22 Eylül 2012 Cumartesi

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ

Üniversitelerin Açılışında
İlk Ders Ne Olmalıdır?
Prof. Dr. İbrahim Ortaş,
Çukurova Üniversitesi, 
iortas@cu.edu.tr
Eğitimin günümüzdeki temel amacı genç insanı topluma işine yararlı kılacak şekilde yetiştirmektir.
İlk Ders Heyecanı Öğrencilere Yaşatılmalıdır
Önümüzdeki hafta çoğu üniversitemizde yeni eğitim ve öğretim dönemi başlıyor. Hayırlı olsun. Ciddi bilimsel, idari ve ekonomik sorunun yaşandığı üniversitelerde, akademik heyecanın zayıflaması yanında üniversitelerin açılışındaki ilk gün heyecanın yeni gelen öğrencilere yaşatmak geleneği de yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Her yıl giderek artan üniversitelerin sorunları artık taşınamaz duruma gelmiştir. Her taraftan kuşatılmışlık ve ilgisizlik öğrencilere kadar yansımış durumadır. Yetersiz alt yapı, kısıtlı bütçe, öğretim üyelerinin maaş yetersizliği, ikili ve paralı eğitim, paralı yüksek lisans, yenilenemeyen araştırma görevlisi kadroları, vizyonsuzluk, misyonsuzluk ve politikasızlıklar artık üniversitelerde şevki ve heyecanı önemli ölçüde kırmış durumdadır. Bilindiği gibi heyecanın ve aşkın bittiği yerde nitelikli, her yönü ile coşkulu insanların yetişmesini (yeni tohumların çimlenmesini ve bitkilerin yeşermesini) beklememek gerekir.    
Biz akademisyenler her türlü sorunu yaşıyoruz. Ancak vicdanımız ülkemizin geleceği olan gençlerin üniversitelere heyecansız başlamasına razı olmuyor. En azından yöneticilerin ilk gün yeni gelen öğrencilere üniversite gibi bilim-sanat ve felsefenin yapıldığı ortamda hayata ve geleceğe coşku ile sarılmaları ve kendilerini üniversite ortamının sunduğu olanaklardan yararlanmasını önermesini önemsiyorum.
İlk günlerde yeni gelen öğrencilere üniversite geleneklerini yaşatmak, gençlere yeni bir başlangıç yaratmak gerekir. Giderek kaybolmaya başlayan üniversite geleneklerini sürekli canlı tutmak, gençlerin geleceğe güven ile bakmalarını sağlamak, ülkelerini ileriye taşımak için kendilerini de çorbada tuzu olan insanlar olarak görmeleri için motive etmek gerekir.
Üniversitelerin açılacağı bu ilk günlerde öyle bir ilgi uyandırmak gerekir ki, kişi kendisini zenginleştirecek yeni bir ortamda bulunsun. Aynı zamanda kişi kendisini önemsemeli. Eğitildiği ortamın kendisine kazandıracağı, niteliklerle toplumun geleceğine yön verecek sınırlı sayıda kişiden biri olduğu öz güvenine kavuşmalıdır.
Her şeye rağmen ilk derslerde öğrencilere sahip çıkmak, onları şevkle kucaklamak gerekiyor. Hatta öğretim üyeleri olarak üniversitelilik bilincimiz içinde öğrenme becerilerimizi, öğrendiğimiz hayat derslerimizi ve yaşamdan beklentilerimizi objektif ölçüler içinde ilk derslerimizde öğrencilerimiz ile paylaşalım. Öğrencileri düşündürmeye yönlendirelim. Özellikle de okuma alışkanlığının kazandırılması için biraz hayatı anlamaları için bizde teknik geliştirerek öğrencilerimizi üniversite ortamının içine çekebiliriz.
Eğitim cazip hale getirilmelidir.
Ders eğitimi kadar genel kültür, popüler bilim ve yaşama dair bilgilerin de verilmesi gerekir. Maalesef bugün üniversitelerimizde teknik bilgi veriliyor ancak kişinin hayata hazırlanması için mutlaka bilimsel düşünme alışkanlığı, okuma alışkanlığı ile kültürel alt yapılarını geliştirmeleri gerekir. Sık sık eleştiri konusu olan ders dışı yaşanan birçok konuda mezunların yetersiz bilgiye sahip olması geleceği hedefleyen bir toplum için ciddi olarak dikkate alınmak zorundadır. Dışarıda olup bitenin bilinmesi durumdan vazife çıkarılması ve karşılaştığı sorunlara çözüm üretebilsin. Eğitim bu süreci dikkate alarak kişiye düşünmeyi, hayata hazırlanmayı kazandıracak ortamlar sağlamalıdır, üniversitelerin başta sanatsal faaliyetler ve kültürel faaliyetlere ağılık vermelidir. Bir şekilde öğrenciler mutlaka hayatı her alanda sorgulamayı benimsemelidir.  
 “Nehir yatağında, ağaç toprağında, demir kalıbında şekillenir” özdeyişine uygun olarak insanda yetiştiği ortamda şekillenir. Mırıldanan değil, sebep sonuç ilişkisi kurabilen, sorun çözmesini bilen insan yetiştirerek yarınlara gelişmiş insan potansiyeli yetiştirmemiz gerekir.
Üniversiteler İtiraz Etmeyi de öğretmelidir
Üniversiteler açılırken öğrencilere yalnız ders çalışın, oynayın zıplayın başka da bir şeye karışmayın demek yerine, tam tersinden geleceği görerek ülkenizin sorunlarını da bu sıralarda öğrenin, geleceğe sahip çıkın demeyi de üniversite ortamı öğretmelidir.
Yaşamı Sokrat’ın ifadesi ile sorgulamayı ve eleştirel bakmayı bilmeli. Üniversitelinin kritik düşünme, eleştirel yaklaşımı üniversitede teknikleri ile öğrenmeli.
Yerine göre HAYIR diyebilmeli.
Başkasının şemsiyesinin altında dolaşmayı, bir yerlere gelmek için birilerine yağ çekerek kendisine makam, mevki edinmeyi öğrenmenin bedelinin ileride ağır olacağını öğrenmelidir. Kendisi olmamış kişiliğin her zaman yarar getirmediğini, çoğu zaman yalnız kaldığını ve sorunların altında ezildiği anlatılmalıdır.
Bunu için üniversite yöneticilerinin ve biz hocaların ilk mesajları önemli.
Üniversite Yarını Öngörerek Öğrencisine Bugünden Sahip Çıkmalıdır
Bugün ülkemizde en çok eleştirilen ve hedefteki kurumların başında üniversiteler gelmektedir. Üniversiteler hakkında yapılacak eleştiriler hepimizi rahatsız etmekte ve edecektir. Bugünden yarını görüp, kendimize yakışır bir anlayış ile daha ileri bir üniversiteyi yaratabiliriz.
Eğer bunu yapamasak, üniversiteyi okulun ötesine taşıyamasak ileride üniversiteye olan güven sarsılır, bazı birimler için ne araştırma yapacak ortam bulabiliriz, ne de okutacak öğrenci bulamayabiliriz.
Üniversiteler kendi yasal sorumlulukları içinde en ulvi görevi olan öğrencilerini tarihe ve geleceğe karşı her yönü ile felsefi boyutta eğitmek zorundadır. Bir tür hayat okulu olan üniversite eğitimi öğrencinin üniversiteye ilk ayak bastığı günden başlamalıdır. Üniversite yıllarında kendi yol haritasını kendisinin çizmesi gerektiği ve geleceğin sorumluluğunu alabilmeyi öğrenmelidir.
Muasır medeniyetler seviyesinde bir Türkiye yaratmanın tek çıkış kapısı nitelikli bir üniversite eğitimi vermekten geçmektedir. Bunu yapacak güçte ve iradede olduğumuzu düşünüyorum. Ancak giderek üniversiteler üniversite bilincinden ve olgusunda uzaklaştığını da unutmayalım. Saygın bir hocamızın ifadesi ile “üniversitecilik” oynadığımızın farkına vararak bir an önce evrensel ölçekte üniversite kavramını ülkemize yeniden kazandıralım.
Üniversitede İlk Ders Ne Olmalıdır? 
Bu Derslerde Öğrenciler Neyi Öğrenmeli?
Üniversitede ilk ders üniversite tarihi öğretilmelidir.
Üniversite neden özerk olmalı?
Özgür birey olmanın üniversite hayatı için önemi nedir?
Bilim hangi ortamlarda daha iyi gelişir?
Bilim tarihinde bilim özgürlüğü konusunda verilen çabalar nelerdir?
Ülkemiz ve üniversitemizin bilimsel düzeyi nedir?
Bilimin bugünkü sorunları nelerdir?
Yarınlar için bilim ne öngörüyor?
İnsanlığın sorunlarının üstesinden gelmek için üniversitelerin ve bilimin yapması gerekenler nelerdir? Bizlerin bundaki sorumluluğu nedir?
Üniversite hayatında sorgulamanın öneminin anlatılması yeni öğrencilerin üniversiteyi benimseme ve yaşama sevincini aşılamak anlamında çok yararlı olacaktır.
Üniversiteler Kendi Sorunlarını Açık Yüreklilikle Gündeme Getirmeli ve Öğrencilerine de Sahip Çıkmayı Öğretmelidir.    
Yöneticilerin çoğunluğu üniversitelerin omuzundaki yükün farkında diye düşünüyorum. Ancak farkındalığın ötesinde üniversitelerin üzerindeki o görünmez otoritelerin baskısı nedense üniversiteleri konuşturmamakta ve sorunlara doğrudan değinmeyi frenlemektedir.  Gördüğüm kadarı ile özerk olmayan üniversiteler sorunlara daha çok ekonomik ve idari yönden ele almaktadırlar. Üniversitelerin bilimsel sorunları ve ülkenin sorunları nedense cesaretle işlenmemektedir. Bugün artık yoksulluk sınırındaki maaşlarımızın durumunu bile yüksek sesle dile getiremiyoruz. Üniversiteler doğaları gereği hiçbir iktidar ve otoritenin etkisinde kalmadan mevcut durumu analiz etmeleri yanında yarına da ufuklar çizmeli topluma yol göstermeli ve umutlar yaratmalıdırlar.
Yaklaşık 3 milyon insanın üniversitelilik bilinci ile aydınlanması ve ülkesinin sorunlarına omuz verecek düzeyde eğitilmesi en büyük arzumuzdur. Bu bağlamda üniversitelerin açılışında öğrencilere verecekleri ilk mesajlar kalıcı nitelikte olması nedeniyle önemsenmektedir. (21 Eylül 2012, Adana)
            *** Not:  Daha önce yazdığım “Üniversiteyi Kazanan Yeni Öğrenciler Kendilerini Yeni Döneme Hazırlamalıdır” yazıyı öğrencilerimiz ile paylaşabiliriz
            ***
Üniversiteyi Kazanan Yeni Öğrenciler Kendilerini Yeni Döneme Hazırlamalıdır
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,  
Çukurova Üniversitesi, 
iortas@mail.cu.edu.tr
ÖSS sonucuna göre üniversiteye yerleştirilen yeni üniversite öğrencilerini kutluyor ve üniversite hayatına hoş geldiniz diyorum.
Üniversitelerimizde ne üniversite tarihi ve kültürünün tanıtımı, ne de üniversiteye uyum programının uygulanmadığı bilinmektedir. Yine öğrencilerimizin çoğunluğunun da üniversite okuyacak düzeyde lise eğitiminde yeteli olgunluğa erişmediği bilinmektedir. Uyum programları veya üniversite ortamına hazırlık süreçleri uygulanamadığı için üniversite atmosferi ve üniversitelik bilinci öğrenci öğrencinin kafasında yeterince gelişmiyor. Bütün bunların sonucunda doğal olarak üniversite lisenin bir devamı gibi algılanıyor ve sonuna kadar da böyle devam ediyor. Üniversite hayatını yakından izleyen ve üniversitelilik bilincinin yeterince gelişmediği ülkemizde öğrencilerimizin başlangıçta kendilerini yeni döneme nasıl hazırlamaları gerektiği konusunda, kendilerine ileride büyük yarar sağlayacağını düşündüğüm bazı tespitlerim ve önerilerim olacaktır.
Öğrenci Üniversitenin Ne Olduğunu Bilmiyor
Bugüne kadarki hocalık tecrübeme göre öğrencilerimizin geneli “üniversiteyi tanımıyor". Öğrencilerin çoğunluğu üniversite nedir, üniversite öğrencisinin rolü nedir? Üniversite öğrencilerinden toplum ne bekliyor? Üniversite gençliği üniversitelilik bilinci ile dünyadaki ve ülkedeki gelişmeler karşısında nasıl davranmalı? Bu ve benzeri daha birçok soruyu öğrencilerin kendi kendilerine sormaları ve üniversite tarihini öğrenerek kendilerini geliştirmeleri yararlı olacaktır.
Üniversite Ortamı Yalnız Meslek Öğrenilen Yer Değildir
Öğrencilerimiz üniversiteyi bir meslek edinme aracı olarak görüyor. Ders işleme anlayışı da lisenin bir devamı olarak algılanıyor. Bu anlayış öğrencide yaşama faklı bir bakış açısı ile bakma konusunda yeni bir heyecan, aşk ve isteklendirme yaratmamaktadır. Üniversiteden neredeyse tek beklentisi bir an önce bir diploma alıp hayata atılmak olmaktadır.
Üniversiteyi bir bilim ve felsefi tartışma ortamı olarak görüp, kendini geliştirme, sosyalleşme, geleceğini şekillendirme konusunun gerek bizim tarafımızdan işlenmemesi, gerekse de öğrencilerimizin tartışma kültürlerinin yetersizliği nedeniyle bilgi ve düşünce üretme sürecine bir katkısı olmadan ve kendini entelektüel dünyaya yeterince hazırlamadan diploma alarak gitmektedirler. Çünkü üniversite beklediğimiz ölçüde kişiye farkındalık yaratma ve ufkunu açma işlevinde bulunamamaktadır.
Dil Ve Düşünme Becerisini Geliştirme
Ayrıca çok önemsediğim bir diğer konu da yazma kültürünün eksikliği ve geliştirilmesidir. Üniversiteye hazırlık niteliğinde olması gereken lise eğitimimizde dil bilgisi yanında, tarih, felsefe, sosyoloji, psikoloji gibi derslerde yeterince verilmemektedir. Üniversite öğrencisinin kendisini hayata bir bütün olarak hazırlaması ve tartışmaya daha etkili katılması için birçok konuda donanımlı olması gerekir. 
Tarihi Bilgisinin Geliştirilmesi
Üniversitede maalesef öğretemediğimiz bilim tarihi, bilim felsefesi ve uygarlık tarihi konusunda eğitime başlamadan önce öğrencilerin üniversiteye hazırlanarak gelmeleri yararlı olacaktır.
Üniversiteye gelecek öğrencilerin üniversite yaşamına bilinçli olarak başlamasının önemli olduğunu belirtmek isterim. Çok benimsediğimiz “nasıl başlarsa öyle gider“ öz değişine uygun olarak gençlerin üniversiteye bilinçli ve ne istediğini bilerek başlaması önem arz etmektedir.
Özellikle öğrencilerimizin tarih bilincine önem vermesi anlamlı olacaktır. Her konuda geçmişi bilmek ve geçmişten geleceğe akış sağlamak hem bağıntılı ve bütünsel düşünme, hem de düşünsel bir derinlik sağlayacaktır.
Kendi Bakış ve Özgür Düşüncesini Oluşturma
Gençlerin hiç bir gurubun total anlamda bir izmin etkisine girmeden, yetişkin bir birey olarak kendilerini yetiştirmeleri, tüm etkilerin üstüne çıkarak özgür düşünebilmeleri hem özgüvenlerini artıracak, hem yeni ufuklar sağlayacaktır. Üniversite öğrencilerinin değişik ihtiyaçlarını karşılama konusunda kendilerine yanaşan, maddi ve manevi yardım sunan kişilerin peşine takılmak veya katılmak yerine kendi öz bilinçlerine ve değerlerine güvenerek özgür birer öğrenci olarak kendi ayaklarının üzerinde duracak davranışlar sergilemelerini, kendilerini yetiştirmelerinin kendileri için daha yaşamsal öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Öğrencilerin içinde geleceğe yönelik kendi yaşamsal yol haritalarını bilinçli seçmeleri gerekir. Kişilikli olmayı, küçük çıkar ilişkilerine tenezzül etmemeyi, kendi ayakları üzerinde durmayı şimdiden ilke haline getirmeleri, uzun sürede kendi yararlarına olacaktır. 
Kişilik Sahibi Olma
Günümüzde maalesef yaşamın zorlaşması sonucu insan ilişkilerinde ciddi zedelenmeler yaşanmaktadır. Rüzgârın estiği yöne göre hareket etmek, küçük çıkar, makam ve mevkiler için inanmadığınız süreçlere girmeniz size şeref vermez ve kişiliğinizi başından zedeler. Sağlıklı ve nitelikli olarak davranmak, durduğunuz yeri bilmek insana saygınlık kazandırır. Güç kimde ise ona göre yön almak, güç sahiplerine hizmet etmek, daha yüksek makam ve mevkilere gelmenizi sağlayabilir. Ancak insanlık tarihi gücün, kendi çıkarı için her türlü yanlışı kabul eden kişilerin hiçbir zaman özgür olmadıkları ve kendilerini o makama getiren kişilerin manevi ve maddi baskısından çıkamadıkları görülmektedir.
Öğrencilerin bugünden geleceğe yön oluştururken, kişilikli olmayı ve ona göre onurlu ve başı dik olmayı öğrenmeleri, Kurtuluş Mücadelesinde görüldüğü gibi Anadolu’nun küllerinden yeni bir dünya yaratmayı göze almaları gerekir.
Planlı ve Kararlı Olma
Bugüne kadar yapmak isteyip de yoğun ders yükü nedeniyle gerçekleştiremediğiniz hobi ve beklentileriniz için üniversite iyi bir fırsat oluşturabilir.
Öğrenci olarak kim olduğunuzu, kim olmak istediğinizi, toplumun sizi gelecekte nasıl bilmesini istiyorsunuz? Bunları yeni hayatınızın başlangıcında derin derin düşünmenizde yarar bulunmaktadır.
 Öğrenciliğin ilk gününe başlamadan ne istediğini veya ne istemediğini iyi analiz ederek yol haritasının başlangıcında işinizi ciddiye alarak başlamanız gerekir.
Çoğumuz ailemizden, toplumdan, geleneklerimizden doğrudan aldığımız ve yorumlamamdan kucağımızda bulduğumuz değerleri, şimdi bilinçli ve objektif olarak sorgulayarak yol haritamızı içinde yaşadığınız çağa uygun olarak yeniden hazırlamamız gerekir. Bilinçli olarak çalışarak, okuyarak uğrunda emek harcayarak elde ettiğimiz bilgi ve diğer kazanımlar bizim öz değerlerimizdir.
Hobi ve Duyarlılıklarımızı Geliştirme
Gençlerin üniversitede yapmaları gereken bir diğer özenli görev de belli hobileri kazanmasıdır. Yaşamdan zevk almak yaşamı anlamlı kılmak için hobi sahibi olmak büyük zenginlik kazandıracaktır. Hepsinden önemlisi yatay boyutta gelişmek için çok değişik alanlarda okuyarak üniversite yaşamında kitap okuma alışkanlığını kazanmaları gerekir. Çeşitli sanat alanları bulunup bunlarla ilgilenmeleri gerekir. Öğrencilerin şimdiden kendilerine tam teşekküllü ve geleceklerini anlamlı kılmak ve çağa yeni bakış açısı kazandıracak şekilde kendilerini hazırlaması için kolları sıvamaları gerekir. Kendi kendinizi yeni döneme hazırlarken, başarılı olabileceğiniz alanları iyi tanımlayarak, öğrenci temsilciği, liderlik, müzik, resim ve diğer sosyal alanlarda ne tür yeteneklerinizin olduğunu bu süreci şimdiden düşünmekte fayda bulunmaktadır. Öğrenciliğin ilk aşamasında sahip olduğunuz iç enerjiyi ve becerilerinizi harekete geçirerek yeni bir yol haritası çizmeleri gerekir.
Tabii üniversitelerinde bu dinamik gençliğin dinamiklerini durdurmak değil, daha ileriye taşıyacak ortamlar hazırlaması beklenilmektedir.
Kendi Gelecek Senaryolarını Oluşturma
Sık sık insanların geçmişte savunduğu düşüncelerin ve söylemlerinin yıllar sonra karşısına çıktığı görülmektedir. Hele Devletin önemli bir mevkisine gelecekseniz, hemen geçmişiniz sorgulanır ve söylemlerinizden dolayı yargılanırsınız. İnsan gerçekten de yaşam için olgunlaşıyor, törpüleniyor, sivri söylemlerden arınıyor. Ancak temelden görüş değişikliği çok büyük bir dönüşümü gerektirir. Onun için şimdinden yol haritasını çizerken mutlaka bilinçli ve sorumlu bir başlangıç yapmak gerekir. Bugünden atılacak yanlış adımların cezasını yine sizler çekeceksiniz. Tabii sorumlu mevkideyseniz etki ettiğiniz alandaki kişilerde sizin yanlışlarınızın kurbanı olacaklardır. Yarını bugünden doğru kurgulamak önemli. Bir kez yol haritanızı doğru kurguladığınızı düşünüyorsanız da sonuna kadar değerlerinizin arkasında durmayı da şimdiden öğrenin.
Öğrencilerin kendi vizyonların ve misyonlarını şimdiden çizmeleri bir çok yönden önemli. Ne olmak, neye sahip olmak, olmak istediği veya ulaşmak istediği geleceğini şimdiden nasıl sağlayacağını ve hangi argümanlar ile sağlayacağını şimdiden düşünmekte yarar var.
Vicdanınızı Dinleyin
Yeni sürece başlarken, kim olduğunuzun iyi analiz edilmesi önemli. Yaptığınızın insanlığa ve doğaya ne faydasının olduğunun iyi düşünülmesi gerekiyor. Gelecekte nasıl anılmak istediğiniz hayati bir sorun niteliği taşımaktadır. Ahretlik bir konu ancak, her insanın bu dünyadan ayrılırken, insanların sizin hakkınızda arkanızdan ne demesini istersiniz? İnsanların hakkınızda nasıl konuşmasını istiyorsanız bugünden ona göre davranmanız gerekir.
Bilim Adamı Olmak İsteyenler Şimdiden Çok Çalışmalıdır
Bilim adamı olmak isteyen gençlerin bugünden yabancı dil bilgisi yanında derslerini daha dikkati izlemeleri ve bilim adamı olmaya kendilerini hazırlamaları gerekir. Bilim yapmak için yalnız ders çalışmak değil, aynı zamanda iyi birer felsefeci ve sosyal bilim bilgisi ile donatılmış olmaları gerekir. Kavramları iyi bilmesi, çalıştığı konunun tarihini bilmesi iyi bir bilim adamı için zorunlu koşullardır.
Ne Yapmalı?
Üniversiteler açılana kadarki yaklaşık bir yıllık süre içinde kendilerini üniversiteye üniversite öğrencisi gibi hazırlamalı, eksiklerini gidermeli. Yukarıda belirttiğim konularda biraz düşünerek kendi kendilerine bir yol haritası çizmeli.
-Mutlaka Türkçe, İngilizce, Meslek Sözlüğü ve bir adet Felsefe Sözlüğü almaları,
-Üniversite temelde bir felsefi tartışma ortamı olduğu için liseden psikoloji, davranış bilimleri, sosyoloji, felsefe, uygarlık tarihi ve genel toplum bilimi gibi konularda bilgi ve bakış geliştirmeleri,
-Dil açısından gelişim sağlayacak bol okuma yapmaları,
-Mutlaka bir yabancı dil bilgisi gerçekleştirmek için plan ve hazırlık yapıp, bunu başarmaları,
-Bilgisayar konusunda eksiklerin giderilmesi ve iletişim ağından yaralanma yollarının geliştirilmesi,
-Bilgiye erişme ve bilgiden yararlanma konusunda kütüphanenin nasıl kullanılacağını üniversiteye gelmeden öğrenmeleri,
-Tabii temel bilimler ve kavramlarına hakim olmaları.
Tüm bunların sırrı, bol okumak, günceler tutmak, denemeler yazmaktan geçiyor. Gençler bu konularda daha ilköğretim başından itibaren çok sistemli olarak desteklenmeli ve cesaretlendirilmeli.
Özet olarak;
Üniversiteye yeni gelecek öğrencilerin, ülkemiz gençliği içinde seçilerek gelen en iyi öğrencileri olduklarını, toplumun geleceğini kendilerinin omuzlarında olduğu bilinci ile sorumlu davranmaları gerekir. Unutmayalım gelecekteki kendi mutlu yaşamımız ve ülkemizin aydınlık geleceği bizim bugün vereceğimiz karara bağlı. Dolayısıyla kendi yarınımızı şimdiden bilerek ve bilinç ile kurgulamamız gerekir. Bir toplumun en eğitilmiş kesiminin içinde olmak sorumluluğu bu bakımdan büyük bir sorumluluktur. Sorumluluk sahibi kişiler, ne yaptığını bilen, kişiliği gelişmiş, doygun iç zenginliği olan, küçük çıkarlara yenik düşmeyen kişiliklerdir. Toplum okumuşlardan bilgisi, görgüsü ile saygınlığı olan, çağına karşı sorumlu ve toplumu çağdaş düzeye taşıyacak nitelikler beklemektedir.
Bunu başaracağınızı düşünüyorum.
 Tüm bunları söylerken de üniversite camiası olarak ne kadar ağır bir sorumluluk taşıdığımızın bilincindeyim. Sizlerin gelişeceği ortamları da bizler sağlamalıyız. Salt istemekle olmaz, gerekli koşulları da hazırlamalıyız. Dolayısıyla YÖK üst yönetimi ve rektörlüklere, her bir öğretim elemanına fikri, irfanı, vicdanı hür nesiller yetiştirilebilmesi için büyük bir yükümlülük düşmektedir.
 Uygun ortamları bulacağınız, bulduklarınızı ilerleteceğiniz ümidiyle öğrencilerimize tekrar başarılar dilerim.

Prof. Dr. Turgut TÜFEKÇİ


EREĞLİ’NİN SESSİZ SÖZSÜZ ÇIĞLIĞI
ve Prof. Dr. TURGUT TÜFEKÇİ’NİN ÇAĞRISI
Prof. Dr. Turgut TÜFEKÇİ & Mustafa Nevruz SINACI
“Konya’nın Ereğli ilçesi 1980’lere kadar hayalleri zorlayacak derecede güzel, harikulâde, masallar diyarı misal efsanevi bir şehirdi. Yöresel tabirle dere, akar, çay ve arklarla kılcal damarlar gibi örülmüş son derece verimli, işsizlik sorunu olmayan, insanları mutlu, sağlıklı, neşeli, huzurlu, gelecekten umutlu, nüktedan, hayat dolu yemyeşil, cennetsi bir diyar vardı. Sonra mı?!... Sonrası çok hazin bir hikâye….
CEHALET, RANT VE İHTİRAS KURBANI BİR CENNET
Ülkemiz ve dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan Ereğli'nin, en önemli ACİL ve güncel sorununa değerli ilgi ve dikkatlerinizi çekmek istiyorum:
            Devlet adına ve millet iradesine vekâleten hükümet edenler; Geniş halk kitlelerini doğrudan veya dolaylı ilgilendiren konularda mutlak bir gereklilik ve zorunluluk olmadıkça; Asla ve kesinlikle insan, ekosistem (hayvanlar ve bütün canlılar), tarihi doku ve kadim doğa aleyhine sonuçlar doğuracak kararlar alamaz, yaptırım ve tasarruflarda bulunamazlar. Hak karinesi, adalet ahlâkı, evrensel hukuk ve medeni siyaset; Asillere dahi ait olmayan bu hakkı vekillere asla vermemiş ve tanımamıştır.
Hukuktan maksat: Doğrusal yönde ifa ve helâli, hak’ı icra’dır.
Devlette devamlılık esas; Doğa’da devamlılık elzem, mutlak ve sebeb-i hayattır.
Dolayısıyla hayat hakkı en temel, vazgeçilmez, olağan şartlarda müdahil olunamaz ve ihlâli insanlık suçu olmakla; Gerçekte ekosistem için de durum aynıdır. Aksi takdirde ülkede medeni, sosyal ve yasal sorumluluk işlemiyor; Adalet, hukuk ve denetim erkleri siyasallaşmış, muhalefet yok hükmünde; En iyi ihtimalle hayati ilkeler ve yükselen değerler vesayet, tasallut altında demektir. İşte örnek ve günün HES furyasından önce Ereğli’de baş gösteren felâket.
EREĞLİ ÇÖL OLMASIN!...
Bu uğurda, her takdirin üstünde, büyük bir onur, vefa ve sorumlulukla mücadele eden Prof. Dr. Turgut Tüfekçi; CNN TÜRK ve insanlık düşmanı rant mahlûkatınca hayat damarları ve Can Suyu kesilerek “sessiz sözsüz çöl olmaya sürüklenen Ereğli adına” insanlık âlemi, TC hükümeti, cnnturk ve onurlu, sorumlu vatandaşlara sesleniyor: 
“Değerli Güven Bey, (Yeşil Doğa Program Yapımcısı)
Merhaba! Size Ereğli'deki (Konya) doğa katliamını bildirmek istiyorum…
İvriz Kabartmasının bulunduğu Ereğli en az 5000 yıllık yerleşim merkezidir.
1985’ e kadar şehirden geçen akarsu ve Roma İmparatorluğu zamanında açıldığı bilinen “toprak kanallar” (Ereğli ağzında “arklar”) sayesinde İç Anadolu’nun en yeşil yeri idi. “Yeşil Ereğli” den bereket fışkırırdı.1970’lerde, bütün Ereğlililerin rüyası İvriz Barajıydı. Politikacılar “baraj” vaat ederek oy isterlerdi. 1985’te rüya gerçekleşti ama inanılmaz bir kararla Ereğli’nin can suyu kesildi. Önce, binlerce yıllık, Ereğli’ye hayat veren, gençlerin yüzdüğü, sıcak yaz günlerinde ailelerin çevresinde dinlendiği, bereket kaynağı, fotoğraflardaki gibi harika güzellikler ihtiva eden akarsu, dere ve “ark”lar kurudu…
Sonrada, “Yeşil Ereğli” …
2012 de gelinen durum:
Türkiye’nin en lezzetli meyve ve sebzelerinin yetiştiği bahçeler kurudu (bkz. 80' ler de ki Tekel'in likör, Tamek'in reçel reklâmları); Son 9 -10 yılda, Türkiye çapında haber olan, toz fırtınaları oluşmaya başladı (bkz. TV ve gazete haberleri); Ortalama yıllık yağış can suyu, kesilmeden önceki 23 yılda 315 mm iken sonraki 23 yılda 287 mm oldu (% 8,9 azaldı, bu azalma max. ve min. değerlerde de görülmektedir); yeşil alan kuruduğundan yağmur bulutları yağmura dönüşemeden Ereğli’yi terk etmektedir.. Dünyanın sayılı sulak alan ve kuş cennetlerinden olan Ereğli Sazlıkları (Akgöl)’ün alanı 21500 hk dan 3000 hk a indi; geçmişte önemli sayıda üreyen özel kuş türlerine artık rastlanmamakta…
Fotoğraflardaki efsane güzellikler yok oldu, çölleşme başladı. 1985 öncesine ait dört fotoğrafı ve  son yıllarda başlayan çölleşmenin fotoğrafını ekte gönderiyorum. Bu çevre ve doğa katliamının sorumlusu İvriz Barajı değil; uygulanan su yönetim planıdır. Halen geri dönüş mümkün. Ancak hemen harekete geçilmez ise Ereğli yakında çöl olacak. Bu kötü gidişe son verilmez ise, uzun vadede Ereğli'yi bekleyen diğer tehlike, şimdi tahminen 925 m (cansuyu kesilmeden önce tahminen 975m) olan yer altı su seviyesinin, Tuz gölü seviyesinin (905 m) altına düşmesi halinde ova köylerinde ilelebet tarım yapılamaması ihtimalidir.
Önerilerim; DSİ, İvriz Barajı su yönetim planını değiştirmeli ve Ereğli’ ye can suyunu vermeli; Akarsu ve binlerce yıllık, “ark”lar tekrar açılmalı; açma işlemi günümüz teknolojisi ile mümkündür, kısa sürede gerçekleştirilebilir; Ordu, okullar, halk ve TEMA gibi STK ve kuruluşların desteği sağlanarak Torosların yamaçları ağaçlandırılmalıdır. Değerli çevre dostu, “Yeşil Ereğli”nin çöl olmasını önlemek, fotoğraftaki güzelliklere tekrar kavuşmak yönünde çok büyük katkınız olacağına inanıyorum.
Yeşil Ereğli'nin çöl olmaması umuduyla size iyi sağlıklı ve mutlu günler diliyorum.
Saygılarımla,  Prof. Dr. Turgut Tüfekçi, turgut.tufekci@yahoo.com”
Yeşil Ereğli’nin efsane yıllarını bütün ihtişamıyla yaşamış, şimdi Ankara bozkırlarını kaplayan beton yığınları arasında çile dolduran kadim bir Ereğli’li olarak;, Sevgili ve değerli hemşehrim Turgut Tüfekçi’ye, bu kutlu mücadelesinde başarılar diler; Tüm Ereğli dostları ile onurlu, sorumlu ve duyarlı yurttaşlarımızı “bu mücadeleye katılmaya” davet ederim. 
BİR HATIRLATMA:
Gerçekte ülkemizin ekolojik denge sorunu büyük… Yerine göre çok kritik ve telâfi edilemez boyutlara dayanmış durumda. Eko sistem çekilmekte, çökmekte, iklim değişmekte, onursuz, cahil ve bencil, betonculuğu kalkınma sanan şehir eşkıyaları ve çıkar odaklı yönetim unsurları yüzünden Türkiye, vahim bir doğa felâketiyle karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır..
İşte, Konya’nın Ereğli ilçesi de bu kritik yerleşim ve yaşam alanlarından biri..
Ancak önce genel duruma, AB ve dünya ya ‘mukayeseli bir bakışla’ göz atmak gerek.
Dünya’da ‘başka Türkiye yok’ söylemi ne anlama gelmektedir? Bakalım:
“Tüm Avrupa’da 12 bin çeşit bitki türü var. Türkiye’de bu rakam 9000., Dünyada her yıl 16 milyon hektar orman alanı yanmakta. (82 Nijerya kadar) Son 30 yılda dünya orman örtüsünün beşte biri yok oldu. Yetişmiş bir ağaç günde 17 kişinin oksijen ihtiyacını karşılıyor ve 22.5 kilogram karbondioksiti absorbe ediyor. Sadece dünya kâğıt tüketiminin yarısı geri kazanılabilse, yılda 8 milyon hektar orman alanı korunabilir. Günümüzde dünya, dakikada 21 hektar orman alanı kaybediyor. Böylece fert başına her yıl doğaya 7 ağaç borçlanılmakta...
Çünkü bir yıl içinde kullandığımız kâğıt, kartonlar ve yaşamsal ihtiyaçlarımız için 7 adet ağaç tüketmekteyiz. Bir Avrupalı yılda ortalama 300 kg. kâğıt ve kâğıt ürünü tüketmekte. Dünyada her yıl kâğıt tüketiminin yarısı geri kazanılsa Türkiye büyüklüğünde bir ormanlık alan yok olmaktan kurtarılabilir. Bunu asırlar önce gören Fatih Sultan Mehmet ne demiş? “Ormanlarımdan bir dal kesenin, başını keserim” Son Peygamber Hazreti Muhammed ise; “Kıyametin koptuğunu görsen dâhi, mutlaka bir fidan dik!”
Sonuçta eko sistemle barışıklık anlamına gelen ‘çevre koruma’ olgusu, bireysel görev ve sorumlulukla başlayıp, tüm ülke ve arz’ı içine alan‘evrensel’ duyarlığı zorunlu kılmaktadır. İnsan’a düşen görev önce ruhsal, sonra bedensel ve buna paralel çevre temizliğidir. Çevrecilik sadece ‘temiz tutma’ anlamına gelmez. Aynı zamanda ekolojik sistem, denge ve değerleri ‘doğal ortamda’ koruma, kollama, iyileştirme ve geliştirme anlamını taşır. Ki, başta Ereğli olmak üzere, ülkemizde pek çok yörenin sorunu korumasızlık; Yasa dışı edinim, kanunsuz temlik-tasarruf, Soygun-vurgun, rant kaygısı ve imar yolsuzluklarıdır. .
Derhal harekete geçilmez ise Ereğli çok yakında çöl olacaktır. Unutmayın ki başlayan çölleşme ‘acil önlem alınmadıkça’ hızlanarak artar. “acil önlem alınmaması halinde” çok geç olacaktır. Bekleyecek vakit mi var? Bu kötü gidişe son verilmez ise, uzun vadede Ereğli’yi bekleyen öteki tehlike, şimdi 925 m (can suyu kesilmeden önce tahminen 975m) olan yeraltı su seviyesinin, Tuz Gölü seviyesi (905 m ) altına düşmesi halinde, ova köylerinde ilelebet tarım yapılamaması ihtimalidir. (MNS, 28.02.2007 Gazeteler)

18 Eylül 2012 Salı

16 - 17 Eylül 1961 cinayetlerinin 51. yılı!...


EN KARA GÜN!..
DEMOKRASİ, ATA-TÜRK, ADALET VE HUKUK,
ASILARAK İDAM EDİLDİ...

Mustafa Nevruz SINACI (*)
 “Şehid Başvekil Merhum Adnan Menderes; Polatkan ve Zorlu anısına”
Adnan Menderes 1899’da Aydın’da doğdu. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetti. O'nu Anneannesi büyüttü. Tahsiline İzmir İttihat ve Terakki Mektebi’nde başladı; Kızılçulu Amerikan Koleji’nde okurken misyonerlerle başı derde girdiği için, devlete müracaat ederek, Misyonerler hakkında şikâyetlerde bulundu. Makamlardan birinin başında Celal Bayar vardı. Bu vesileyle Celâl Bayar’la tanışmış oldu.
Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında yedek subay olarak askerliğini yaptı. Aydın’da Kuvva-i Milliye bağlamında Ayyıldız Çetesi’ni kurdu. Daha sonra Söke’de Piyade Alay Yaveri olarak savaşa katıldı. İstiklal Madalyası aldı. Ali Fethi Okyar’ın 1930’da kurduğu, ancak kısa sürede kapatılan Serbest Fırka’nın Aydın Teşkilatı'nı teşkille İl Başkanı oldu. İl Başkanı iken Mustafa Kemal Atatürk tarafından hususi olarak ziyaret edildi. Nezaketen ve çok kısa süreli olarak plânlanan ziyaret saatlerce sürdü. Parti kapatılınca HP’ye girdi. Mustafa Kemâl Atatürk’ün emir ve isteği ile 1931’de Aydın Milletvekili seçildi.
1945’e kadar TBMM’de komisyon raportörlüğü yaptı. Saracoğlu Hükümeti’nin getirdiği Toprak Kanunu Tasarısı'nı şiddetle reddederek, komisyondan istifa etti. Partide yaptıkları muhalefetten dolayı, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile birlikte CHP Disiplin kurulunca 12 Haziran 1945’te ihraç edildi. Celal Bayar da hem partiden hem de Mebusluktan istifa etti. Bu hareketler Demokrat Parti’nin 7 Ocak 1946’da kurulmasına sebep oldu. 1946 seçimlerinde Kütahya Mebusu olarak meclise girdi. Celâl Bayar’dan sonra Demokrat Parti içindeki ikinci adam durumu ve konumuna geldi.
            14 Mayıs 1950 seçimlerinde DP oyların 53,5’ini alarak iktidara geldi.
10 senelik iktidarın tek başbakanı olarak döneme damgasını vurdu. İktidarı zamanında 5 hükümet kurdu. Bu zaman içinde Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde büyük gelişmeler oldu. Sanayileşme ve şehirleşme hamlesi başladı, köye makine girdi, ulaşım, enerji, eğitim, sağlık, sigorta ve bankacılık yeniden başladı. Türkiye adalet, hukuk ve kalkınma kavramıyla tanıştı.
            27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan darbeyle iktidardan indirildi. Yassıada’ya hapsedildi. Milli Birlik Komitesi tarafından kurulan Yüksek Adalet Divanı’nca (!) idama  mahkûm edildi. Yassıada'da tutuklu bulunduğu sırada çok zalimce ve insanlık dışı işkencelere maruz kaldı. Duruşmalarda İzzet-i nefsi ile oynandı. Hapishanede sürekli rencide edildi. 
            ATATÜRK'ÜN SÖZÜ VE CHP MACERASI
            Türk demokrasi tarihinin en önemli şahsiyetlerinden olan Adnan Menderes 1930’da katıldığı Serbest Cumhuriyet Fıkrası feshedilince, Celal Bayar'la görüşerek, Cumhuriyet Halk Fırkasına girdi, en sonunda da Mustafa Kemal'in "Bugün konuştuğum genç, elbette burada bizim parti mutemetleri ile çalışamaz. Şayan-ı dikkat bir gençtir. Gün gelecek bu ülkede Demokrtasi’yi kurmak şerefi ona nail ve nasip olacaktır" cümlesi ile takdir ve beğenisini kazanmıştı. 1931 yılında Atatürk’ün emir ve direktifi ile CHF Aydın Milletvekili seçildi, 1945 yılına kadar CHF Milletvekilliğini sürdürdü.
            Adnan Menderes o dönemi şöyle anlatır: 
"Atatürk zamanında ben, Aydın'da Serbest Fırka'nın reisiydim. Fethi Bey bizzat Aydın'a gelerek, Serbest Fırka ile meşgul oldu. Aydın belediye seçimlerini kazandım. Gayet dürüst bir mücadeleye giriştim. Halk Fırkası’nın lider ve ileri gelenleri ile tanışıyordum. Ama CHF'na, onların rica ve ısrarına rağmen girmedim... Fethi Bey'in partisi, malum şartlar altında feshedildi. Memlekete derin bir teessür hâkim oldu. Halk Partisi kendini toparlamak istedi. Vilayetlere heyetler gönderildi. Bu arada İzmir ve Aydın'a da, Celal Bayar riyasetinde bir heyet geldi... Ben bu heyetle bir hafta temas etmedim. Nihayet, Celal Bayar tanıdığım ve hürmet ettiğim bir zattı. Vasıf Çınar İttihat ve Terakki’den hocamdı... Ve temas nihayet temin edildi. Bu muhterem zatların ibram ve ısrarı üzerine, Halk Partisine girerek, fikirlerimizi parti içinde müdafaa etmek muvafık olacaktı. O zamana kadar CHF’na karşı çekingen davranan ve mütereddit tanınan arkadaşlarla, bu partiye girdik.”
            27 MAYIS DARBESİ
            Sabah saat 04: 36'da Ankara Radyosu'ndan yapılan bir anons, nefesini tutan insanları bir anda heyecanlandırdı. Tek haberleşme aracı olan devlet radyosundan evlere ulaşan menfur bir yalandan ibaret anonsta, ''Bugün, demokrasimizin içine düştüğü buhran ve en son müessif hadiseler dolayısıyla, kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla; TSK, memleketin idaresini eline almıştır'' deniliyordu.. Böylece Türk halkı darbe ilk defa tanışmış oldu. Reis-i Cumhur Celal Bayar Çankaya Köşkü'nde; Başbakan Adnan Menderes Kütahya'da tevkifle gözetim altına alındı. Bakanlar Kurulu ve Tahkikat Komisyonu üyeleriyle DP milletvekilleri de bulundukları mekânlardan toplanarak Harp Okuluna götürüldüler.
DP iktidarı ile iyi ilişkiler içinde bulunan dönemin Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun başta olmak üzere; Üst rütbeli binlerce asker ve bürokrat derhal cezaevlerine konuldu. Ülkede ilan edilen sıkıyönetim sonucu tüm Demokrat Partili milletvekilleri, üst derecedeki bürokratlar ve polis şefleri tek tek evlerinden alındı. Demokrat Parti’li siyasiler yargılanmak üzere Yassıada'ya gönderildiler. Darbecilerin emir ve kademe zinciri dâhilinde hareket eden sözde mahkeme haklarında idam hükmü verdi ve 16 Eylül 1961 günü Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve 17 Eylül 1961 günü Adnan Menderes alçakça asılarak idam edildiler. Rûhları şâd olsun.
            MENDERES'İN SON DAKİKALARI
            İmralı'ya gelindiğinde, memleket içinde ve dış basında sıhhi durumu hakkında türlü spekülâsyonlara yol açan Menderes, iskeleden konulduğu misafir salonuna kadar çiçek tarhları arasındaki 100 metrelik yolu hiç kimsenin yardımı olmadan rahatça yürüdü. Ayrıca misafir salonu ile darağacı arasındaki 80 metrelik yolu da, gene aynı rahatlıkla katetti. İmralı Adasının etrafında ve içinde Örfi İdare Kumandanlığınca sıkı emniyet tedbirleri alınmıştı.
            İmralı Adası etrafında donanmamıza mensup tekneler, içinde de deniz, kara ve hava askerleri görülmekteydi. Menderes'e MBK.'nin tasdik kararı, kendisine tahsis olunan misafir salonunda tefhim edildi. Cumartesiyi Pazar’a bağlıyan gece saat 01.30'da Zorlu ve Polatkan için yapılan formaliteler, Menderes için tekrarlandı. Menderes Egesel'i dinlerken korku ile sarsıldı. Fakat zamanla kendisini toparladı. Oturduğu yerde kamburunu çıkararak daha da küçülmüş ve son arzusu sorulduğu zaman bir sigara istedi. Verilen Yenice sigarasını içerken şunları söyledi:
- Dünyadan ayrıldığım şu anda, ailemi ve çocuklarımı şefkatle andığımı kendilerine bildirin. Vatanı ve milleti Allah refah içinde bıraksın.” Menderes, sabaha karşı saat 02.31'de Zorlu'nun ipe çekildiği darağacında asılarak idam edildi. Aynen Zorlu ve Polatkan gibi, idam ve infaz edilmek için darağacına götürülürken, bilekleri arkasına bağlanmıştı.
            61 NOL'U TEBLİĞ
            Milli Birlik (?) Komitesi İrtibat Bürosunun 17 Eylül 1961 Tarih ve 61 numaralı tebliğidir: 1- Ord. Prof. Dr. Sedat Tavat, Amiral Bristol Hastahanesi Dahiliye Servisi Şefi Dr. Nevzat Yeğinsu ve Yassıada Garnizon Hastahanesi tabiplerinden Dr. Galip Bozalioğlu, Dr. Ahmet Karahaliloğlu, Dr. Zeki Kebapçıoğlu ve Dr. Sedat Yürütgen'den müteşekkil heyet tarafından düşük Başvekil Adnan Menderes'in sıhhi muayenesi yapılmış sıhhi durumunun tamamen normale döndüğü raporla tesbit edilmiştir. 2- Yüksek Adalet Divanınca verilen ve Milli Birlik Komitesi’ nce tasdik edilen idam cezası hükmü infaz edilmiştir. Tebliğ olunur.
1. YORUM VE KATKI:  (mahfuz)
            “27 Mayıstan bir gün sonra 28 Mayıs günü, ABD Ankara Büyükelçisi Warren, darbe lideri Cemal Gürsel’in yanına Selim Sarper ile aynı arabada gidiyordu. Sarper, C. Gürsel’in yanına ABD Büyükelçisi ile girdi. Bu görüşme meyvesini çabuk verdi. Cunta kölesi kurucu meclis’te hükümetin Dışişleri Bakanı Fahri Korutürk altı saat sonra görevden alındı ve yerine Selim Sarper getirildi. 1961’de CHP’den milletvekili atanan Sarper, İnönü hükümetlerinde de Dışişleri Bakanlığı görevini yürüttü. Yıllar sonra gizliliği kalkan ABD Diplomatik Belgeleri, Sarper’in Dışişleri Bakanlığı döneminde ABD lehine casusluk yaptığını ve Devlet Başkanı Cemal Gürsel hakkında ağır ifadeler kullandığını gösteriyordu. Dışişleri Bakanı Sarper, kendi Devlet Başkanı için ABD’ye “That Gursel was not a great brain” yazıyordu. İsmet İnönü’nün hep yumuşak elini sırtında hissettiği Sarper, TC’nin Dışişleri Bakanı mıydı?, yoksa ABD’nin Türkiye temsilcisi mi çok tartışılır. Ancak Sarper Dışişleri Bakanlığı döneminde SSCB’nden gelen her türlü normalleşme talebini hem ABD’ye bildiriyor hem de etkisiz kılıyordu. Sarper en son 1965 ‘de CHP milletvekili seçildi. 1968 yılının Ekim ayında öldü.” (….)
            2. YORUM VE KATKI: (mahfuz)
            “Her türlü gayri-ciddilik, ayırımcılık, kayırımcılık, cehalete pabuç bırakma, yalakalık ve toplumun tüm vidalarını gevşetme operasyonları Menderes döneminde ve iktidarda kalma hırsının eseridir. Ama millet, İnönü ve şürekâsından -haklı olarak- o kadar nefret etmişti ki, “bir kurtarıcı misal” O’na sarıldı. ABD zaten ülkeye İnönü döneminde musallat olmuştu, 27 Mayıs Hükümetleri ile iyice tüm kılcal damarlara nüfuz etti ve bu ülkede, Atatürk ve İnönü döneminde görev alan Türk asıllılar "kasadan ve masadan" uzaklaştırılarak, tüm ülke dönme, devşirme, kripto kimlikli çift kişilikli "bin bir surat" etki ajanı karaktersiz cibilliyetsizlere terk ve teslim ederek;  toplumun tüm asgari müşterek ve ortak değerlerini yozlaştırma sürecini hızlandırdılar. Geçmiş geçmişte kaldı. Bu gün çok önemli… Yarın da belli değil.....” (…)
3. YORUM VE KATKI: (mahfuz)
            “Evet, 27 Mayıs bir devrimdi ama yeniden bir devrim daha yapılabilir. Meydanı boş kaldı sananlar AKP’nin nasıl hesap vereceğini görmek isterler mi acaba?  27 Mayıs “darbe” değil devrimdi. Ama ne yazık ki, bir iki hafta içinde ABD'nin güdüm ve kontrolüne girdi. Eğer o zamanın silâhlı kuvvetleri NATO ordusu olmasaydı, şimdi Türkiye tam bağımsız, kendi uçağını, tankını kendi yapan sanayileşmiş ve gelişmiş ileri bir ülke olurdu. 27 Mayıs'ın tam ve gerçek bir devrim olabilmesi için., İlk önce NATO'dan çıkma kararı alınması gerekli ve zorunlu idi.  Ancak, Ordunun üst kademesi NATO emrindeki subaylarla dolu olduğundan, bu yapılamadı. Türkiye, bir ABD sömürgesi olarak bu günlere kadar geldi ve artık, yok olma tehlikesi potansiyel bir tehlike değil, fiilen gerçek oldu...” (…)
            ÖNEMLİ NOT:
Halihazır kurulu “Darbeleri Araştırma Komisyonu”, Meclis, 550 (sözde) parlamenter ve hükümete rağmen!.. Türkiye Cumhuriyetinin, özellikle ve bilhassa "son elli yılı" ile hesaplaşması, helâllaşma, yüzleşme ve ibrası; Bu menfur icra, şaibeli, acı ve muzlim karanlıkların aydınlatılması; Makûs talihin değiştirilmesi;. Darbeci, cuntacı ve sultacılar tarafından alçakça, kalleşçe ifa olunan bütün soygun, yalan-talan ve vurgunların ortaya çıkartılarak, Bedelinin usul ve füruğ dâhil tahsil edilip, devletin namusunun kurtarılması; Tüyü bitmemiş yetimin hakkının tahsili ile 27 Mayıstan günümüze bütün suçlular cezalandırılarak; Kamu Vicdanı’nın rahatlatılması…
            Ne zaman mümkün olacak?... Acaba!...
            (*) 51. Sene-i devriyesinde: (2012 yılı) 16 - 17 Eylül!..., 

18 Ağustos 2012 Cumartesi

iki önemli mesele: Dinayet ve İktisat!..

T.C. DİYANET İŞLERİ HAKKINDA
Mustafa Nevruz SINACI
            Süratle paralize olan, İnsan Hakları, Adalet Ahlâkı ve Hukuk yönünden sürekli değer kaybeden bir toplum için; En önemli ve en stratejik kurum şüphesiz (din öğreticisi anlamına gelen diyanet değil) DİNAYET; Din ve Âyet İşleri Başkanlığı’dır..
            OLANIN ÖZÜNE VE TARİHİNE BİR BAKALIM:
Osmanlı Devleti’nde “Din ve Ayet İşleri” bütün İslâm ülkeleri ile bünyede mukim Yahudi ve Hıristiyan mezheplerinin tamamını kapsayacak biçimde; “Din İşleri Meşihat Makamlığı'nca”, Devlet Başkanı olan Halife adına Şeyhülislam eliyle yürütülürdü.
1920 yılında Ankara'da kurulan Meclis Hükümetinde Meşihat, "Şer'iye ve Evkaf Vekâleti" adıyla “müstakil bir bakanlık" olarak yapılandırıldı. Henüz Halifelik Kurumu devam etmekte idi. Lozan sonuçlanıncaya (1924) kadar bu statü aynen devam ettirildi.
            24 Temmuz 1923’de Lozan Antlaşmasının tamamlanıp, imzalanmasından sonra; İlgili karar ve hükümler istikametinde, azınlıklar dâhil bütün din teşkilâtı yeniden yapılandırıldı ve “Din hizmetlerinin politikanın dışında ve üstünde tutulması gerçeğinden hareketle” 03 Mart 1924 tarihinde, müstakil Şer'iye ve Evkaf Vekâleti (Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı) ilga edilerek yerine; 429 sayılı Kanunla, Başbakanlık bütçesine dahil ve doğrudan Başbakanlığa bağlı “Dinayet İşleri Reisliği”, bugünkü adıyla “Diyanet İşleri Başkanlığı” kuruldu. 
Ayrıca, velev ki saltanat ve halifelik iddiasında bulunmasından diye; Aynı kanunla hem Halifelik, “TBMM Şahsiyeti Maneviyesinde Mündemiç Olmak Kaydı Şartı” ile Hanedan elinde alındı. 5 Mart 1924 sabahı ise son Halife Abdülmecit Efendi ve ailesi; Bütün malları müsadere edilerek, yurt dışına sürgün edildiler….    
            İLK DİNAYET İŞLERİ BAŞKANI
Millî Mücadele yıllarında büyük hizmetler vermiş, idarî tecrübesi olan ve uzun zaman Ankara Müftülüğü görevinde bulunan Börekçizade Mehmet Rıfat Efendi, 1 Nisan 1924 günü Dinayet İşleri Reisliğine getirildi. Kendisine en yüksek devlet memuru maaşı bağlandı. Diğer bakanlara verilen “kırmızı plakalı bir makam aracı” tahsis edildi ve protokoldeki yeri bu usul, esas ve sıraya göre belirlendi.
GÜÇLÜ YAPILANMA, ETKİN KARAR MERCİİ
Dinayet İşleri’nin merkez teşkilatı, kuruluşunun ilk yıllarında Heyeti Müşavere (Danışma Kurulu), Memurin ve Sicil Müdüriyeti, Müessesatı Diniye Müdüriyeti, Evrak Müdüriyeti ve Levazım Müdüriyeti birimlerinden oluşturulmuştur. 1927 yılında Tetkiki Mesahif Reisliği (Mushafları İnceleme Kurulu) ile Teberrukât Heyeti Reisliği (Teberruları, bağışları Denetleme Kurulu) birimleri kurulmuştur.  
Mustafa Kemal Atatürk’ün öldürülmesinden sonra; 5 Temmuz 1939 tarihinde kabul edilen 3665 sayılı kanunla bir Reis Muavini kadrosu ihdas edildi. 4 Haziran 1935’de kabul edilerek 22 Haziran 1935 'de yürürlüğe giren 2800 Sayılı "Diyanet (!) İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun", Başkanlığın ilk teşkilat kanunu olmuştur.
ATATÜRK’DEN, MENDERES’E…
2800 sayılı kanunla teşkilat yapısı, kadro oluşumu, merkez ve taşra görevlilerinin nitelik ve tayin usulleri gösterilmiş; Teşkilatın görevleri ise bahusus kanunun 2. maddesi gereğince düzenlenen ve 11 Kasım 1937 tarih ve 7647 sayılı kararname ile yürürlüğe konan "Diyanet İşleri Reisliği Teşkilatı'nın Vazifelerini Gösterir Nizamname’de belirtilmiştir.
1939-1950 döneminde yaşanan elim vukuatlar, men ve müdahaleler hariç olmak üzere, 1927 yılında oluşturulan yapı, 1950 yılına kadar değiştirilmemiştir denilebilir. 20 Nisan 1950 tarihinde; DP’nin ısrarlı talepleri karşısında iktidarca yürürlüğe konulan 5634 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığı günün şartlarına göre yeniden düzenlenmiştir. Buna göre: 2. başkan yardımcılığı ihdas edilmiş, ‘hayrat hademesi’ ve ‘yayın müdürlükleri’ adı ile 2 yeni müdürlük daha kurulmuş; İlk kez "Gezici Vaizlik" ihdas edilerek vaizler kadroya alınmıştır.
Son olarak: 1951’de, ‘Dini Yayınlar Döner Sermaye Saymanlığı’ kurulmuştur. (1)
***
GAYYA ÇUKURUNDA ÇÜRÜTÜLMEK!..
Mustafa Nevruz SINACI
1961 Anayasası; 154. Maddesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı'nı “sıradan” bir Anayasa kurumu olarak düzenledi. Genel idare içine aktardığı kurumun, özel kanunla belirlenen bazı görevleri yerine getirmesi öngörüldü!... Kökten intikal geleneksel uygulamaların tamamı ile kuruma özellik ve ayrıcalık tanıyan bütün mevzuat işlemez hale getirildi.
SONRA OYUN ÜSTÜNE OYUN,
TUZAK ÜSTÜNE TUZAK:
Tam bir danışıklı döğüş olarak cereyan eden şu sürece bir bakın:
“1961 Anayasasının öngördüğü doğrultuda 22.06.1965 tarih ve 633 sayılı "Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun" ile Başkanlık yeni bir düzenlemeye kavuşturuldu. Diyanet İşleri Başkanlığı Merkez Teşkilatına bugünkü organik yapısını kazandıran ve Diyanetin tarihi gelişimi içerisinde yeni bir dönemi başlatan da bu kanun olmuştur. 30.04.1979 tarihinde yürürlüğe giren 26.04.1976 tarih ve 1982 sayılı Kanunla, 633 Sayılı "Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun"da geniş çapta değişiklik yapıldı ve Diyanet İşleri Başkanlığının yurtdışında da teşkilatlanması sağlandı.
Ancak bu Kanun, Anayasa Mahkemesi'nin 18.02.1979 tarih ve E.1979/25,K.1979/46 sayılı kararı ile iptal edildi. İptal sonucu, 633 sayılı Kanunun 1982 sayılı Kanunla değiştirilen maddeleri yürürlükten kalktı. Ayrıca, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile çeşitli kanun ve kanun hükmünde kararnameler, 633 sayılı Kanunun bazı maddelerini hükümsüz kıldı.”
NİHAYET BİR NEFES GİBİ!....  
Ancak 1.7.2010 tarihinde TBMM'de kabul edilen 6002 sayılı yasa ile öncelikle, sözde iptalden doğan boşluğun giderilmesi amaçlanırken; aynı zamanda, toplumumuz açısından son derece önemli görevleri yerine getiren Diyanet İşleri Başkanlığının teşkilat yapısının çağın gerekleri doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi olduğu açıklandı.
BÜYÜK BİR GAFLET, HIYANET VE BELÂDA TEKERRÜR!..
Halka gösterilen “parlak fotoğraf ve aydınlık gelecek vaadinin fütursuz bir yalanı ve dini siyasete alet yatırımı” olduğu çok çabuk çıktı ortaya. Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerine bine yakın mele ataması yapıldı. Meleler, imam ve Kur'an öğreticisi olarak görev yapacak. Mele açılımı böylece hayata geçirildi. Bin mele ataması yapıldı. Mele Kürtçe bir kelime, Türkçeye ‘imam’ olarak çevriliyor. Aynı zamanda 'molla' kelimesinin de eşanlamlısı olarak kabul ediliyor. Doğu ve Güneydoğu’da varlığını koruyan medreselerde yetişiyorlar…
1961 Anayasasında Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içinde yer alarak özel kanununda kaim görevleri yerine getireceği hüküm altına alınmıştır..1982 Anayasasının 136. maddesi ise: “Diyanet İşleri Başkanlığı, genel idare içinde yer alan bir kamu kurumu olup, 'laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmekle yükümlüdür.” Biçiminde, çok ileri, açık ve makul hükümler içerir niteliktedir.
İlgili kanunda da bu görevler, 'İslâm Dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, Din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek' şeklinde belirlenmiş olmakla; Atatürk zamanında çok geniş bir çerçevede uygulanan ve acı kaybından sonra (Vahşi Batı’nın misyonerlik faaliyetlerine benzetilerek) tedricen hayattan ve yürürlükten kaldırılmıştır. Başkanlığın görevlerini yerine getirirken uyması gereken kıstaslar da ayrıca belirtilmiştir. 
Kuruluşundan bugüne kadar gerek yurtiçindeki, gerekse yurtdışındaki vatandaş, soydaş ve dindaşlarımıza din hizmeti vermekte olan Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasada belirtilen ilkeler doğrultusunda üzerine düşen görevleri yerine getirebilmek ve daha iyi bir hizmet sunabilmek için yoğun çalışma içerisinde gözlenmektedir.
Bundan sonra: Diyanet hangi mason ve veledi zinalara bağlandı? Daha neler neler!...
Umarım bundan böyle de bu yöndeki çaba ve gayretleri, artarak devam edecektir. (2)
***
DİYANET “SORUMLUDUR” SORUN ÇÖZMEZ
Mustafa Nevruz SINACI
            Mevcut haliyle Diyanet işleri başkanlığı; Objektif ve reel olarak ‘Din, ibadet ve vicdan hürriyeti’ bağlamında: ‘İnsanların istedikleri gibi inanma ve inandıkları gibi yaşama’ hürriyeti demek olan ‘lâiklik’ ikileminde bile atıl, aciz, güçsüz, etkisiz ve pasif olduğu gözlenmektedir.
            Üstelik çok garip; Bütün kapitalist-emperyalist, insanlık düşmanı sapkın hırsız, bedevi (medeni olmayan) ülkelerin tamamına yakını din devleti olup; Şeriatla yönetilirken; TC dâhil sözde medeni İslâm ülkelerinin hiçbirinde “şerait” (evrensel hukuk) ve hak yönetimi yoktur.
En başta mason/ate unsurları, kök faktör Yahudiler ve diğer gayrimüslimler ile fanatik paganlar “İslâmi ve İnsanî yönetim” olgusuna şiddetle karşı çıkıyorlar. Muhtemel bir İslâmi Yönetim modelinin hayata geçmesi ihtimaline karşı her türlü önleyici karşı tedbiri alıyorlar. 
            Bu uğurda NBC, hatta konvansiyonel savaştan kaçınılmıyor. El Kaide, El Saddam, Wel Eset, Min_el Suud, Al Çrna Ruka, Megalo İdea, Çetnik ve menfur Asala eşkıyaları nam terör ve tedhiş örgütlerini kurdular. İnsanlık dışı yöntemlerle NATO ve BM’i kullanarak bu lânetli lâğım çukurlarını idare, idame, ikame ve finanse edip, daimi lojistik destekle; nihayet pis, iğrenç ve menfur emelleri uğruna ‘vahşi yaratık’ kullanmaktan utanmıyor, imtina etmiyor ve çekinmiyorlar. Üstelik insan hakları ve adalet havarisi gibi dolaşan da bu melânetlerdir.
            Şu anda, haksız yere potansiyel “fundamentalist” ve “cihat” yanlısı olarak suçlanan bütün İslâm ülkelerinde kargaşa ve iç savaş var. Srebrenica’da nasıl Müslüman katliam ve soykırımlarını BM yaptı ise, şimdi Nyanmar ve Suriye’de de aynısını yapıyor. Yaklaşık 10 gün süren Şemdinli kalkışmasında BM ve NATO teyakkuz halinde idi. Niçin? Ola ki Asala bir bayrak diksin de, hemen anında duruma el koyalım diye!.. 
Böyle bir durumda itham, tahrik ve taciz olunan İslâm... Oysa köktendincilik adını verdikleri, esasta kendilerine ait bu akım, özellikle masonlar, Musevilik ve Hıristiyanlığa özgüdür. Zira tarihin hiçbir döneminde Müslümanlar Engizisyon Mahkemeleri, kitle imha fırınları ve ölüm çukurları kurmamıştır. Bu cihetle, velev ki Türk Milleti ve İslâm ümmetine katliam, soykırım ve zorunlu göç gibi yalan ve iftiralar, tefrika isnad edenler; Kesinlikle ajan provakatör, dönme-devşirme, kripto, veled-i zina yahut bedhah türü maniple haymatloslardır.    
            İşte bu bir sahtekârlık, hukuk-u düvel ihlâli ve Müslümanların hakkını alenen gasp, irtikap, insan hakları, adalet ve hukuk düşmanlığı; Dahası tam bir despotluktur. Zira başta Amerika ve İsrail olmak üzere, sözde İslâm ülkeleri dışında kalan ve pagan-İsevi-Musevi düzleminde yer alan “mafya ve çete” organizasyonlarının % 95’i şeriatla yönetilmektedir.
            LOZAN ENGELİ
            İlk Dinayet Teşkilâtı Lozan öncesi çok güçlü, alanında hâkim ve doğrudan başvekâlete bağlı “özerk bir kurum olarak”, bizzat Mustafa Kemâl tarafından teşekkül ettirilmiş iken; 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Antlaşmasından sonra; (!) 3 Mart 1924 tarihinde cebren, baskı, dayatma ve hile ile tenzil operasyonuna maruz kalmıştır. Lozan antlaşmasını müteakip restore edilmesinin nedeni: Başta İngilizler ve ABD olmak üzere, bütün galiplerin “Yeni kurulacak TC, kesinlikle halifeliği ilga etmeli ve bir ikame teşkilât dahi kurmaya teşebbüs edememelidir.” Biçimindeki kâfirlikten gelen inat ve düşmanca tavır yüzündendir.
Zaten, malum ve meşhur “şark raporu’nun” amacı da bu idi. İslâm’ı ilga!...
            Diyanetin bakiyesi de, zaten Atatürk sâyesinde mümkün ve kabil olabilmiştir. 
            Kaldı ki, azınlık Kiliseleri ve Yahudi Havralarının statüsü bile Lozan’da belirlendi.
            PREMATÜRE DOĞUM
            Hal böyle olunca; Bu elbette bir prematüre doğum veya daha açık bir anlatımla daha yürümeye bile başlamadan, alçakça bir saldırıya maruz kalmaktır. Dinayet İşleri Başkanlığı (ilk adı), Lozan’la dizayn edilen yeni din hayatı içinde “mümkün olan en iyi biçimde” teşkil edildi, teşkilâtlandı ve işlevini; Atatürk döneminde mükemmel bir surette yerine getirdi. (BAK: http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-8221.aspx )
                Fakat, Atatürk’ün katledilmesinden itibaren, hiçbir şey eskisi gibi olmadı!... (3)
            ***     
YOKSA ALÇAKÇA BİR İŞTİRAK
VEYA İSLÂM’A İHANET Mİ?..
Mustafa Nevruz SINACI
            Hani kinayeten cahil, gafil veya angaje bir kesim “dinler arası diyalog” diye menfur bir furya başlattı. Böylece, öncelikle Kur-an’ı Kerim, Cenab-ı Peygamber, bilumum Hadis-i Şerif, İcma, İctihat ve Kıyas-ı Fukaha bir kenara atılıp; Ashab-ı Kiram, Ashap-ı Güzin, Evlâd-ı Resul ve Asr-ı Sâadet imamlarının “arı-duru, saf ve samimi İslâm’ı” yok sayılıverdi.
            Eş zamanlarda Âl-i İmran Suresi 19 âyet hutbelerden kaldırıldı.  
            Rabbin, kul hakkı dâhil, af ve mağfiret kapılarının tümüyle açık olduğu yalanı yayıldı.
            Akabinde Vahhabilik benzeri bir “light/yumuşak” İslâm akımı aldı yürüdü.
            Tabii Amerika bu ara “Furkan” adlı, sözde hakiki Kur-an’ı piyasaya sürdü…
            Diğer taraftan AB müktesebatına göre misyonerlik, yasal güvence altına alınıp serbest bırakılırken; Başta Avrupa olmak üzere, dünyanın her tarafında “irşâd” faaliyetlerine despotik önlemler getirildi. AB’de, özel konut dışında Türkçe konuşmak men edildi. Camilere ‘minare’ yapma yasağı katılaştırılırken, minareden “hoparlörle ezan okumak” bütün Vahşi Batı ve eski SSCB hinterlandında Azerbaycan ve Bosna Hersek dâhil “şerefsizce ve soysuzca” yasaklandı.
            Bunların hiçbirine diyanet kurumu karşı çıkamadı veya çıkmadı.
            Diyanet, bir defa bile; “AB’ye karşıyız” diyebilme yürekliliğini gösteremedi!..
            Birilerinin; Özellikle İslâm’a ve insan’a mutlak aykırı olmasına; Dahası binlerce akıl, ilim, hukuk, ahlâk ve egemenliğe aykırı dayatmaya maruz kalınmasına rağmen ‘domuzlaşmış’ bir karakterle AB kapılarında pineklemeyi sürdürmeleri, apaçık sorumsuzluk ve dinsizliktir..  
            Bu minval üzere yürüyen süreçte Diyanet bir boy hedefi ve günah keçisi oldu.
            Vahşi Batı’ya yağcılık, yardakçılık ve yalakalık uğruna her kepazeliğe tevessül edildi.
            SÖZDE Müslümanlara RAĞMEN DÜNYADA VE TC’DE İSLÂM
            A- DÜNYA
            1. Beni Kaynuka kabilesi Yahudileri olan Suudi ailesi (Faysallar), Skoç riti masonları tarafından icat edilen Vahhabilik, türevi Bahailik, Suriye odaklı ve İran Hasan Sabah patentli Allavi haşhaşilik vasıtasıyla Arap âleminde İslâm’ın adeta kazındı. Arap coğrafyasında Türk – İslâm, yani Osmanlı eserleri, tıpkı Yunanistan ve Ermenistan da olduğu gibi yok edildi. Ata yadigârı azınlık Türkler, en son Telâfer’de olduğu gibi katliam ve soykırıma tabii tutuldu.
            2. Kesin yasak olmasına rağmen Kutsal Şehir Mekke’de, kâfirden geçilmiyor.
            3. Hac mahalli olabildiğince daraltıldı. Tarihi Osmanlı Kalesi yıkılarak edilerek yerine, mukaddes Kâbe’yi, hâşâ “bir kulübe mesabesine kadar düşüren ve küçülten” devasa tower ve Hilton gibi dev oteller yapıldı. Hacılar için çifte standartlar ile VIP olanakları geliştirilerek; Milyonlarca yıllık kutsal ibadet “amansız bir ticarete” dönüştürüldü. Kurban etleri ise, “azami 7 gün içinde kendi memleketlerinde kesebilme imkânına” ve milyonlarca aç İnsana rağmen, alçakça telef edilmeye devam olunmaktadır.      
            4. Başta Mısır, İran ve Suudi Arabistan’da mut’a nikâhı, turizmi teşvik, fuhuş ve kadın ticareti amacıyla en yaygın biçimde uygulanırken; Genç kızlara sünnet vahşeti yaygın sakatlık ve can kaybına neden olmakta; Somalili Müslümanlar korsanlık, Cezayir ve Tunuslular fahişe ticareti yapabilecek kadar düşmekte, aşağılık ve süfli işlere tevessül edebilmektedirler. Oysa, Nizam-ı Âlem’in ve İlm-i Kur-an’ın buna cevazı yoktur.
            5. Bazı Arap ve İslâm ülkesinde Camiler kilitli. Nüfusu 100 bini aşan şehir Camii ve Mescitlerinin cemaati yoktur. Türkiye dışında ”Tadil-i Erkân” adeta unutulmuştur. Müslüman olmalarına rağmen, buralarda insanlar yalan söyleyebilmekte, yalan yere yemin edebilmekte, çok rahatlıkla hırsızlık, yolsuzluk yapabilmekte, mutlak men edilmiş olmasına rağmen haram aylarda kendi milletleri ve dindaşları ile vahşice savaşabilmektedirler.
            6. Mücbir haller, zaruret ve istisnalar dışında esas olan Müslüman’ın Müslüman ile ticareti iken; İslâm coğrafyasının bütün artı değer ve birikimleri öncelikle düşman milletlere peşkeş çekilmekte ve pek çok Müslüman devletin zevaline seyirci kalınmaktadır. (4)
             ***       
TÜRKİYE’DE İSLÂM VE MÜSLÜMAN
    Mustafa Nevruz SINACI
SÖZDE Müslümanlara RAĞMEN DÜNYADA VE TC’DE İSLÂM
A-    TÜRKİYE
1. Kur’an ayetleri halk arasında 6666 olarak bilinir. Oysa gerçek bu değildir. Hiçbir Kur-an’ı  Kerim’de 6666 âyet yoktur. Başta Allavi, Haşhaşi, A.Levi, Alev-i (Ali Evi ve Al Evi hariç olmak üzere) bilumum solcu, ateist ve paganlar; Kasten cahil bırakılmış halkı taciz, din duygularını tahrik ve suça teşvik maksadıyla bu ve benzer somutları kullanmaktadırlar.
2. İslâm Dini’nde vaktin sünneti ve zuhr-u ahir adıyla bir namaz yoktur. Buna rağmen; dârül harp vd.gibi şüphe ve tereddüde dayalı bid’at, aleni ve hukuki namaz gibi kılınmaktadır. Konu hakkında Diyanet, Müftü ve İmamlara ‘ne yapalım’ diye soru sorulduğunda açık ve net cevap verilmemekte, cemaate “muhayyersiniz” denilmektedir.
3. Bilindiği üzere, nikâh dini bir müessesedir. Belediye ve Nüfus idareleri ile koordine edilerek Camilerde nikâh kıyılmasına ve İslâmi merasimlere derhal başlanmalıdır. Bunun yanı sıra en az bir Üniversite, Kulüp veya Dernek kadar; Diyanet Teşkilâtının da “dini ihya, irşad ve tam bir insanlık, medeniyet, aile ve toplum düşmanlığı olan” sapkın teorilere karşı etkin bir mücadele ve Cuma Hutbelerinde;, “siyaset dâhil memleketin bütün meselelerini” İslâm’ın arı duru süzgeci ile ilmin ışığında açıkça müzakere imkânı hayata geçirilmelidir…      
4. İslâm toplumunda kapitalizm haram, tekelcilik ve tröstçülük “ölüm cezası ile men ve takip edilecek kadar” günahtır. Dolayısıyla, seri sürümlü mallar: elektrik, su, doğalgaz, tel ve muadili alım ve hizmetlerde “azami” maliyet artı % 5 olan kâr haddinin aşılmasına; İnsan unsurunun fahiş kârlarla alçakça ve haince sömürülmesine asla izin verilmemeli;
Sürümü daha seyrek ve pahalı mal ve hizmetlerde ise kâr oranı asla maliyet + % 20’yi geçmemelidir. Akdi takdirde diyanet tarihi ictihatları açıklamak suretiyle halkı aydınlatmalı ve icabında; Başta KUL HAKKI olmak üzere, İslâm’a aykırı bütün edinim, gasp, irtikap ve insanlık dışı tasarruflara karşı en etkin biçimde mücadele etmelidir.
5. Ramazanda oruç tutmayanların “halkın içinde, açıkta ve alenen” yiyip-içmeleri mutlak surette men edilmeli; Uymayanlar hakkında istisnasız cezai işlem yapılmalı; Bütün inanç sahiplerinin ibadetlerine saygı bir hukuk ve ihlâli halinde cezayı mülzem ahlâk kuralı halinde vaz edilmelidir. Sağlam, sağlıklı ve barışık bir toplum için bu şarttır.    
6. İslâm’a göre Müslümanların devlete vereceği yegâne vergi zekât; Gayrimüslimler içinse cizye’dir. Gümrükler gibi özel durum arz eden farlı gelirler üzerinden tarh ve tahsilât dışında başkaca vergi caiz değildir. Peşin vergi büyük günahlardandır. Dolayısıyla normal hal ve şartlar dahilinde Müslüman’ın devlete ödeyeceği vergi tutarı asla % 2.5’u (yüzde ikibuçuk) geçemez. Daha fazla vergi tahsil eden faizci, gaspçı, irtikapçı, tefeci, zalim ve haramzadedir. Diyanet bu konularda halkı uyandırmak zorunda ve durumundadır.  
7. Kurban, fiilen ve resmen HACI olanlar dışında kesilemez. Mevcut hale nazaran HACI olanların da, Mekke’de değil, müsaade ve mehil müddetlerini kullanmak suretiyle; Kurbanlarını “kendi memleketlerinde” kesmeleri caiz, önceki yazıda belirtilen nedenlerle Mekke’de, yani Hac mahallinde kurban kesmeleri caiz değildir.       
8. Bazı “Prof. Dr. vd. unvanlı” yalancı, müfteri ve sapık mahlukatın, “Rab, fuhuş, taciz, tecavüz, cinayet, haksızlık, hukuksuzluk ve her nevi kul hakkı dahil olmak üzere her günahı mutlaka affeder” biçimindeki din, ahlâk, medeniyet ve hukuk dışı beyan ve söylemleri hakkında hukuki takip ve cezai işlem yapılmalıdır. Zira “kul hakkının” asla ve kesinlikle af ve mağfiret edilmeyeceği âyet, hâdis, ictihat ve icmai ümmet ile sabittir.  
9. Ayrıca; Devlet bağlamında bütün Camilerde aynı dil konuşulur. Türkiye’de, kutsal kamu alanları denilen mahallerde ibadet dili Arapça, meşveret dili Türkçedir. Cmiye Kürtçe ve sair başkaca dil sokmaya kalkışmak, Müslümanlar arasına fitne sokmakla birdir. İslâm’da hukuk sisteminin adı “ŞERİAT” değil, “ŞERAİT/Şartlar’dır”. Partizanlık ve dil anlamında ayrışan Camiler Mescid-i Dırar hükmündedir. Bunlarda namaz kılınmaz. Yakılır ve yıkılır. (5)
***
İŞTE GERÇEK TÜRKİYE
Mustafa Nevruz SINACI
Burada bahse konu araştırma, “TÖMER DİL MERKEZİ” tarafından yapılmıştır...
Seçilen konu, alanında çok önemli, güncel ve bilimsel; Üstelik doğru, namuslu, ilkeli ve dürüst... Gerek araştırma veya gerekse yayında, her hangi bir siyasi beklenti yok. Dahası bu çalışma birilerine destek, diğerlerine köstek tartışması da değil. Sadece bilimsel bir disiplin dairesinde yapılan; Onurlu ve sorumlu bir analiz olup; Mezkür araştırmaya aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Sonuçta ortaya çıkan gerçek: 50 yıldır ülkemizi yönetenlerin; Son derece bilgisiz, özgür irade yoksunu, utanç verici derecede bencil; Bir ihtimal haymatlos veya kripto olduklarının acı göstergesidir. Zira bu hezimeti, düşüş ve çöküşü başka türlü açıklamak mümkün değildir.
Evet, hakikatte Türkiye “madden de, manen de” batmış…
1960 sonrası başlatılan “kasıtlı” erozyon, yozlaşma ve çürümenin tetiklemesi bu…
O zamanın aktörleri; Özellikle hırsızlık, rüşvet-iltimas, yalan-talan, yolsuzluktan malûl “başpezevenkleri”, veledi zina ve sorospu çocuklarının bir kısmı sözde “darbeye teşebbüs etmekten” yargılanıyor gibi görünüyor. Ancak, olay ciddi olsa 27 Mayıs gibi “naklen” yayın yapılır; Adalet’in mutlak hakikat ve tereddütsüz belgelere göre tecelli etmesi için; (27 Mayıs domuzları gibi değil) erkekçe, mertçe, fazilet ve feragatle gereği yapılır; Hiç utanmadan, tam bir “haçlı zihniyeti” ile bu süfli davalara Ergenekon adı verilmezdi.
MHP ve CHP’de bu süreçte “Türk ve Türkiye” partisi olmadıklarını kanıtladılar.
Başta ANAYASA olmak üzere; mevcut ve mer-i hukukun, bütün emir ve hükümleri “ırkçı, narko-terörist, militarist tedhiş örgütünün aleni maşası” vakıası sabit bulunduğu halde; “Anayasa Değiştirme” bahanesiyle bu eşkıya sürüsünden (muhtemelen) yararlanıyor veya asla affedilmeyecek bir şekilde “organize suç örgütü” başlarıyla görüşebiliyorlar…
LÜTFEN DİKKAT EDİNİZ:
Mezkür melânetlere, sayın diyen, “tabandan-tavana her hangi biri dâhil” görüşen veya görüşme yolunu açanların hiçbirinin; Sürecin doğal gereği Müslüman, Türk veya İnsan olmaları mümkün değildir. En basit ispatı şu ki: Devlette veya muhalefette sadece bir insan; Türk veya Müslüman olsa; TC sınırları içinde “bir tek: Hırsız, yolsuz, donsuz, anarşist, terör-tedhiş unsuru” bulunamaz; Ülkede varsa, başta “her hükümet kademesi, siyasi partiler ve karar mercilerinde” de var demektir. Bunun millete ve tarihe karşı vebali çok büyüktür. Tez belâlarını bulurlar inşallah.         
Fakat hala sözde aydın, bilim adamları ve kanaat önderleri “kim ne dedi” diye aymazca tartışıyor; Tıpkı Endülüs’ün mahvolduğu gün gibi: Bütün özü ve cevherini kaybetmiş bedbahtlar ve “fikren ve bedenen” fahişeleşmiş, pişkin ve kart kaltaklar gibi; “çöküşü durdurmaya değil”, var güçleriyle hızlandırmaya çalışıyorlar...
            ŞİMDİ ARAŞTIRMANIN SONUCUNA BAKALIM:
ABD                71.681
Almanya          70.400
Japonya           44.224
İtalya               31.762
Fransa             30.193
S. Arabistan     13.579
Türkiye            07.260…
Bu rakamlar ne?
İlköğretim okullarında okutulan ders kitaplarının içerdiği kelime ve kavram sayısı… Kutsal Kitabı “İkra-Oku” emriyle başlayan bir dinin mensupları için büyük utanç!.. İlkokulu bitiren bir Amerikan çocuğu 70 bin kelime öğreniyor. Yaşıt bir Türk çocuğu ise 7.000 kelime… Amerika’nın edebiyatını, bilimini, tekniğini kıskanıyoruz. Adamlar “adam gibi” yapmış; Belediye idare eder gibi değil!. Üstelik sürekli ‘dil’ ile oynanıyor. Oysa bir Türk için; “Türk’çe düşünmek, Türk’çe konuşmak ve Türk’çe yaşamak” (Atatürk) Hayati önemi haizdir.
“Bir millete yapılacak en büyük kötülük, O’nun diliyle oynamaktır.” Goethe. (Bölüm:1)
*** 
MÜFTERİLER YALAN SÖYLER,
BİLİM GERÇEĞİ HAYKIRIR
Mustafa Nevruz SINACI
            1940’lardan, yani İkinci Cumhuriyet denilen karşı devrim’den beri, Türk Dili aleyhine çok kirli, alçakça acımasız bir furya var. Buna göre: ‘Osmanlıca’ ile ‘Türkçe’ birbirinden çok farklı ve ayrı ayrı dillerdir!... Bu korkunç bir yalan, iğrenç bir iftira ve kalleşçe bir furyadır..
            OYSA: Osmanlıca, sadece Türkçenin, klâsik Arap harfleri ile yazılmış biçimidir.
            Ta ki, mezkür (İşte Gerçek Türkiye)’de verilen rakamlara düşürülünceye kadar…       
            UTANDIRAN GERÇEK: 
Bünyesinde 1,000'den fazla Türkçe kelime bulunan diller:
Arapça’da       1,000              
Farsça’da        2,000
Macarca’da     2,000              
Romence         3,000
Yunanca’da     6,000              
Bulgarca’da     7,500
Arnavutça’da  7,500               
Sırpça’da         9,000
Rusça’da         10,000            
Ermenice’de     10,000
Bakınız: Bulgarca, Arnavutça, Sırpça, Ermenice ve Rusça’da mevcut, “yaşayan Türkçe kelime ve kavram” sayısından aşağı düşürülmüşüz. Bu bir ihanet, kastı-mahsus ve şeamettir. Ayrıca, Milli Eğitim Bakanlığı’nın koza-kripto, dönme-devşirme, mason-misyoner lânetlilerinden henüz ayıklanmadığını göstermektedir. Son zamanlarda, Türk aş’ı, emeği ve alın teri sayesinde “prof. Dr.” Unvanlarına kavuşan “bu tür ve uzantıları”, aynı paralelde bir ekranlara çıkartıldıkları menfur tv’lerde; Milli E. Bakanlığı ile Milli S. Bakanlıklarının başında yer alan ‘Milli’ kelimesini telâffuz etmiyorlar. RTÜK buna duyarsız, kayıtsız ve sorumsuz olmakla bu mutlak bir suçtur.
Bir cürüm’de ‘roj tv’ hainliği ve bütün bunlara rağmen vaki TRT kesintileridir. 
(Kaynak: Dr. Yusuf Gedikli, TDK, TTK)
            ÇÖL SICAKLARININ SUÇLUSU YÖNETİMDİR
            Bir başka mesele daha var. Neredeyse 5, 6 yıldır bölgenin en sıcak ülkesi Türkiye. AKP geldikten birkaç yıl sonra Türkiye bir çöl çanağına döndü. Civar normal. Fakat bizde tam cehennem sıcakları yaşanmaya başladı. Acaba neden? Çünkü:
            1. En verimli ovalar ile 1. sınıf tarım arazileri betonlaştırıldı. Ekosistem’e saldırıldı.
            2. Ülke içinde, “pınar çevresi” hariç suyu içilebilir dere, göl ve nehir kalmadı.
            3. Ankaralılara suyu içirilen Kızılırmak dâhil hepsi lâğım’a dönüştü.
            5. Şehir, kasaba, köy, otel-motel ve sanayi tesislerimizden denize bağlantılı foseptik, şehir, sanayi ve insan (?) atık bağlantılarının sayısı 50 bin’i aşıyor. Bu, artık dinsiz Avrupalı gâvur’un yapmadığı bir şey; Bütün denizleri berrak, tertemiz ve sağlıklı… Bizdeki domuzdan dönme lânetli insanlık ve ekosistem düşmanları sayesinde bütün denizlerimiz pis ve necis!..
            BUNLARIN “akil adamlarının” YÖNETTİĞİ EKONOMİ!...
2002 Aralık ayında bir gram altın:         018 TL           
2002 Aralık’da çeyrek altın:                 023 TL
2012 Mayıs ayında Bir gram altın:        092 TL           
2012 Mayıs’da çeyrek altın:                 156 TL
2002 Aralık ayında Asgari ücret:          250 TL           
2012 Mayıs’da asgari ücret:                 659 TL
Buna göre, icraatta 10 yılını doldurmak üzere olan; adının anlamında gafil iktidara bir karne çıkaralım: Yani; “Namussuzlar yalan söyler, bilim gerçeği haykırır” kabilinden…
2002 de 1 gram altın:   18 TL iken, bu gün:      092 TL’dır.     
Artış: % 510
2002 de çeyrek altın:    23 TL ilken bu gün:      156 TL’dır.     
Artış: % 670
2002 de asgari ücret:    250 TL…//  250 : 18 = 14 gram altın alınabiliyordu.
2012 de asgari ücret 659 TL. Altın 92 TL, bu gün asgari ücretle 7 gr altın alınabiliyor.
Şimdi analiz edelim: 2002 den bu yana külçe altının bir gramı temel alınırsa hayat % 510 pahalanmış. Asgari ücret temel alınırsa alım gücü: %100 azalmış Bu durum, yönetimin aczine mukabil muhalefetin ihanetini kanıtlayan rakamlarıdır.
(Kaynak: BCP, Müge Gülses) (Bölüm:2)
Siyaset bilimİ, adalet ve hukuk’a göre hükümetlerin görevi: Düzenleme, Destekleme ve Denetlemedir. Diğer ikisi malûm şekilde yürümekte veya yürütülmekte!...
Hani? Devleti ve özel sektörü, en ücra köşelerine kadar gözleyen; Bütün karar, eylem, hesap, işlem, bilumum faaliyet ve tasarruflarını  re’sen kontrol eden: Özgür veya özerk Denetim?
Demokrasi, adalet ve hukuk olmadığı için, o’da “Yok”!..

11 Haziran 2012 Pazartesi

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN

EMPERYALİZM'E  KARŞI (3U) TEORİSİ:
UYMAK; UYUŞMAK; UYUMAK!.. (UUU)
Dr. Ali Nejat Ölçen
Emperyalizm bir ülkeyi egemenliğine alması için,  kendisine hizmet edecek uşakları satın almakta güçlük çekmez. Çünkü hiz­met arz edenlerin sayısı emperyalizmin gereksiniminden fazla olduğu için uşaklığın fiyatı çok ta düşük olacaktır elbet. Ne var ki, uşaklar, yurtsever görünmeyi becerebilsinler, ulusal çıkarları korumanın rolünü oynayabilsinler. Bunlar­dan hangisinin öğretim üyesi, yazar çizer  ve hangisinin başbakan olabilmesine  karar vermekte çok ta beceriklidir emperyalizm.  ABD’ uyum yeteneği olanları daima bağrına basmış ve özel eğitim programına almayı ihmal etmemiştir.O özel eğitim, kişiyi hangi alanda kullanacağına karar vermesi için gereklidir. Kullanılanların yazgısı, bir süre sonra çöpe atılmaktır.
Böylesi girişime de hemen başlamaz emperyalizm.. Sabırlıdır, ken-dine özgü bilim­sel yöntemler geliştirmiştir.  En az 50 yıllık bir proje hazırlar. Örneğin Osmanlı’yı kendi üzerine çöken afet olarak görmüş ve onu yok edişe sürükleyen uzun erimli stratejisini 1600’lü yıllarda uygulamaya koy­muştu. İstanbul’daki saraya başta padişahlar olmak üzere  olağa­nüstü değerli armağanlar bağışlayarak.  O nedenle armağanlar ve görkemli  rüşvet dizgeleri Saray’ın bir kapısından girerken, öteki ka­pıdan  kapitülasyon ahitnameleri çıkıyordu.
Bugün  teknolojik gelişmenin öncülüğünü sürdüren emperyalizm, Tür-kiye içinde olmak üzere  Ortadoğu’daki Islam ülkelerini de denetimi altına almıştır. Zaten hangi ülkede dirençle karşılaşırsa,  i, o ülkeye bombalarla demokrasi armağan edilir. Şimdilerde Ortadoğu’da yaşa­nan iç kargaşa, kanlı çatışmalar ve buna eklenen emperyalizmin bombalı demokrasisi, barış güvercinlerini taşıyan  füzeler o ülkeleri barışa, mutluluğa, ve huzura kavuşturmadı mı? Kuzey At­lantik Paktı olan NATO, kuzey’i bırakıp ta güneyde Akdeniz’de ne arı­yordu diye soran oldu mu?  O gemiler Akdeniz kıyılarında  barışı sağla­mak için namlularından  bombalar savurmasaydı Libya’ya barış gelir miydi!, BOP eşbaşkanımız savaş gemilerimizi NATO’nun buyruğuna verir- miydi! O gemilerin arasında  Türkiye’mizin  ne işi var diye soru sormayı mı düşünüyorsunuz? 
Sorunun yanıtını  Stern dergisinin 1985’lerde yayımlanan  nüshasın­daki resimde bulacaksınız.  Suriye ortadan kalkmış, onun yerine  Israil yerleşmiştir.  Ortadoğu’da BOP gereği yeni bir coğrafya oluş-turulmaktadır.  Bu coğrafyanın sınırları yıllar önce çizildi. Şimdi uy-gulanıyor.
Suriye’deki iç kargaşayı bahane ederek,o ülkeye askeri müdahele için Türk ordusunu kullanmak ve AKP ikti­darının buna boyun eğmesi Türkiye’nin komşularıyla sıfır sorun  tasarı­mına ters düşmek olmaz mı? Ülkemizin bunca sorunu varken, “kalım-dirim” savaşına yol açmanın sorumluluğunu AKP nasıl taşıyabilir? Çankaya’daki başkomutanın sesi niçin çıkmıyor?
Mısakı Milliyi ve ulusal iradeyi yok edecek bir koşul:
2004 yılında Avrupa Birliği (AB) nin ülkemize ilişkin gelişme raporuna ek “restricted” kaydıyla  yayınladığı belgede bakı­nız neler yazılı:
Ortadoğu’da su gelecek yıllarda önemli  stratejik konu olacak ve Tür­kiye’nin AB’ye katılımıyla su kaynaklarının ve alt yapı yatırımlarının uluslararası yönetimi (barajlar ve Fırat ile Dicle nehirleri havzası sulama projeleri Israil ile onun  komşu ülkeleri su bir­liği)  Avrupa Birliği için en önemli konu ola-caktır.

(Water in the Middle East will increasingly become a strategic issue in the years to come, and with Turkey accession one could exept intenational management of water resources and infra-stuctures (dams and irrigation schemes in the Euphrates and Tigris river basins, crossborder water cooperation between Israel and its neighbouring) to become a major issue for he EU)
Fırat ve Dicle nehirlerinin havzasındaki su kaynakları ve onların alt yapı yatırımları neden Israil’in de katıldığı uluslararası bir komisyon tarafından yönetilmesi neden önemli konu olarak gündeme girsin? Bu so­ruyu sorarak tepki göstermemek emperyalizm karşısında ya uyumak, ya uymak ya da onunla uyuşmaktır. Tür­kiye’nin Misakı Milli bilincini ve coğrafi varlığını ko­rumaktan vaz geçmektir. İşin en acı yanı, bu sözleri hemen şu tümcenin  izlemesi:
Türkiye’nin AB’ye katılımıyla büyük Kürt azınlığının durumu ve bölgedeki öteki ülkelerde Kürt diaspora varlığı şimdi AB’yi ilgilendirecektir
AKP, iktidardadır ve bugün Çankaya’da olan Abdullah Gül’de o tarihte dışişleri Bakanı. Niçin sustular. Çünkü: Emperyalizm karşı-sında sadece üç seçenek var: Uyumak,Uymak, Uyuşmak..Yani BOP’a UUU ile biat  etmek. Zaten  biat kültürünün gereğidir bu. O neden-le  Türkiye’mizin dış politikasını UUU  olarak özetleyebiliriz.
ABD kendi ülkesinde Suriye elçiliklerini  dışarı atma kararı alırken UUU gereği  Türkiye’de aynı kararı alacaktır elbet. Suriye diplomat-ları 72 saat içinde ülkeyi terk etmeliler,UUU’gereği..
UUU’nın Türkiye’mizi  badirelere sürükleyeceğini öngörmek hiç te zor değil.  Eğer Suriye’ye askeri müdahelede bulunursak Iran,şimdiki tehditlerini uygulamaya koyacaktır.Ülkemizdeki toplumsal karmaşaya, kapıda bekleyen ekonomik kriz de eklenince bu sadece AKP iktidarının  sonu olmayacak ülkemiz, bütünlüğünü korumakta da zorlanacaktır. Zaten AB’nin 2004 yılındaki  ra­poru açıkça belirtiyor bunu. Misakı Milli’nin “eyaletlere bölünmesi”ni öngörüyor.2004 yılındaki Türkiye’ye ilişkin raporunun 9.sayfasındaki tümce.
Ekonomik ve toplumsal bütünleşme:Gerikalmış  bölgeler  Konya (Konya ve Karaman eyaleti), Kayseri (Kayseri,Sivas ve Yozgat eyaleti) Malatya (Malatya,Bingöl, Elazığ ve Tunceli eyaleti)  ve Ağrı (Ağrı, Iğdır,Kars ve Ardahan eyaleti) öncelikli hedeflerdir.
Hangi hak ve yetkiyle benim coğrafyama burnunu sokuyorsun diyen bir devlet ve siyaset adamına da rastlamadık. Çünkü UUU, ülke­mizin ana poliİkası oldu. UUU’nun yürürlükte kalması için, kürtaj,sezeryan gibi gündem saptırımı, böylesi bir programın gereği mi, yanıtı sizlere bı­rakıyorum.
Saygılarımla.
Dr. Ali Nejat ÖLÇEN alinejat@olcen.net
***
BİR YORUM: “KATILIM VE KATKI”
Sayın Ali Nejat OLCEN Bey,
Ne kadar güzel özetlemişsiniz günümüzde yaşananları...
"Kullanılanların yazgısı, bir süre sonra çöpe atılmaktır."
İşte birilerinin "Silivri" macerasına bir de bu gözle bakmak gerekir.
Selam ve saygılar.
Mustafa Zeki SAHIN