerim

 Prof. Dr. Hacı Duran; 1961, Besni doğumlu… Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. Osmanlı arşivlerinde çalışmış.  Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde akademik çalışmalarda bulunmuş. Ürdün Yermuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü’nde misafir öğretim üyesi olarak çalışmış. Arapça olarak sosyoloji dersleri vermiş. Çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı, Arapça ve İngilizce bilen Duran, halen, Adıyaman Üniversitesi’nde öğretim üyesidir. İki kitabı ve 60’ı aşkın bilimsel makalesi var.  Prof. Dr. Hacı Duran ile “Turkyorum.com” okuyucularının istifade edebileceği bir söyleşi gerçekleştirdik, ilgilerinize sunuyoruz…

18 Mayıs 2012 Cuma

Hon. Prof. Dr. Nurullah AYDIN

YENİ TÜRKİYE’YE YENİ YOL
Türkiye ve Ortadoğu kaynıyor. Dünya; 1920’lerde, 1940’larda olduğu gibi 2012 de de yeniden kriz, bunalım ve arayışlar içinde.
ABD ve AB’a eklemlenmiş Türkiye’ye yeni roller yeni yollar çizilmektedir.
Türk Milleti tarihin en ağır bunalım dönemini yaşamaktadır.
Türk Milletinin milli ve manevi değerleri altüst edilmiş, ortak değerler parçalanmış, devlet kurumları ele geçirilmiştir.
Halk uyuşturulmuş neyin ne olduğunun farkımda değildir.
Aydınlar kendi aralarında yaptıkları toplantılar eskinin denenmiş yöntemlerinin tekrarı halinde sürmektedir.
Muhalefet partileri acziyet içinde iktidar gücüne payandalık görevini yapmakta toplumdaki tepkinin gazını almakla meşguldür.
ABD-İngiltere-Fransa şer üçgeni tarafından;
Bütün yeraltı ve yerüstü servetlerine el konulmuş
Silahlı kuvvetlerin bağımsızlıkçı mensupları esir alınmış
Medya ele geçirilmiş
İletişim alanı kontrol altına alınmış durumdadır.
İşbirlikçi kimliksiz güruh;
dini değerleri istismar ederek,
geçmişin yanlışlıklarını gündemde tutarak,
vatan hainlerini kahraman haline getirerek,
iktidar gücü ile,
Suudi Arabistan, Katar, Dubai parası,
ABD’li uzmanlar,
NSA, FBI, CIA elemanlarınca oluşturulan operasyon merkezleri ile
Millici/ulusalcı etkisizleştirme itibarsızlaştırmaya yönelmiş durumdadır.
Türk Milleti;
Kimliksizleştirme
Ayrışma
Bölünme
Esaret
Sömürgeleşme
Sürecindedir.
İşbirlikçiler; Yeni Türkiye gerçeği ile Emperyalist güçlerin stratejisi doğrultusunda yeni rol üstlenmiştir.
Türkiye’nin;
Vatanseverleri
Yurtseverleri
Samimi Müslümanları
Ülkücüleri
Milliyetçiler
Ulusalcıları
Devrimcileri
Muhafazakarları
Demokratları
Liberalleri
Mesajımız odur ki;
Geliniz
İdeolojik teolojik ayrımları,
Kavramlara takılıp kalmayı
Sosyalist, kapitalist, İslami, milli, ulusalcı model tartışmalarını bir tarafa bırakalım.
Üniter devlet, Milli devlet, Milli kimlik; Tarihi tecrübeler ışığında Türkiye coğrafyasının jeopolitik ve jeostratejik konumun gereği korunmak zorundadır.
Türkiye’nin milli birlik ve beraberliği, ülkenin bölünmez bütünlüğü için yapılması gereken yapılmaktadır. Türkiye; batının üç beş işbirlikçi siyasetçi, gazeteci, akademisyen sivil toplum kuruluş temsilcisi şarlatanın oyun sahası olmayacaktır..
Milletin ve devletin varlığı ve bekası tehdit ve tehlike altında ise; yapılması gereken yapılır.
Günün Sözü:  Toplumlar yetişmiş yönetici ve aydınlarıyla sağlıklı yaşar.
…
17 Mayıs 2012 11:32 tarihinde Nurullah aydın <na741954@gmail.com> yazdı:
Hon.Prof.Dr.Nurullah AYDIN - 17 Mayıs 2012-ANKARA
…
“BİR YORUM”
Saygıdeğer kıymetli Hon. Prof. Dr. Aydın,
Akşam TV’de izledim gönderilen yazınıza tamamen katılıyorum.
Görüşleriniz son derece yapıcı ve gerçekten vatanını seven herkes için geçerli olması gereken hususlar. Teşekkür eder, göstermiş olduğunuz duyarlılık ve görüşleriniz için önünüzde saygıyla eğilirim. Ne mutlu bizlere ki, sizler gibi çok değerli insanlarımız var.
Saygılarımla,
Hakan Küçükçavdar 

15 Mayıs 2012 Salı

Milli İrade ve Demokrasi Bayramı

ÖZGÜRLÜK VE “DEMOKRASİ BAYRAMI”
Mustafa Nevruz SINACI
             Kurucu Cumhuriyet ve Türk İnkılâbına yönelik bir “düşmanlık hareketi” olan; Aynı zamanda Mareşal Mustafa Kemal’e rağmen Rıza Nur, Bay İsmet ve (dâhili-harici) şerikleri tarafından İngiliz & Amerikan Şürekâsı ile yapılan gizli anlaşmaları hayata geçirmek amacına matuf “11 Kasım 1938 karşı devrimi” sonucu Türkiye:, 12 yıl süreyle bir esaret, koyu istibdat, despotizm ve diktatörlük rejimine, daha doğrusu zulmüne maruz kaldı…
            Mezalimin 1939 -44 dönemi: Asaleten Türkleri ve Türk kanaat önderlerini sindirme;
            1945 -1950 arası; 2. Dünya Savaşı bahanesiyle, (savaşa girilmediği halde) topyekun milleti açlık, kıtlık, fakirlik ve işsizlikle kırma, hayatından bezdirme, devletten nefret ettirme, ümitlerini kırma ve yıldırma operasyonları ile geçti.Bu nefret ve fetret döneminde ayrıca:
17 Nisan 1940 tarih ve 3803 sayılı yasa ile kurulan Köy Enstitüleri, 1944’den itibaren politize edilerek, Marksist–komünist hücrelere dönüştürüldü. 1945’de BM’e katıldıktan sonra Türk Silâhlı Kuvvetleri “Milli Ordu” olmaktan sür’atle çıkartılarak; ABD güdümlü cuntalara terk ve teslim edildi. Cumhuriyet tarihinin en iğrenç ve utanç verici “Açık Oy - Gizli Sayım” soytarılığı ile Milletvekili Genel Seçimleri yapıldı. 27 Aralık 1947 günlü Fulbright antlaşması ile Milli Eğitim sistemini şekillendirme görevi ABD’ye terk edildi. 1949’da avrupa konseyine girilerek vahşi, kapitalist ve emperyalist batı’nın, Osmanlı’dan sonra tekrar Türkiye devleti ve Türk milletini sömürme, yozlaştırma, insanlık dışı yaptırımları dayatma yolu açıldı…
Oysa, Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı olduğu, 1929 –1932 dönemi yaşanan “Dünya Ekonomik Bunalımı”; Basiret ve beka sahibi, yürekleri iman, insan ve vatan sevgisi ile çarpan Milliyetçi yöneticiler sayesinde  Türkiye’de hissedilmemişti bile!..
Buna mukabil 1940 -1945 arası politikacıların bilgisiz, yeteneksiz, basiretsiz olmaları yüzünden; Savaşa girmememize rağmen fakirlik, açlık, yokluk ve zorluklar hayatı çekilmez, yaşanmaz hale getirmiş:, Atatürk, Cumhuriyet ve demokrasi dönemi kazanımları hovardaca harcanarak sür’atle tüketilmiştir. İkinci dünya savaşında, tedbiren sınırda bulunan, ordumuzu güya doyurmak için köylüden toplanan hububat heba edilmiş Camiler depoya çevrilmiş; Dini hassasiyeti olan halkımıza “Türkçe Ezan” dayatılmış, Kur-an’ı Kerim toplatılmış ve Anadolu da İslâm’ın tasfiyesi için her nevi baskı, şiddet ve menfur tedbire tevessül edilmiştir.
Açıkça ve kısaca: 1939 – 1950 sürecinde ülkemizde Cumhuriyet, özgür bilim, düşünce ve ifade hürriyeti; Hak, adalet ahlâkı, hukuk ve demokrasiden eser yoktur. Ezilen halk, despot hükümet eliyle resmi gasp, zoraki irtikap, yalan-talan; Açlık-yokluk, işsizlik, fahiş vergi, fahiş fiyat ve soygun derecesinde haksızlık ve yolsuzluklara maruz bırakılmıştır…
11 yıl hüküm süren bu fetret döneminde özgürlük ve demokrasi yoktur. 
Beyaz İhtilâl, meşru bir haktı. Meşru ve hukuki yolla yapıldı.
1946 – 1950 arası: Kurucu Cumhuriyet ve Türk İnkılâbı kökünden yeşeren, “yeni bir Milli mücadele ruhuyla (46 ruhu)”, bütün engel, tuzak, tutuklama, hile ve desiselere rağmen azim ve kararlılıkla yükselen, Türk Milleti’nin kahir ekseriyetince kabul görerek benimsenen “Halk Hareketi” 14 Mayıs 1950’de: “Yeter!... Söz Milletindir..” diye haykırmak, zulme baş kaldırmak, direnmek suretiyle ülkeyi tekrar özgürlük, adalet ve demokrasiye kavuşturmuştur.
Özgürlük, Cumhuriyet ve Demokrasi’nin, birlikte hayat bulduğu tarih: 14 Mayıs 1950’dir.
            Her “14 MAYIS” mutlaka “Türk Demokrasi Bayramı” olarak kutlanmalıdır.
Çünkü: Güncel Demokrasi Projeleri yalan, hile ve aldatmaca olup; Başta Türkiye, Türk-İslâm âlemi ve mazlum milletlere saldırı üzerine kurulu; Emperyalizmin en önemli projelerinden biridir. Amaçları: Hedef ülkelerde STK’ları kullanarak ‘demokrasi’, ‘İnsan hakları” ve ‘özgürlük’ ilenmeleriyle devletleri bölmek, dâhili-harici bedhahlar yoluyla parçalamak; Önce demokrasiyi ilga; Sonra bölücü terörü, acze düşen muhalefet yerine ikame ederek; Özgür bilim, denetim, hak-hukuk, adalet, Cumhuriyet ve Demokrasi silmek!.. İleri demokrasi havarileri için amaç bu…  
Türk Milleti 14 Mayıs 1950’de bir defa bu tuzaktan kurtuldu. Bir “kurtuluş savaşı” daha yapmak zorunda kalmamak için “Demokrasi Bayramına” sahip çıkılmalıdır. Aksi takdirde bu gidişle çok istese de kutlayamayabilir!.. “14 Mayıs Demokrasi Bayramınız” kutlu olsun!..    
***
14 MAYIS’LA GELEN “MİLLET’TİR”!...
DEMOKRAT PARTİ
GENEL BAŞKANI GÜLTEKİN UYSAL
            DP Genel Başkanı Gültekin Uysal, 14 Mayıs 1950’de iktidara gelenin sadece Demokrat Parti değil, bizzat milletin kendisi; devletin, milletin ayağına gitmesi olduğunu bildirdi. 
Uysal, Genel Başkan seçilmesinin ardından ilk GİK toplantısını parti genel merkezinde yaptı. Aydın Menderes’in eşi Ümran Menderes’in de katıldığı toplantının basına açık bölümünde konuşan Uysal, DP’nin iktidara geldiği 14 Mayıs günü, GİK toplantısı yapmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Uysal, şöyle konuştu: ‘’Demokrasiyle Anadolu’nun ilk tanışması milletin kansız ve kavgasız ‘ben de varım’ dediği günün yıl dönümüdür. Türkiye, 14 Mayıs 1950 günü gerçek bir demokrasi bayramı yaşamış; sivil siyaseti, kayıtsız şartsız millet egemenliğini, kalkınmacı, liberal ekonomik düzeni, dışa açık, barışçı diplomasiyi, huzur ve refah içinde büyümeyi tercih ettiğini sandıkta göstermiştir. Aziz milletimizin teveccühü ve kararlılığı neticesinde tesis edilen millet egemenliği ve tercihi ile iktidar olan Demokrat Parti, Türkiye’nin ufkunu açmış, 10 yıllık iktidarı süresince ülkemizin gerçek hedefi olan kalkınma, muasır medeniyet seviyelerini aşma yarışında çok büyük merhaleler kaydetmiştir. 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen sadece Demokrat Parti değil, bizzat milletin kendisidir. Devletin, milletin ayağına gitmesidir. Devletinden kaçan, korkan vatandaşın devleti ile buluşmasıdır. Milletin mukadderatına sahip çıkmasıdır. Türk Devleti ile Türk insanı, Türk milleti arasına örülen duvarların kaldırılmasıdır.’’
"ÜLKEMİZ AĞIR FATURA ÖDEDİ" 
Tek partili siyasi dönemin, ‘’Demokrat Parti liderlerinin cesur çıkışları, olgun ve aklı önceleyen, milleti dikkate alan siyaset anlayışları’’ neticesinde yine milletin çoğunluğunun arzusu yönünde neticelendiğini ve Türkiye’nin büyük bir hızla dünyanın yükselen yıldızı haline geldiğini anlatan Uysal, sözlerini şöyle sürdürdü:
‘’Maalesef, Türkiye’nin DP ile demokrasi içinde gelişip kalkınması süreci, bir askeri darbe ile kesintiye uğramış; ülkemiz ve insanlarımız bu talihsiz dönemin faturalarını çok ağır bir şekilde ödemiştir. Bedelini çok ağır ve üzüntü verici bir şekilde ödeyerek geldiğimiz bu günlerde, çok şükür ki ülkemiz artık farklı bir noktadadır. Her türlü darbe, cunta girişimlerine de antidemokratik düşünce sistemlerine de ve hatta bunları çağrıştıracak önerilere de milli vicdan izin vermemektedir.’’
′′ANLAYIŞIMIZ ASLA DEĞİŞMEYECEK′′
Partisinin, Türk siyasi hayatında var olduğu andan itibaren, yüksek sesle, kararlılıkla, samimiyetle her zaman millet iradesinin hakimiyetini, aklı, çoğulculuğu, kalkınmayı ve refahı savunduğunu vurgulayan Uysal, ‘’Bilinmelidir ki, Demokrat Parti olarak bu anlayışımız asla değişmeyecektir. Menderes’le başlayan bu uzun, kararlı, samimi mücadele hiçbir şekilde kesintiye uğramayacak’’ dedi. (Demokrat Parti Genel Merkezi, 14 Mayıs 2012)            DEMOKRAT PARTİ ANITKABİR'DE
Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal ile 8. Olağanüstü Büyük Kongre'de seçilen GİK üyeleri, Anıtkabir'i ziyaret etti.
Atatürk'ün mozolesine çiçek koyan ve Anıtkabir Özel Defteri'ni imzalayan Uysal, şunları kaydetti: ''Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Büyük Atatürk, en büyük idealiniz ve siyasi vasiyetiniz olan demokrasi ve çok partili siyasi hayatı tahakkuk ettirmiş olan Demokrat Parti'nin genel başkanı ve yöneticileri olarak huzurunuzdayız. Bundan 62 yıl önce sizin yolunuzda Türkiye'ye muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak üzere iktidarı devralan partimiz, ülkemizin yarınlarında da yine büyük ve güçlü Türkiye ideali doğrultusunda mesuliyetler yüklenmeye hazırdır. Ülkemiz açısından bir 'demokrasi bayramı' olan 14 Mayıs'ta manevi huzurunuzda olmaktan büyük gurur ve mutluluk duymaktayız.'' (Ankara, Anıtkabir - A.A. 15 Mayıs 2012) 
ÖZGÜRLÜK VE “DEMOKRASİ BAYRAMI”
Mustafa Nevruz SINACI
             Kurucu Cumhuriyet ve Türk İnkılâbına yönelik bir “düşmanlık hareketi” olan; Aynı zamanda Mareşal Mustafa Kemal’e rağmen Rıza Nur, Bay İsmet ve (dâhili-harici) şerikleri tarafından İngiliz & Amerikan Şürekâsı ile yapılan gizli anlaşmaları hayata geçirmek amacına matuf “11 Kasım 1938 karşı devrimi” sonucu Türkiye:, 12 yıl süreyle bir esaret, koyu istibdat, despotizm ve diktatörlük rejimine, daha doğrusu zulmüne maruz kaldı…
            Mezalimin 1939 -44 dönemi: Asaleten Türkleri ve Türk kanaat önderlerini sindirme;
            1945 -1950 arası; 2. Dünya Savaşı bahanesiyle, (savaşa girilmediği halde) topyekun milleti açlık, kıtlık, fakirlik ve işsizlikle kırma, hayatından bezdirme, devletten nefret ettirme, ümitlerini kırma ve yıldırma operasyonları ile geçti.Bu nefret ve fetret döneminde ayrıca:
17 Nisan 1940 tarih ve 3803 sayılı yasa ile kurulan Köy Enstitüleri, 1944’den itibaren politize edilerek, Marksist–komünist hücrelere dönüştürüldü. 1945’de BM’e katıldıktan sonra Türk Silâhlı Kuvvetleri “Milli Ordu” olmaktan sür’atle çıkartılarak; ABD güdümlü cuntalara terk ve teslim edildi. Cumhuriyet tarihinin en iğrenç ve utanç verici “Açık Oy - Gizli Sayım” soytarılığı ile Milletvekili Genel Seçimleri yapıldı. 27 Aralık 1947 günlü Fulbright antlaşması ile Milli Eğitim sistemini şekillendirme görevi ABD’ye terk edildi. 1949’da avrupa konseyine girilerek vahşi, kapitalist ve emperyalist batı’nın, Osmanlı’dan sonra tekrar Türkiye devleti ve Türk milletini sömürme, yozlaştırma, insanlık dışı yaptırımları dayatma yolu açıldı…
Oysa, Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı olduğu, 1929 –1932 dönemi yaşanan “Dünya Ekonomik Bunalımı”; Basiret ve beka sahibi, yürekleri iman, insan ve vatan sevgisi ile çarpan Milliyetçi yöneticiler sayesinde  Türkiye’de hissedilmemişti bile!..
Buna mukabil 1940 -1945 arası politikacıların bilgisiz, yeteneksiz, basiretsiz olmaları yüzünden; Savaşa girmememize rağmen fakirlik, açlık, yokluk ve zorluklar hayatı çekilmez, yaşanmaz hale getirmiş:, Atatürk, Cumhuriyet ve demokrasi dönemi kazanımları hovardaca harcanarak sür’atle tüketilmiştir. İkinci dünya savaşında, tedbiren sınırda bulunan, ordumuzu güya doyurmak için köylüden toplanan hububat heba edilmiş Camiler depoya çevrilmiş; Dini hassasiyeti olan halkımıza “Türkçe Ezan” dayatılmış, Kur-an’ı Kerim toplatılmış ve Anadolu da İslâm’ın tasfiyesi için her nevi baskı, şiddet ve menfur tedbire tevessül edilmiştir.
Açıkça ve kısaca: 1939 – 1950 sürecinde ülkemizde Cumhuriyet, özgür bilim, düşünce ve ifade hürriyeti; Hak, adalet ahlâkı, hukuk ve demokrasiden eser yoktur. Ezilen halk, despot hükümet eliyle resmi gasp, zoraki irtikap, yalan-talan; Açlık-yokluk, işsizlik, fahiş vergi, fahiş fiyat ve soygun derecesinde haksızlık ve yolsuzluklara maruz bırakılmıştır…
11 yıl hüküm süren bu fetret döneminde özgürlük ve demokrasi yoktur. 
Beyaz İhtilâl, meşru bir haktı. Meşru ve hukuki yolla yapıldı.
1946 – 1950 arası: Kurucu Cumhuriyet ve Türk İnkılâbı kökünden yeşeren, “yeni bir Milli mücadele ruhuyla (46 ruhu)”, bütün engel, tuzak, tutuklama, hile ve desiselere rağmen azim ve kararlılıkla yükselen, Türk Milleti’nin kahir ekseriyetince kabul görerek benimsenen “Halk Hareketi” 14 Mayıs 1950’de: “Yeter!... Söz Milletindir..” diye haykırmak, zulme baş kaldırmak, direnmek suretiyle ülkeyi tekrar özgürlük, adalet ve demokrasiye kavuşturmuştur.
Özgürlük, Cumhuriyet ve Demokrasi’nin, birlikte hayat bulduğu tarih: 14 Mayıs 1950’dir.
            Her “14 MAYIS” mutlaka “Türk Demokrasi Bayramı” olarak kutlanmalıdır.
Çünkü: Güncel Demokrasi Projeleri yalan, hile ve aldatmaca olup; Başta Türkiye, Türk-İslâm âlemi ve mazlum milletlere saldırı üzerine kurulu; Emperyalizmin en önemli projelerinden biridir. Amaçları: Hedef ülkelerde STK’ları kullanarak ‘demokrasi’, ‘İnsan hakları” ve ‘özgürlük’ ilenmeleriyle devletleri bölmek, dâhili-harici bedhahlar yoluyla parçalamak; Önce demokrasiyi ilga; Sonra bölücü terörü, acze düşen muhalefet yerine ikame ederek; Özgür bilim, denetim, hak-hukuk, adalet, Cumhuriyet ve Demokrasi silmek!.. İleri demokrasi havarileri için amaç bu…  
Türk Milleti 14 Mayıs 1950’de bir defa bu tuzaktan kurtuldu. Bir “kurtuluş savaşı” daha yapmak zorunda kalmamak için “Demokrasi Bayramına” sahip çıkılmalıdır. Aksi takdirde bu gidişle çok istese de kutlayamayabilir!.. “14 Mayıs Demokrasi Bayramınız” kutlu olsun!..    
***
14 MAYIS’LA GELEN “MİLLET’TİR”!...
            DP Genel Başkanı Gültekin Uysal, 14 Mayıs 1950’de iktidara gelenin sadece Demokrat Parti değil, bizzat milletin kendisi; devletin, milletin ayağına gitmesi olduğunu bildirdi. 
Uysal, Genel Başkan seçilmesinin ardından ilk GİK toplantısını parti genel merkezinde yaptı. Aydın Menderes’in eşi Ümran Menderes’in de katıldığı toplantının basına açık bölümünde konuşan Uysal, DP’nin iktidara geldiği 14 Mayıs günü, GİK toplantısı yapmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Uysal, şöyle konuştu: ‘’Demokrasiyle Anadolu’nun ilk tanışması milletin kansız ve kavgasız ‘ben de varım’ dediği günün yıl dönümüdür. Türkiye, 14 Mayıs 1950 günü gerçek bir demokrasi bayramı yaşamış; sivil siyaseti, kayıtsız şartsız millet egemenliğini, kalkınmacı, liberal ekonomik düzeni, dışa açık, barışçı diplomasiyi, huzur ve refah içinde büyümeyi tercih ettiğini sandıkta göstermiştir. Aziz milletimizin teveccühü ve kararlılığı neticesinde tesis edilen millet egemenliği ve tercihi ile iktidar olan Demokrat Parti, Türkiye’nin ufkunu açmış, 10 yıllık iktidarı süresince ülkemizin gerçek hedefi olan kalkınma, muasır medeniyet seviyelerini aşma yarışında çok büyük merhaleler kaydetmiştir. 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen sadece Demokrat Parti değil, bizzat milletin kendisidir. Devletin, milletin ayağına gitmesidir. Devletinden kaçan, korkan vatandaşın devleti ile buluşmasıdır. Milletin mukadderatına sahip çıkmasıdır. Türk Devleti ile Türk insanı, Türk milleti arasına örülen duvarların kaldırılmasıdır.’’
"ÜLKEMİZ AĞIR FATURA ÖDEDİ" 
Tek partili siyasi dönemin, ‘’Demokrat Parti liderlerinin cesur çıkışları, olgun ve aklı önceleyen, milleti dikkate alan siyaset anlayışları’’ neticesinde yine milletin çoğunluğunun arzusu yönünde neticelendiğini ve Türkiye’nin büyük bir hızla dünyanın yükselen yıldızı haline geldiğini anlatan Uysal, sözlerini şöyle sürdürdü:
‘’Maalesef, Türkiye’nin DP ile demokrasi içinde gelişip kalkınması süreci, bir askeri darbe ile kesintiye uğramış; ülkemiz ve insanlarımız bu talihsiz dönemin faturalarını çok ağır bir şekilde ödemiştir. Bedelini çok ağır ve üzüntü verici bir şekilde ödeyerek geldiğimiz bu günlerde, çok şükür ki ülkemiz artık farklı bir noktadadır. Her türlü darbe, cunta girişimlerine de antidemokratik düşünce sistemlerine de ve hatta bunları çağrıştıracak önerilere de milli vicdan izin vermemektedir.’’
′′ANLAYIŞIMIZ ASLA DEĞİŞMEYECEK′′
Partisinin, Türk siyasi hayatında var olduğu andan itibaren, yüksek sesle, kararlılıkla, samimiyetle her zaman millet iradesinin hakimiyetini, aklı, çoğulculuğu, kalkınmayı ve refahı savunduğunu vurgulayan Uysal, ‘’Bilinmelidir ki, Demokrat Parti olarak bu anlayışımız asla değişmeyecektir. Menderes’le başlayan bu uzun, kararlı, samimi mücadele hiçbir şekilde kesintiye uğramayacak’’ dedi. (Demokrat Parti Genel Merkezi, 14 Mayıs 2012)
***
DEMOKRAT PARTİ ANITKABİR'DE
Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal ile 8. Olağanüstü Büyük Kongre'de seçilen GİK üyeleri, Anıtkabir'i ziyaret etti.
Atatürk'ün mozolesine çiçek koyan ve Anıtkabir Özel Defteri'ni imzalayan Uysal, şunları kaydetti: ''Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Büyük Atatürk, en büyük idealiniz ve siyasi vasiyetiniz olan demokrasi ve çok partili siyasi hayatı tahakkuk ettirmiş olan Demokrat Parti'nin genel başkanı ve yöneticileri olarak huzurunuzdayız. Bundan 62 yıl önce sizin yolunuzda Türkiye'ye muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak üzere iktidarı devralan partimiz, ülkemizin yarınlarında da yine büyük ve güçlü Türkiye ideali doğrultusunda mesuliyetler yüklenmeye hazırdır. Ülkemiz açısından bir 'demokrasi bayramı' olan 14 Mayıs'ta manevi huzurunuzda olmaktan büyük gurur ve mutluluk duymaktayız.'' (Ankara, Anıtkabir - A.A. 15 Mayıs 2012) 

21 Nisan 2012 Cumartesi

Dr. Sadettin BİLGİÇ


Adalet Partisi kurucularından Dr. Sadettin Bilgiç (Koca Reis) vefat etti
(aa) İstanbul, 21 Nisan 2012-Saat: 11.15
Adalet Partisi kurucularından ''Koca Reis'' lakaplı Sadettin Bilgiç (92), İstanbul'da vefat etti.
AK Parti Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç, AA muhabirine yaptığı açıklamada, babası olan Sadettin Bilgiç'in İstanbul Üniversitesi (İÜ) İstanbul Tıp Fakültesi'nde bir süre tedavi gördüğünü kaydetti.
Babasının perşembe günü hastaneden taburcu edildiğini belirten Süreyya Sadi Bilgiç, ''Maalesef babamı dün akşam üstü kaybettik. Yaşa bağlı ve şeker hastalığına bağlı olarak 15 gündür sıkıntılar yaşıyordu.
Cenazesini yarın (22 Nisan 2012 Pazar günü) Isparta Şarkikaraağaç Camisi'nde düzenlenecek törenin ardından defnedeceğiz'' dedi.
-Sadettin Bilgiç kimdir--
Milli Savunma Bakanlığı'nın internet sitesinde yer alan bilgiye göre, ''Koca Reis'' lakaplı Sadettin Bilgiç, 1920 yılında Isparta'nın Şarkikaraağaç ilçesinde doğdu. İlkokulu Isparta'da bitiren Bilgiç, ortaokul ve liseyi parasız yatılı okuyarak 1939 yılında Kayseri Lisesi'nden mezun oldu.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni 1947 yılında bitiren Bilgiç, 1957 yılına kadar pratisyen hekim olarak ülkenin çeşitli il ve ilçelerinde görev yaptı.
Bilgiç, 1957 yılında Ankara Numune Hastanesi'nde genel cerrahi asistanlığına başladı ve 1961 yılı nisan ayında genel cerrah oldu.
Aynı yıl yapılan genel seçimlerde Adalet Partisi'nden (AP) Isparta Milletvekili seçilen Bilgiç, 1962'de Adalet Partisi Genel Başkan Yardımcılığı'na getirildi. 10 Haziran 1964'te Adalet Partisi Genel Başkan Vekili olan Bilgiç, 29-30 Kasım 1964'teki Büyük Kongre'ye kadar bu görevde kaldı.
Bilgiç, 1965 seçimlerinde İstanbul Milletvekili seçilerek 3 Nisan 1967'de 1. Demirel hükümetinde Ulaştırma Bakanlığı'na getirildi. 1969 genel seçimlerinde tekrar İstanbul Milletvekili seçilen Bilgiç, 1970 yılı haziran ayında bir grup arkadaşıyla birlikte Adalet Partisi'nden ihraç edildi.
Aynı yılın aralık ayında Demokratik Parti'yi kuran Bilgiç, 1973 seçimlerinde Demokratik Parti'den İstanbul Milletvekili seçildi. 30 Mart 1975 tarihinde Demokratik Parti'den ayrılan Bilgiç, 1976 yılının haziran ayında Adalet Partisi'ne geri döndü ve Genel Başkan Yardımcısı seçildi.
Bilgiç, 1977 seçimlerinde yine İstanbul milletvekili oldu. 21 Temmuz 1977 tarihinde kurulan 4. Demirel hükümetinde Milli Savunma Bakanlığı'na getirilen Bilgiç, 18 Ekim 1977'de bakanlıktan istifa ederek ayrıldı.
12 Eylül 1980'e kadar AP Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Bilgiç'in, 1982 Anayasası ile 10 yıl siyasi hayatı yasaklandı. 1983 yılı haziran ayının başından eylül sonuna kadar Çanakkale Cephesi Zincirbozan askeri tesislerinde ikamete mecbur edilen Bilgiç'e, 1987 Anayasa referandumu ile siyasi hakkı iade edildi.
Bilgiç, 1988'de Doğru Yol Partisi genel kongresinde genel idare kuruluna seçildi ve 1990'daki kongreye kadar bu görevde kaldı. Sadettin Bilgiç, 1992'de AP büyük kongresinde Adalet Partisi'nin açılamaması üzerine fiili politika hayatına son verdi.
Mustafa Nevruz SINACI’nın notu:
1960'ların ve 70'lerin önemli figürlerinden, Adalet Partisi (AP) ve Demokratik Parti (DP) ‘de görev almış, 80 darbesinden sonra bilâhare siyasi hayattan çekilmiş fakat 1988’e kadar Doğru Yol Partisi idari kurul üyeliği yapmıştır. "Koca Reis" lakaplı politikacı 1920 doğumludur ve asıl mesleği Doktorluktur.
Ragıp Gümüşpala'nın ani ölümünden sonra Adalet Partisinde genel başkan vekilliği yapmıştır.  Parti genel başkanlığı için favori gösterilmiş, ancak 1964 kongresinde kimsenin tanımadığı sürpriz bir şekilde, hemşerisi olan Ispartalı mühendis Süleyman Demirel genel başkanlığa seçilmiştir. Bu kongrede Bilgiç'i destekleyenler "Bilgiççiler", Demirel'i destekleyenler "yeminliler" olarak siyasi literatürümüze geçmiştir.  Koca Reis, AP'de genel başkan yardımcısı olarak siyasi hayatına devam etmiştir.  Çeşitli AP hükümetlerinde bakanlık görevi üstlenen Bilgiç, 1970'lerin başında AP'den ayrılmış Ferruh Bozbeyli ve Yüksel Menderes’le Demokratik Parti’yi kurmuştur.  1975'te, 1.milliyetçi cephe döneminde AP'ye geri dönmüştür. 12 eylül'e kadar AP'nin yönetici kadrosunda siyasete devam etmiştir.
Dr. Sadettin Bilgiç, 20 yılı parlamenter olmak üzere 50 yılı aşkın bir süre Türkiye'de sağ siyasetin önemli simalarından biri olmuştur.  Seçim analizleri ve güncel toplumsal ve siyasal durum ile ilgili yazıları, çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmıştır.
Allah (CC) rahmet ve mağfiret eylesin. Milletimizin başı sağolsun.  

12 Nisan 2012 Perşembe

her insan bir devlettir...

 “EY İNSANLAR VE 
EY MÜSLÜMANLAR!...
‘Evrensel hukuk ve İslâm’a göre: Devlet insan içindir. İnsan’ı yaşat ki, devlet yaşasın, düsturu, iktisat ve müttefik içtihat gereği: 
Hak edilmiş ve helâl olmak şartıyla, ‘kazanç’tan en az bir yıl kullanıldıktan sonra vergi alınır. Gelir Vergisi oranı 1/40, yani: % 2.5 olup; gümrük hariç “peşin vergi” haram ve yasaktır. Başta tekel ürün ve hizmetleri olmak üzere; Akaryakıt, Doğalgaz, Tüpgaz, Elektrik, Su, Telefon, Ekmek zorunlu ihtiyaç ve sürüme dayalı “sürekli ve garantili” kazanç unsuru mal ve hizmetlerde azami kâr oranı, maliyet artı % 5;, 
Alımı isteğe bağlı, zorunlu ve yaşamsal olmayan mal ve hizmetlerde ise kâr oranı: Maliyet artı en fazla % 20’dir. 
Üretici, Sanayici ve Tüccar halka hizmetle memur-mükellef kimsedir. Fahiş ve haksız kâr edilemez. 
Devlet’in varlık sebebi millet adına piyasaları geliştirme ve kontrol, huzur, istikrar ve insicamı temin; Halkı, hür teşebbüsü, üretim ve hizmetleri Düzenleme, Destekleme ve özellikle Denetleme ile yetkili, görevli ve sorumludur.’ 
Her nevi kazanç sadece ve yalnızca “bir defa” vergilendirilir. 
Vergilendirilmiş kazançtan; ÖTV, KDV ve sair namlar altında, doğrudan veya dolaylı olarak başkaca vergi alınamaz. Buna teşebbüs ve tevessül insan hakları, adalet ahlâkı ve hukuka aykırıdır. 
Üretici, Sanayici ve Tüccar halka hizmetle memur ve mükellef kimselerdir.
Meşru hükümet adaletin teminatı olmakla; hüküm ve hikmet de, adalet iledir. 
Hükümete rağmen hiç kimse fahiş ve haksız kâr elde edemez. Rüşvet, haksızlık ve yolsuzluk domuzluktur. Devlette suiistimal, ihmal ve hırsızlık varsa hükümet yok demektir. 
Devlet’in varlık sebebi:
Millet Adına kontrol, huzur, istikrar ve insicamı temin; Sektörleri tanzim, tertip, üretim, hizmet, serbest rekabet, fiyat ve piyasaları “insan lehine” Düzenleme, Destekleme ve özellikle Denetleme ile yetkili, görevli ve sorumludur.’
 İYİ BİLİN!..”