31 Ocak 2015 Cumartesi

Orhan ÖZKARACA: "MİLLİ BİRLİK HAREKETİ"

“Milli Birlik Hareketi” 
Nedir ve Ne Değildir?
Genel Başkanı Orhan ÖZKARACA ile Söyleşi! (*)
SORU 1: Milli Birlik Hareketi ne zaman ve nasıl başladı?
Orhan ÖZKARACA: Milli Birlik Hareketi 2005 yılında bir gurup yaklaşık 12000 kişilik bir gurubun ülkemiz sorunları üzerine internet üzerinden tartışmaları ile başlayan bir fikir hareketedir, ülkemiz sorunlarına duyarlı vatandaşlarımızın katılımına açık yürütülen ve yüzlerce internet sitesinde de tartışmaları toplumsallaştıran tartışma gurubu 2007 yılında tartışma gurubunun ortak görüşü olan Milli Birlik Hareketi Bildirgesini yayınladı ve bildirge imzaya açıldı ve 24 000 vatandaşımız tarafından imzalandı.
Bu bildirge günümüz dünyası ve Türkiye'nin dünyada ki yeri ve yapılması gerekenleri özetleyen tarihi bir belgedir.
Bu bildirge de önümüzdeki dönemde ülkemiz de milli güçlerle gayrı milli güçler arasında saflaşmanın hayatın her alanında yaşanacağını ve gayrı milli dış güçlere ve onların ülkemizde ki işbirlikçilerine karşı milli bir birliğin oluşturulması gerektiği net olarak belirtilmiştir.
Milli Güçleri Birleşmeye Çağırıyoruz.
“Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” diyenler birleşiniz.
Vatanın yeraltı ve üstü zenginlikleri Türk milletinin elinden alınmıştır, ülke babalar gibi satılmıştır. Ülkeyi babalar gibi satanlara karşı babalar gibi savunacak tüm milli güçler gün milli birlik günüdür.
Gün emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı milli iktidara yürüyen siyasal birliğimizi kurma günüdür.
Sağ, sol etnik ve dini temelde asla bölünmeden, bizi mahvetmek isteyen şer odaklarına karşı gün Yüce Türk Milletinin birlik ve ayağa kalkma günüdür.
Bir olacağız, iri ve diri olacağız, oluşturacağımız siyasi birlik ile ilk seçimlerde tek başına milli iktidarı kurmak için, tüm milli güçleri tek bir çatı altında toplanmaya ve partisini kurmaya davet ediyoruz.
Yeniden kuvayı milliye'yi kurmaya çağırıyoruz!
Bu güne kadar bir gurup parti kurarak gelin birleşelim çağrısında bulundu, küçük siyasi hesapların partileri oldular, bu çağrı Türk milletine partisini kurma çağrısıdır.
Tüm il, ilçe, beldeler de ve köyler de hayatın her alanında ve yurt dışında yaşayan milyonları bulan her Türk vatandaşına sesleniyoruz, kurulacak bu parti de kurucu üye olunuz.
Kurucu üye olan dava arkadaşlarımızın görevi; bulundukları il ve birim de MİLLİ BİRLİK KURULTAYLARI örgütlemek ve o il ve birimde il, ilçe ve belde yönetimlerini seçimle oluşturmaktır, hedef milyonlar olduğuna inandığımız milli güçleri tek bir çatı partisi altında toplamaktır.
Milli çatı partisini aşağıdan yukarıya inşa etmek için gün hep birlikte yola çıkma günüdür.
19 Mayıs 1919 yolumuzu aydınlatıyor, yüce önder Atatüak'de bir parti kurmamış ve o gün bulunan tüm milli güçleri Amasya tamimi ile MİLLİ BİRLİĞE çağırmıştı, biz de bu gün Milli Birlik Hareketi MBH olarak, Söz konusu vatansa gerisi tefferuattır diyerek, tüm vatanseverleri TEK BİR ÇATI PARTİSİ DE birleşmeye ve MİLLİ İKTİDARI KURMAYA ÇAĞIRIYORUZ.
Tarihi boyunca hür yaşamış ve asla esareti kabul etmemiş yüce Türk Milleti’nin evlatları olarak sizi yeni bir tarih yazmaya çağırıyoruz.
Yola çıkmanın zamanıdır.

Türk milletinin, MİLLİ ÇATI PARTİSİNDE sizi kurucu olmaya, göreve çağırıyoruz.
Hedef milyonlarca vatanseverin tek bir çatıda birleşmesidir ve ilk seçimlerde tek başına milli iktidardır.
SORU 2: Milli Birlik Hareketi şimdiye kadar neler yaptı?
Milli Birlik Hareketi
Ohan ÖZKARACA
Orhan ÖZKARACA: Milli Birlik Hareketi bildirgesi yayınlandıktan sonra bu bildirgedeki görüşler başta siyasi partilerimiz olmak üzere, sivil toplum kuruluşlarına, sendikalarımıza ve tüm vatandaşlarımıza anlatmak üzere faaliyet yürütüldü, nerdeyse tüm siyasi partilerin yönetimleri ile önceden randevu alarak konu masaya yatırıldı ne yazık ki bu girişim başarılı olmadı ve Milli Birlik Hareketi siyasi hareket olarak çıkmak ve üzerine düşen görevi yerine getirmek üzere bu gün partileşme yolunda ilerlemektedir, hedefimiz tüm milli güçleri tek bir çatı altında toplayan bir milli çatı partisi kurmaktır.
Milli Çatı Partisi inşa hareketine dönüşen hareketimiz bu gün itibariyle olanaklarımızın el verdiği ölçüde gazete, dergi, radyo vb tüm iletişim araçlarını kullanarak milli bir iktidar kurma yürüyüşünü başlattı, bu amaçla ülkenin dörde bir il ilçe ve beldesi gezilmiş, binin üzerinde görüşme gerçekleştirilmiştir. Ankara, İstanbul ve İzmir Milli Birlik kurultayları toplanmış ve gelecek dönemde bu kurultaylara devam edilecektir.
Bu çalışmalarımız hiç bir milli gücün dışarıda kalmadığı ve ilk seçimlerde iktidara yürüyecek Milli Çatı Partisini inşa etmektir.
MBH kendini sağ-sol vb kavramlarla açıklamaz. Milli Birlik Hareketi Türk Milleti'nin milli ve merkez hareketidir. MBH bu günkü yapısıyla da geçmiş de bölünme üzerine kurulmuş politik geleneklerde ki arkadaşları birleştirerek yoluna devam etmektedir.
MBH'nin kapısı milli olan tüm güçlere açıktır.
SORU 3: Bugün Milli Birlik hareketi nasıl bir çalışma düzeni içinde?
Milli Birlik Hareketi
Ohan ÖZKARACA
Orhan ÖZKARACA: Hareketimiz Eylül 2012 den başlamak üzere 29 Ekim 2012'ye kadar sürecek 'İhanet Ananasına Hayır' hayır kampanyasıyla birlikte 'Türk Milleti Partisi Kuruyor' kampanyasını iç içe yürütme kararı almıştır.
29 Ekim de partinin yüz kişilik kurucular kurulu açıklanacak ve 21 Mart 2013 tarihine kadar yürüteceğimiz 'Milli İktidar Yürüyüşüne Katıl' kampanyamızla MBH parti inşası kampanyamız MBH'nin partileşmesi ile devam edecektir, hedefimiz 21 Mart 2013’de binin üzerinde il, ilçe ve belde teşkilatlarımızı resmen kurarak ilk seçimlerde Türk Milletinin önüne milli iktidar seçeneğini sunmaktır. MBH 21 Mart 2013 tarihin de resmi kuruluşuyla birlikte belediye başkan ve belediye meclisi adaylarımızı, il genel meclisi ve milletvekili adaylarımızı yaklaşık 23 000 civarında adayımızı açıklayarak seçim kampanyasına başlıya çaktır. 21 Mart 2013 kuruluş tarihinde birinci olağan kurultayını yapacak olan MBH seçim kanun seçime girme şartlarını kuruluşunda bitirmiş olacaktır.
Partimizin inşa süreci milli hareketin ve milli gençlik ve milli kadın hareketi, sendikal alanda ve yurt dışında bulunan taraftarlarımızla yürütülen lobi faaliyetlerine ağırlık verecektir. Hareketimiz yalnızca ülkede değil Türk Dünyasında da bu dönemde faaliyetlerini artıracaktır, partimizin inşa süreci tek bir milli gücün dışarıda kalmadığı bir milli çatı partisiyle örgütlü, koordineli yapısal gücünü artıracaktır, partimizin kuruluşuyla artık hiç bir şey eskisi olmayacaktır.
Mandacı zihniyetlerin karşısında yekpare bir bütün olarak birleşen, birleştiren olacağız.
Buradan bir defa daha milli güçler birleşin çağrısını yapıyoruz.
SORU 4: Türkiye'nin bugünkü durumunu nasıl görüyorsunuz?
Milli Birlik Hareketi
Ohan ÖZKARACA
Orhan ÖZKARACA: Türkiye küreselleşme çağında küresel emperyal güçlerin çirit attığı milli ne varsa tasfiye edildiği bir dönemden geçmektedir.
Uyum yasaları adı verilen yasalarla ülkemiz küresel sömürgeci güçlerin istekleri doğrultusunda şekillendirilmiştir ve bu süreç devam etmektedir.
Sigortacılık sektörün de %100, bankacılık sektörün de %74, parakendicilik sektörün de %67, Madencilik sektörün de % 76 ve diğer sektörlerde % 50 den fazla yabancı sömürgeci güçler ülkeye hâkim duruma gelmiştir. Türk milleti milli ekonomiden tasfiye edilmiştir. Yabancı sermaye girişi -işgali - ile Türkiye sayısal olarak büyümüş, Türk Milleti küçülmüştür.
Ekonomik alanda ki işgal psikolojik savaşın tüm yöntemleri kullanılarak basın, yayın, kültürel ve siyasi, STK'lar ve sendikal alanda da yürütülmüştür. Siyasi olarak milli görünen birçok yapı küresel güçlerin doğrudan veya dolaylı dizayn edilmesi gibi vahim bir tablo arz etmektedir.
Bu vahim tablo karşısında milli güçler tepki vermektedir, milli tepki veren güçlerde ki dağınıklık bu gün en büyük sorundur. İlk iş olarak yapılması geren milli güçleri Türk Bayrağı altında birleştirmektir, bunun adresi Milli Birlik Hareketi'dir.
Bu gün söz konusu vatan gerisi Milli Birlik Hareketidir.
Dünya da küresel sömürgeci güçlerin işgaline uğrayan ülkelerde ki bilinmektedir, Tüm dünya da milli politikalar izleyen ülkeler ise milli başarılara imza atmaktadırlar, tam da atalarımızın dediği gibi başkasının ipiyle kuyuya inenlerin o kuyudan çıktıklarını tarih hiç bir zaman göstermemiştir. Çözüm millidir, çıkış da milli olacaktır.
Irak, Libya, Suriye'de olanlar, dün Vietnam, Cezayir vb ülkeler de küresel çetenin ne kadar saldırgan ve sömürgeci olduğunu bir defa daha göstermiştir, Uluslararası hukuk ayaklar altına alınmış, Libanizasyon, Balkanizasyon olarak adlandırılan böl parçala yut politikalarından ne yazık ki ülkemizde nasibini almıştır. İhanetin çözümü ver kurtul, sat kurtul olmuştur. İktidarımız da her şey millileştirilecektir. İzleyeceğimiz karma ekonomik politikayla milli kamu ve milli özel sektör güçlendirilecektir. Devlet millet elele yürütülecek bir kalkınma seferberliği ilan edilecektir.
Türk milletinin milli çıkarlarına karşı olan tüm yapılanmalar millileştirilecektir. Çözüm vardır, bu çözüm Bürüksel, Vaşinton'da değildir, çözümün adresi Ankara merkezli milli politikalardır.
Yetmişten fazla ülkenin siyasi partilerinin programlarını incelemeye alan ve milli başarılara imza atmış ülkeleri inceleyerek hazırlığı devam eden programımız bölümler halin de tartışmaya açılmıştır, son şekli 29 Ekim de açıklanacaktır.
Türkiye'nin çıkışı milli devleti savunmaktan ve milli çıkarlarımız doğrultusunda olduğu kuşku götürmez olan Avrasya Birliğidir. Avrupa Birliği vb birlikler nasıl oluşmuşsa Avrasya Birliği de oluşacaktır. İşbirlikçi yapıların AB karşısında teslimiyetçi dış politikasına son vereceğiz. Türk dünyasının yaşadığı Avrasya da oluşacak birlik ekonomik, sosyal, kültürel ve askeri tüm sorunların çözümüdür. Bölünerek değil birleşerek sorunların üstesinden geleceğiz.
Bu coğrafya da Türk Milleti'nin kabul etmediği hiç bir şey tarihi süreçte varlığını sürdüremez, bu geçici vahim duruma çözüm vardır milli güçler birleşiniz ve milli iktidar yürüyüşünde yer alınız. Türk ve İslam dünyasında karşı tarafın yürüttüğü tüm politikaların sonu hüsran olacaktır, savaşın değil barışın garantisi Güçlü Türkiye'dir, bölgesel barış aynı Avrupa Birliği gibi Avrasya Birliği’nin oluşturulmasından geçmektedir, bölgede düşük yoğunluklu savaş başlamıştır.
Savaşa Karşı Barış Cephesi Oluşturulmalıdır.
İsrail’in güvenlik, batılı ülkelerin enerji, petrol savaşın da Türkiye'nin figüran olmaktan çok tetikçi rolünü üstlenmesi asla kabul edilemez, mandacı zihniyetin bu maceracı politikası ülkemizin geleceğini uçuruma sürükler durumdadır.
Ülke de ve bölgemizde tüm çözümler barıştan geçmektedir. Savaş milyonlarca insanın ölmesi, sakat kalması demektir, küresel anakent ülkelerin coğrafyasından uzaklarda geçecek bu savaş da, paralı mersener askerlerin kullanılmaktadır, bölge insanlarının bir birini kırdığını uzaktan el oluşturarak izleyen bu güçlerin politikalarına alet olanlar ülkemize ve bölgemiz insanlığına ihanetin tam merkezindedirler.
Ordumuzun bu savaşta yer alması söz konusu olamaz, savaş ve savaş sonrası ülkenin bir felaketler bataklığına dönüşeceği açık ve nettir, en kısa zamanda bu mandacı iktidar ve destekçileri ilk seçimlerde iktidardan demokratik yollardan uzaklaştırılması Türk Milleti'nin önünde görev olarak durmaktadır.
Bu iktidar, bu düzen değişmelidir, gün Türk Milleti'nin ses verme günüdür. Milli güçler birleşiniz.
SORU 5: Milli Birlik Hareketi partileşecek mi?
Milli Birlik Hareketi
Ohan ÖZKARACA
Orhan ÖZKARACA: Yerel seçimlerin geri bir tarihe alındığı bu günler de bir stratejik öne alma kararı olmasa MBH 21 Mart 2013 tarihinde resmi partileşme başvurusunu yapacaktır. Aynı gün birinci kurultayını gerçekleştirecek olan MBH 21 Mart da adaylarını da açıklayacaktır.
SORU 6: Mevcut partileri nasıl buluyorsunuz, Milli Birlik Hareketi'nin bu Partilerden farkı nedir?
Orhan ÖZKARACA: Yoktur birbirimizden farkımız amma biz... Diyen mevcut siyasi partilerin ülkeyi bu günlere getirmekte ki sorumlulukları açıktır.
Hepsi Avrupa Birlikçi, NATO'cu, Özelleştirme adı altın da sat kurtulcu, dış politika da ver kurtulcu anlayışları ülkemiz için büyük talihsizliktir, iktidarın ve muhalefetin teslimiyetçi politikaları kabul edilemez.
Ülkemizde ki politik yelpaze körler sağırlar bir birini ağırlar deyiminin garip bir fotoğrafı durumundadır.
Mevcut iktidar ve muhalefet partileri arasında ne fark vardır, önemli farkı koymak mümkün görünmüyor.

Ana muhalefet partisi başkanlığına seçilen Kılıçdaroğlu'nun seçilir seçilmez ABD yolcusu olması, burada yaptığı açıklamalarla âdete iktidarla aynı siyasi mesajları vermesi ortada bir ana muhalefet partisinin bulunmadığını göstermiştir. Malatya Kürecik de kurulan İsrail'e kalkan füze üstünü destekleyen ve Kemal Kılıçdaroğlu ABD ziyareti öncesi Turkish Policy Quarterly Dergisine Yeni CHP'yi anlattığı röportajında, Amerika'ya çok sıcak mesajlar verdi.
'Kılıçdaroğlu, Türkiye'deki ABD karşıtlığını AKP'nin kışkırttığını iddia ettiği röportajında, Türkiye'ye yönelik tehdidin komşu ülkelerden beklenmesi gerektiğini de söyledi. Kılıçdaroğlu, yeni CHP'nin Amerika'yla çok daha sağlam ilişkiler kuracağını sözlerine ekledi.
'Yeni CHP' konusundaki bir soruya, CHP'de yaşanan sürecin basit bir yönetim değişikliği olmadığı söyleyen Kılıçdaroğlu, şu ifadeleri kullandı:
"CHP'de yeni olan sadece partinin başına yeni bir liderin geçmesi değildir. CHP için değişim, Türkiye'nin siyasal, sosyal ve ekonomik gereksinimlerine cevap verecek şekilde daha derin bir dönüşümü ifade etmektedir. Bugün CHP, adına yakışır şekilde, halk için halkla yeniden bütünleşmektedir. Partiye bu süreçte yön veren etkenler sosyal demokrat bir vizyon ve adil ve müreffeh bir topluma ulaşma idealidir. Yeni CHP yönelimi hem süreklilik hem de değişimle tanımlanacaktır."
CHP'nin AB ile ilgili görüşleri üzerine sorulan soruya Kılıçdaroğlu, "CHP Türkiye'nin AB'ye üye olmasını hedeflemektedir. AB, NATO ile birlikte Avro-Atlantik camiasının temel direkleridir. Türkiye bu camianın vefalı bir üyesi olagelmiştir ve kararlılıkla öyle kalmalıdır. Dolayısıyla AB üyeliği Türkiye için basit bir dış politika konusundan ibaret değildir. Aynı durum AB açısından da geçerlidir. " cevabını verdi.
Röportajda ABD ile Türkiye ilişkilerine de değinen CHP lideri, Türkiye'de oluşan ABD karşıtlığı konusunda sorumluluğun AKP'nin uyguladığı kışkırtıcı politikalarda olduğunu öne sürdü. Kılıçdaroğlu şu ifadeleri kullandı:
"AKP ABD ile ilişkilerimiz konusunda sorumluluk üstlenmekten kaçınmış, bunu yerine tek yönlü politikalarını başka yerlerde daha rahat bir şekilde sürdürebilmek için ve diğer iç politika ama emelleri doğrultusunda kamuoyunu ABD aleyhine kışkırtmıştır. Türk-Amerikan ilişkileri yeniden, eşitlik, karşılıklı güven ve saygı ile birbirinin meşru çıkarlarını gözetmeye dayalı işlevsel bir yola sokulmalıdır. CHP olarak Amerikalı müttefiklerimizle, anlaştığımız alanlar üzerine yoğunlaşmaya ve anlaşmazlık alanlarımızı da azaltmaya yönelik saydam bir ilişki tesis etmeye çaba sarf edeceğiz."
"Asker siyasetin dışında olmalı"
Kılıçdaroğlu Türkiye'de asker-sivil ilişkilerinin son dönemdeki durumu hakkındaki bir soruya, CHP'nin ordunun itibarını koruyarak siyasetin dışında tutacağını söyleyerek cevap verdi.
Zorunlu din dersinin kaldırılması ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın reforme edilmesi gerektiğini söyleyen CHP lideri, " Alevi toplumu kendi inançlarını kendi ibadet yerlerinde istedikleri gibi yaşama, hayatlarını nasıl uygun görüyorlarsa o şekilde sürdürme hakkına sahiptir" dedi.
'Türkiye'ye tehdit komşularından gelir'
AKP hükümetinin ''komşularla sıfır sorun'' politikası sorulan Kılıçdaroğlu şunları söyledi:
"AKP hükümetinin izlediği ''komşularla sıfır sorun'' politikasının başarısız olduğunu, hatta birçok durumda ters teptiğini düşünüyorum. İlerde daha vahim sonuçlar da beklenebilecek olmakla birlikte, bu başarısızlığın bedellerini şimdiden görmek mümkün. Azerbaycan ile ilişkilerimizin durumu örneklerden sadece biridir. (...) Geçmiş uygulamadan farklı olan, AKP'nin bu politika ile ulaşılmak istenen hedefi ıskalamasıdır! AKP'nin iktidara geldiği 2002 yılından bu güne komşularımızla aramızda mevcut sorunların hepsi çözülmemiş olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Komşularımızla ticari ve ekonomik ilişkilerimizin artması iyi bir şeydir, ancak bu ''sıfır sorun'' siyasetinin başarısı demek değildir. Sorunlar aynen devam ettiği gibi neredeyse tüm komşularımızla ilişkilerimizde sürekli yeni sıkıntılar meydana gelmektedir. Türkiye, bölgesel politikaları nedeniyle Avro-Atlantik camiasına mensup müttefikleri ile de arasına mesafe koymaktadır. İsrail ile bozulan ilişkiler, Türkiye'yi Orta-Doğu barış sürecinde anlamlı bir rol oynama olanağından mahrum kılmıştır. Türkiye Arap-İsrail anlaşmazlığında artık güvenilir bir aracı değil, bir taraf olarak algılanmaktadır."
Füze kalkanı projesinde Türkiye'nin Lizbon'da kararı imzalamasını doğru bulduğunu belirten CHP lideri şunları kaydetti:
"Türkiye'nin Lizbon'daki NATO zirvesinde füze savunma prensibini imzalaması doğru bir karardır. NATO, hala Avro-Atlantik sisteminin temel savunma çıpasıdır. Türkiye'ye yönelik herhangi bir tehdidin esas itibariyle komşularından gelmesi beklenmelidir."  (nokta haber)
Yukarı da yorumsuz olarak verdiğimiz ana muhalefet liderine sormak gerek AKP ile niye birleşmiyorsunuz, genel stratejinisi aynı olan iki partinin ülke de olması iktidar ve muhalefetin aynı güçler tarafından dizayn edildiği kanısını güçlendirmektedir.
CHP tabanın Malatya Kürecik de füze kalkanına karşı eylem yaparken CHP başkanın destek vermesi bu partinin merkezi ile tabanı arasında ki kopukluğu da net olarak koymaktadır, taban MBH görüşlerine yakın tavır koyamaktadır.
Meclis de bulunan MHP'nin de bu günler de yerel secimler tarihin de AKP ile ortak tavır alması, Ecevit koalisyon hükümetleri döneminde bir den erken seçim kararı açıklanmasının hayret verici gerçeğinin devam ettiğini göstermektedir. CHP tabanın da olduğu gibi ülkücü taban da ki rahatsızlık da bilinmektedir. Tabanla merkez arasın da ki bu rahatsızlığın sebebi ehveni şer oylardadır. Oyumuz boşa gitmesin anlayışıyla bu partiler hak etmedikleri bir oy potansiyeline sahipteler.
BDP yöneticilerinin son ABD ziyareti açıklamalarına ise değinmeye gerek görmüyorum, 'ABD gerekirse müdahale edecek' açıklaması ihanetin belgesidir.
Milli bir iktidar seçeneğini barajı aşarak ve iktidar alternatifi bir siyasi yapılamanın bulunmayışı bu garip durumun esas sebebidir. MBH'nin partileşmesi ile inanıyoruz bu seçenek Türk Milleti'nin önüne konulacaktır. Ehvenişer anlayışı ile verilen oylar artık gönül rahatlığı ile verilen oylar olacaktır. Artık meydan boş olmayacaktır.
SORU 7: Türkiye içinde bulunduğu çıkmazdan nasıl çıkabilir?
Milli Birlik Hareketi
Ohan ÖZKARACA
Orhan ÖZKARACA: Ülkenin bu duruma gelmesi süreci yeni değildir, İkinci dünya savaşı başlangıcın da basiretsiz teslimiyetçi antlaşmaların altına imza atılmıştır, milli savunmamız yabancı ülkelerin manda ve himayesine bırakılmıştır. Türk Ordusu ABD'nin kullanmaktan vaaz geçtiği silahları parayla bazen de hibeyle verdiği ABD çöplüğüne çevrilmiştir. İktidar olmak isteyen parti liderlerinin ilk işi ABD ziyareti olmaktadır, genel kanı ABD'nin desteğini almayan bırakınız iktidar olmayı TBMM de yer alması hayal kanısıdır. Haşhaş, Şeker pancarı ekiminden tutunuz da her konuda ABD elcisi adeta sömürge valisi gibi bir tavır içindedir. ABD başkanı Sayın Obama seçilir seçilmez ilk ziyaretini Türkiye'ye yapmıştır, TBMM de konuşma yapan Obama Kürt açılımı yapın, ermeni Açılımı yapın, Ekümenliği tanıyın, ruhban okulunu açın.... Diyerek ülkemizin iç işlerine karışmıştır, diplomatik skandal olması gerekirken, TBMM de milletvekillerinin çoğunluğunun ayakta alkışlaması ve sonrası bu isteklerin-direktiflerin hepsinin yerine getirilmesi ülkenin üzücü fotoğrafını oluşturuyor.
ABD'nin isteği olan açılım politikalarını Türk milleti bu gün şehitleriyle ödemektedir, terör merkezi durumuna gelen K.Irak da ki Kandil bölgesine yapılacak bir güvenlik sağlama operasyonuna ABD'nin izin vermediği Genelkurmay ve iktidar çevrelerince dillendirilmektedir.
İşbirlikçi, mandacı politikalar iflas etmiştir, bu politikaların ülkede sorunları çözmeyi bırakın bir kenara sorunun ta kendisi olmuştur.
Çözüm çok basittir, uygulanan mandacı politikalarım tam tersini uygulamak yeterli olacaktır.
Sat Kurtul Mandacı Özelleştirmelere Son Verilmelidir.

KİT'lerin malum iktidarların arkabahcesi olarak kullanılması gerekçe gösterilerek çözüm satalım kurtulalım olmuştur.
KİT sorunu yalnızca Türkiye sorunu değildir, birçok ülke KİT'leri halka açmış ve KİT'ler Anonim Şirket statüsüne kavuşturulmuş ve ticari hukuk egemen duruma getirilmiştir, Almanya, Fransa vb ülkeler de %49'nun devlet %51 ise ortaklık payının her şahıs ve tüzel kişinin 2 veya dört adet satın aldığı ve sonuç olarak devlet millet ortaklığının gerçekleştirildiği özelleştirme yöntemi yerine, geçe yarını bakanların evlerine küresel sermeye guruplarının geldiği, ülkenin ekmek teklerinin bir bir yabancı sermayeye peşkeş çekildiği bilinmektedir. Mahkeme kararıyla değerinin çok altın da peşkeş çekildiği belgelenmiş, yürütmeyi durdurma kararları, var olan hukuk bile ayaklar altına alarak, küresel güçlerin saldırgan, ekonomik işgalci istekleri yerine getirilmiştir. Bu gün Türk ekonomisinin yarıdan çok fazlası yabancı emperyalist tekellerin eline geçmiştir, Türk milleti Türk ekonomisinden tasfiye edilmiştir.
İstanbul borsasında alım ve satım yapanların%80 den fazlasını yabancı sermaye gurupları oluşturmaktadır.
Sıcak para girişi diye adlandırılan, ülkeye spekülasyon için giren para ülke ekonomisinin milli dengesini yok etmiştir. Ülke spekülatif ucuza kapatma parası olan sıcak paraya teslim edilmiştir.
İktidar Ülkeyi Vergi Cehennemine Çevirmiştir.
Bu gayrı-milli politikalar dış ödemeler dengesinde tarihi açıklara ve devletin bütçesin de sorunlar yaratmıştır, bütçe açıklarını yeni vergilerle kapatma yoluna gidilmiştir, Türkiye dünyanın en çok vergici ülkesi durumuna gelmiştir, sanki özelmiş gibi özel tüketim vergisi diye bir vergi IMF’nin isteği üzerine konulmuştur, bu vergilerin sonucu olarak:
Dünyanın en pahalı mazotu, benzini, elektriği, suyu,, enterneti...otobilleri... İle ülke vergi cehennemine çevrilmiştir. Dolaylı yani Türk milletinin ödediği vergiler fahiş miktarda artmış, küresel sermaye ye teşvik tedbirleri ile vergi muafiyetleri getirilmiştir. Bu durum asla kabul edilemez.
Ülke Borç Batağın da.
IMF'ye fon sağlayan küresel güçlerin bankaları Türk bankalarını satın almıştır, IMF'ye fon-kredi sağlayan bu bankaların sermayesi yabancı adı TÜRK.. Bankası olmuştur, artık borç almak için ABD'ye IMF'ye gitmenize gerek kalmamıştır. Türkiye'de ki bu yabancı bankaların en büyük müşterisi Türk Devletidir. Milli muhasebede dış borç stoklarında azalma iç borç stokların da fahiş artışın sebebi budur. Mevcut iktidar dış borcun azaldığını öğünerek söylerken, iç borç stokunda ki artışın aynı finans kuruluşlarına ait olduğunu gizlemeye çalışarak gerçekleri gizleyemez.
Üretim Durmuştur..
Tüm sömürge ülkelerde olduğu gibi yerli üretim azalmış, ülke yabancı malların istilasına uğramıştır.
Türkiye tarihi kırılma noktaları yaşamaktadır, Türkiye tarihin de ilk defa bu büyük coğrafi ülke çanlı hayvan ithal eder duruma düşmüştür, Yerli üretim nerdeyse yok edilmiştir, dış ticaret açığı tarihi zirvelerde ve komik olan ise ihracata ürünlerimizin yarıdan fazlasının otomobil olmasıdır, yerli bir otomobil markası olmayan Türkiye'nin birinci kalem ürünü yabancılara ve onların Türk ortaklarına aittir.
ABD ve AB'de yıllık faiz oranları %3–4 ile tüketici kendisi verilirken yabancı bankaların nerdeyse pazara bankacılık kredi sektörüne hâkim olanları Türkiye2de %11–21 arasında kredi vererek tüketim toplumu yaratması, üretmeyen toplumu bankalara borçlu duruma getirmiştir, AKP'nin on yıllık iktidarı döneminde her üç Türk vatandaşından biri içrelik duruma düşmüştür. Türk milleti onuruna önem veren bir millettir amma gerçek budur, AKP iktidarı döneminde icra dairelerinin sayısı her ilde en az üç katına çıkmıştır.
Borçları yüzünden vatandaşın malı, mülkünün önemli bir kısmı ipotekler vaastasıyla yabancıların eline geçmiştir, ülke topraklarının dörde bir bu gün yabancıların elindedir, Söz ve deyim yerindeyse Türk milleti soyulmuş 'bir don bir gömlek bırakılmıştır'.
Bu vatan bu ülke Türk Milletinin elinden hızla çıkmaktadır. Vatanımızda onlar bey bize de olursa onlara işçilik kölelik kalmıştır.
İhanet politikalarını anlatmakla bitmez.
Esnaf kepenk kapatıyor.

Milli sanayi kuruluşlarımız, bir, bir satılıyor. Ülkemiz de perakendecilik sektörüne uluslararası tekeller hâkim oldu. Bu tekellerin ortakları ABD, AB ve Siyonist sermayedir.
Arkalarında onların bankaları. Onların devletleri vardır. Şirket isimleri değişik olsa bile, bu sermaye guruplarının hepsi aynı merkezlidir.
Perakende sektörüne hâkim olan bu uluslararası soygun çetesi, ülke pazarına hâkim olma konusunda büyük bir tecrübe ve sermaye birikimine sahiptir.
Girdikleri her ülke de onbinlerce esnaf iflas eder. Bunların ayak bastıkları yerde ot bitmez! Bu vahşi saldırı serbest rekabet, piyasa ekonomisi ve kader olarak göremeyiz.
Bu milli ekonomiden Türk esnafının aldığı payı gasp etme operasyonudur.
Bu ülkemizin ekonomik olarak işgalidir. Bu saldırı karşısında sessiz kalamayız.
ONLAR AŞIMIZA EKMEĞİMİZE GÖZ KOYANLARDIR!
Bankalarımızı aldılar.. Madenlerimizi aldılar... Medyamıza el koydular...
Perakendecilik sektörünü aldılar. Et, buğday vb tarım ürünlerimizi yok ettiler tarım sektörünü işgal ettiler.
Saldırgan bir şekilde, Türk milletinin milli kaynakları, her geçen gün daha fazla bu işgal ekonomisinin eline geçiyor. Türk milleti kendi vatanın da bu emperyalist tekellerin kölesi durumuna düşürüldü. Milli olan ne varsa talan edildi yok edildi ve bu saldırı devam ediyor.
Bu bir savaştır, bu savaşta milli güçlerin tek bir karargâhta milli bir cephe de toplanması gereklidir. Bu hain saldırıyı püskürtmesinin zamanı gelmiştir.
Perakende sektörüne hâkim olan aynı emperyalist tezgâh, esnafımıza kepenk kapattırmakta, onları da işsizleştirmekte, mülksüzleştirmektedir.
Türk tarım sektörü çökertilmiştir, aynı emperyalist çete et, buğday, mısır vb sektörlere hâkim olmuştur.
Türk milleti ekonominin her alanında hain bir saldırıyla karşı karşıya bulunmaktadır.
Bu ekonomik işgale dur demek mümkün. Onların hortumlarını kesmek mümkün.
Bu hain gidişe dur demek mümkün.
Bu saldırı Türk milletinedir.

Bu saldırı hepimizedir. İşçisi, işsizi, esnafı sanayicisi, Köylüsü, kentlisi. Yüce Türk milleti, gün bu gayri milli gidişe karşı birlik günüdür.
Sesini yükselt, birleş, birleştir, bir ol, diri ol, iri ol. Türk bayrağı altında birleş.
Çözüm Var.
İktidarımız da Türkiye'nin yabancı çıkar çevrelerinin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmesine son vereceğiz.
Uyum yasaları, yabancı sermaye teşvik tedbirleri vb adlar altın da milli çıkarlarımıza aykırı olan tüm kanunları iptal edeceğiz. Uluslararası hukuk kurallarına uyarak bu süreci en kısa zamanda tamamlayacağız.
Bu ülke bu vatan yalnızca Türk Milletinin çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilecektir.
Türk Malı üretimi destekleyeceğiz, devleti millet el ele verdiği karma ekonomik tedbirlerle derhal planlı ekonomiye geçeceğiz, plan devlet ve millet elle yapılacaktır, devleti küçültüyorum diyerek Türk Devletinin yok edilmesi sürecine derhal son vereceğiz.
Türk Malı üretimi dünya markaları arasına sokacağız.
Çatışan değil yarışan bir Türkiye kuracağız.
Milli girişimcilerimizin önündeki tüm engelleri kaldıracağız.
Gençlerimizi dünya standartlarının üstünde emsalleri ile yarışma kapasitesi gösteren bir eğitim sisteminde eğiteceğiz.
Dünya nüfusunun hızlı artışı göz önüne alınırsa tarım ve hayvancılık sektörünü dünya standartlarının üstüne çıkartacağız.
Bu yüzyıl su savaşlarının yaşanacağı yüz yıl olacaktır, Suyumuzu satmayacağız, millileştireceğiz.
Milli madencilik sektörümüzü ve mamul işlenmiş katma değeri yüksek ürünsel sektör haline getireceğiz. Kısacası gayrı milli ihanet politikalarına son vereceğiz.
Bu iktidar Bu Düzen Değişecek..

Avrasya Birliği.
Milli Birlik Hareketi
Ohan ÖZKARACA
Çözüm milli güçlerin Milli Çatı Partisi’nde oluşturacağı birlikten geçmektedir, Milli bir muhalefet partisinin önünde ki engeller bilinmektedir, mandacı güçlerin hep ağızdan milli tüm çıkışları boğmaya kalkması doğaldır fakat bunun karşısında milli güçlerin dağınıklığı asla kabul edilemez.
Ulus devlet var olan statükoyu koruyarak yapılamaz, milli devletin tasfiyesi sürecine küreselleşme çağında bölgesel çıkış, genişletilme politikaları izlenmelidir, Avrupa Birliği, Kuzey Amerika Ekonomik İşbirliği -ABD VE KANADA Latin Amerika Birliği gibi Türkiye bölgesin de Avrasya Birliği politikasını hayata geçirmelidir. Avrasya coğrafya olarak aynı zamanda Türk dünyasının da yaşadığı bir bölgedir, bölgede barışın, ekonomik büyümenin ve askeri güvenlik sorunlarının çözümü Avrasya Birliği’nin oluşturulmasından geçmektedir, Bu birlik bölgede yaşayan halkların barış içinde bir arada yaşamalarını da garanti edecektir. Ulus devletin küreselleşme çağında yaşaması da bu birliğe bağlıdır, statükoculuk çözüm değildir.
Gümrük Birliği Gözden Geçirilmelidir.
AB’li gelişmiş ülkelerin esas istediği gümrük duvarlarının kaldırılması ve Türkiye'nin açık pazar durumuna getirilmesidir. Açık pazar-gümrük birliğini eline alan AB fütursuzca karşılıklı çıkar ilişkilerini bu süreçte hiçe saymıştır. Türkiye bu antlaşmanın imzalandığı günden bu güne sürekli tek taraflı zarar etmektedir, AB'li emperyal tekelci sermayenin Türkiye'de ki işlerini yürüten işbirlikçiler bu ticaretten pay aldıkları için gayet rahat bir şekilde bu ihaneti desteklemektedirler, bu durum Türk milleti açısından her milyar dolarla ifade edebilen zararla sonuçlanmaktadır.
Atalarımız bir deli bile kafasını bir sefer vurur der, biz yirmi yıldır zarar ediyoruz, işbirlikçi kesim bu zararlı alışverişten pay almaktadır, dolayısıyla bu desteği cahillik olarak görülemez olsa olsa tek hainlik bu durumu açıklar.
NATO'dan Çıkılmalıdır.. Yeni Bir Savunma Konsepti Oluşturulmalıdır.
İkinci dünya savaşı başlangıcında güvenlik konseptini NATO korumacılığına teslim eden Türkiye bu gün bu yanlışının faturasını ödemektedir.
Kıbrıs çıkartması sırasında ambargo bile uygulayan bu ittifakın son dönemde BOP-BİP projeleri Türkiye2nin bölünmesi ve küçültülmesi üzerine hesaplar yaptığı artık herkesçe bilinmektedir, bu nasıl bir ittifaktır ki Türk devletinin toprak bütünlüğünü bile tanımamaktadır.
Ayrıca NATO konsepti Gladyo vb kurumlarıyla ülkelerin iç işlerine karışmıştır, Türkiye'nin güvenlik konsepti başta Güçlü Milli devlet, Güçlü Ordu konseptine ve Avrasya Birliği konseptine oturmalıdır. Güçlü bir savunma sanayi kurulmalı ve Avrasya Birliği temelinde bu konu da iş birliği genişletilmelidir.
Milli güçler birleşmeli ve tek başına iktidar seçeneği oluşturmalıdır.
SORU 8: Savaşın önlenmesi için neler yapılabilir?
Orhan ÖZKARACA: 
Milli Birlik Hareketi
Ohan ÖZKARACA
Her şeyden önce bu savaş Türkiye'nin savaşı değildir.
Bu savaş:
İsrail'in savaşıdır, İran'ın nükleer silaha sahip olmasını İsrail kendi güvenliği için için birinci dereceden tehdit olarak görmektedir. İsrail Milli Güvenlik Konseyi belgesi ortadır, bu belgede İran’ın Nükleer üstlerinin imha edilmesi için her yolun deneneceği açık net olarak 2004'den bu yana konulmaktadır.
İran'ın nükleer silah sahibi olması istenmezken, İsrail'in yüzlerce nükleer başlıklı füzeleri bulunduğu bilinmektedir.
Türkiye İsrail'i İran saldırısına karşı korumak için kalkan olmuştur. Malatya Kürecik'e yerleştirilen füze kalkanın İran’a karşı İsrail'i korumak için konuşlandırıldığı resmen açıklanmıştır, Davos'da 'Van Minüt' diyenler İsrail'e kalkan olmayı kabul etmişlerdir.
Bu savaş ABD, İngiltere, Fransa... gibi batılı ülkelerin bölgede ki petrollere el koyma savaşıdır.
Bu savaş da Türkiye'ye biçilen rol tetikçiliktir. Yüce Türk milleti bunu asla kabul edemez.
Bu savaş bölgede tarihi düşmanlıkların tohumunu atmıştır, bu tarihi düşmanlık yüzyıllarca sürebilir, unutmayalım ki Türkiye'nin dış politikası yurt da barış, dünya da barıştır, bu ilkeden asla taviz verilmemelidir.
Savaşa Karşı Milli Birlik Oluşturulmalıdır.
Bu gün savaşa karşı tüm milli güçler, partiler, STK ve sendikalar tüm milli güçler savaşa karşı barış cephesi oluşturmalıdır.
Savaş milyonlarca insanın ölmesi ve sakat kalması demektir, savaş açlık ve yoksulluktur, savaş insanlık tarihinde ki en büyük felakettir.
Türkiye bu savaş da asla yer almamalıdır.

SORU 9: Bölücü terör nasıl önlenebilir?
Orhan ÖZKARACA: Türkiye demokrasisi geçmişte önemli hatalar yapmıştır, kişisel özgürlükler temelinde demokrasimiz mutlaka üst seviyelere çıkartılmalıdır, tüm sorunların çözümü demokrasi içinde olabilir.
MBH olarak rengi ve gerekçesi ne olursa olsun her türlü teröre karşıyız.
Bu gün ülkemizde ki terör çok boyutludur ülke içinde demokrasi ve kalkınma dan kaynaklanan boyutları bulunmaktadır, Güney Doğu bölgesinde ki feodal yapı çok hızlı bir şekilde tasfiye edilmelidir.
Avrasya birliği doğrultusun da bölge ülkeleri arasın da gümrükler kaldırılmalı, bölgenin ekonomisi güçlendirilmelidir.
Terörün Dış Desteği Yok Edilmelidir.
Terör örgütü kullanılarak Türkiye ile sorun yaşayan ülkeler, PKK vaastasıyla bizimle savaş yürütmektedirler. Ermenistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan, İsrail, ABD vb dış güçler terör örgütüne destek vererek bir savaş yürütmektedirler.
Dün Suriye Hatay sorununu bahane ederek PKK'ya destek vermiştir, A. Öcalan’ın Suriye Beka vadisindeki alt yapısının Suriye istihbaratı Muhabarat tarafından kurulduğu, Hamdi Esad'ın bu operasyonlarda birinci dereceden yer aldığı bu gün herkesçe bilinmektedir.
Ermenistan ASALA örgütünü sözde dağıtmış, gerçekte ise ASALA PKK içinde faaliyet yürütür hale gelmiştir, Ermenistan’ın silah ve para yardımı yaptığı dağlık Karabağ bölgesinde PKK ve ASALA üstlerinin bulunduğu çeşitli basın organlarında haber olmuştur, aynı durum Güney Kıbrıs Rum Yönetimi içinde söz konusudur bu konuda yüzlerce haber çıkmıştır.
A. Öcalan Suriye'den çıkmak zorunda kaldıktan sonra Yunanistan'da bulunduğu sırada bu ülkede Albaylar Faşist Cuntası olarak bilinen darbe yapan generallerden biri A. Öcalan’a sahte Yunan pasaportu vermekten yargılanmış ve göstermelik bir cezaya çarptırılmıştır.
ABD Çekiç Güç, 32. paralel politikalarıyla bölge de resmen bir Kürt devleti kurulmasını desteklemiştir. ABD Türkiye'nin PKK üstü olarak kullanılan Kandil bölgesine Türk Ordu’sunun operasyon düzenlemesine karşı durmuş, sonuç olarak Kandil'i koruma sahasına almıştır.
İsrail bölge ülkelerinin bölünüp, küçültülerek İsrail'in kontrol edebileceği küçük devletçikler haline gelme politikasın da terör örgütlerini kullanmakta ve destek vermektedir, Lübnan ve Filistin ve Irak bu politikalar sonucu bölünmüştür. Sıra Suriye, İran’dan sonra Türkiye’ye gelecektir.
Vaat edilmiş topraklarda ki egemenlik stratejisi güdülmektedir.
Bu Oyun Bozulmalıdır.

Stratejik ortak diye adlandırılan ülkeler Türkiye'nin stratejik çıkarlarına ihanet içinde oldukları artık net olarak görülmekte ve bilinmektedir.
Türkiye stratejik ortaklık konseptini yeniden gözden geçirmelidir. Teröre destek veren ülkelere net yaptırımlar uygulanmalıdır. Terörün dış desteği kesinlikle yok edilmelidir.
Teröre karşı milli mutabakat şarttır. Siyasi partilerimiz oy avcılığı temelinde terör karşısın da ikili oynamaları son bulmalıdır. Demokrasi ve cumhuriyetin güçlenmesi terörün pan zahiridir, siyasi partilerden teröre doğrudan veya dolaylı destek verenler kapatılmalıdır.
Bölgede ki toprak ağaların toprakları topraksız ve az topraklı köylüye dağıtılmalıdır.
PKK Etnik Kimlik Üzerinden Politika Yapan Irkçı, Faşist ve İşbirlikçi Bir Örgüttür.
Tüm kurum ve kuruluşlar ırkçılığa karşı mücadele etmelidirler. Irkçılığın hâkim olduğu ülkeler de yaşananlar asla Türkiye'de yaşanmamalıdır.
Etnik kimlik üzerinden politika yapmak tüm dünya da ırkçılık olarak görülür, BDP ve PKK'nın etnik kimlik üzerinden ırkçı politikası demokrasi ve özgürlük adına yürütmesi garip bir iki yüzlülüktür.
Demokrasi çıtamız kişisel haklar temelin de yükseltilmelidir, feodal yapı tamamen tasfiye edilmelidir. Terörü destekleyen iç unsurlar yasaklanmalıdır, dış destek sağlayan devletlere gerekli yaptırım uygulanmalıdır.
SORU 10: Yeni Anayasa hakkında görüşleriniz.
Orhan ÖZKARACA: 
Milli Birlik Hareketi
Ohan ÖZKARACA
Oslo'da yapılan PKK görüşmelerinde yeni bir anayasa konusu protokole bağlandığı biliniyor, AKP'nin aynı dönem de yeni anayasa fikrini ortaya atması bir rastlantı değildir, 'İmralı palas' anayasa konusunda protokol imzaladıklarını açıkladı aynı dönemde ve Sn. Başbakan 'hazmettire hazmettire kabul ettireceğiz' açıklaması da aynı döneme rastlamaktadır. Basın da çıkan Oslo protokollerin de anayasanın moderötör devletin -tahminen ABD- arşivin de bulunduğu belirtilmektedir, bu konu da birçok belge günlük basında çıkmış ve ret edilmemiştir. 
Yeni anayasa PKK Oslo görüşmelerinin bir ürünü olduğu nettir.
TBMM'de bir Anayasa Komisyonu kurulması daha çok bu hazmettirme süreci olarak görülmektedir.
Anayasaları kurucu meclisler yapar, bu meclisin bir anayasa yapma hakkı yoktur.

MBH olarak biz bu komisyonu bir hazmettirme mekanizması gördüğümüz için bu komisyona fikir beyanında bulunmadık ve bulunmayacağız.
MBH bu ihanet anayasasına karşı giderek artan bir güçle hayır kampanyası yürütecektir.
Milli Kimlik Bir Arada Yaşamanın Garantisidir.
Amerika’yı kuran halka Amerikan milleti, Fransa’yı kuran halka Fransız milleti, Türkiye'yi kuran halka Türk milleti denir.
Amerika'da tek dil İngilizce, Fransa'da tek dil Fransızca, Türkiye'de tek dil Türkçe olması doğaldır, etnik yapı olarak örnek verilen her ülke de Türkiye'den daha fazla etnik mozaik gösterdiği bilinmektedir.
ABD ve Fransa'da tek bayrak, tek devlet, tek millet, tek dil uygulaması varken bu ve benzeri ülkelerden gelen diplomatların etnik konuları açması tam bir art niyettir.
Başkan Obama TBMM'de Kürt açıklımı, ermeni açılımı isterken neden ABD'de en büyük etnik köken olan İspanyollar hakkında bir etnik açılım yapmamaktadırlar, kendi ülkelerinde milli birlik ve beraberliğe önem veren bu ülkelerin ülkemiz üzerin de emperyal çıkarları gereği bu politikaları savundukları çok net ve açıktır.
Bu anayasa da milli kimlik yok edilmek istenmektedir, bu durum yüzyıllar sürecek bir iç karışıklığa sebep olacaktır, milli kimlik yok edilirse etnik kimlikler ön plana çıkar ve Libanizasyon, balkanizasyon olarak adlandırılan politikalar hâkim olur ki bu ihanettir, bu itibarla bu anayasayı şimdiden bir ihanet anayasası olduğu ilan ediyoruz, tüm milli güçleri bu konuda birleşmeye birlik ve beraberliğimi tehlikeye sokacak bu anayasaya hayır demeye davet ediyoruz.
SORU 11: Türkiye yeniden güçlü bir milli devlet konumuna nasıl gelebilir?
Orhan ÖZKARACA: Tüm güçlü devletlerin güçlü bir milli ekonomiye dayandığı bilinmektedir, ekonomisinin yarısından fazlasını yabancı emperyalist ülkelere teslim eden ülkelere sömürge ülkeler denilmektedir, ne yazık ki Türkiye bu sömürge ülkeler kategorisinde yer almaktadır.
Milli ekonomiyi en kısa zamanda güçlendirmeliyiz, devlet millet el ele karma ekonomik çözümler üretilmelidir, üreten, onurlu bir Türkiye kurulmalıdır, tüm dünya da milli ekonomisini güçlendiren ülkelerin izlediği politikalar bilinmektedir.
Çözüm işbirlikçilerin hayatın her alanında tasfiye edilmesinden geçmektedir.
Ülkede Türkiye büyümüş, Türk milleti küçülmüştür. Sektörsel baz da emperyalist tekellerin payı %100'leri bulmuştur, ülkemiz bu tekellerin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiştir, Çözüm nettir ülkemiz de her şey Türk milletinin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmelidir, Yeni Anayasa da dâhil ihanet politikalarına derhal son verilmelidir.
Milli güçler tek çatı altında toplanmalıdır, milli birliğini sağlayan milli güçler iktidara gelmeli ve gayrı milli politikalar yerine milli politikalar uygulanmalıdır, önümüzde zorlu bir süreç vardır, inanıyoruz onun için MBH olarak milli bir iktidar için mücadeleye sonuna kadar devam edeceğiz.
Zafer milli güçlerin olacaktır, mandacılar kaybedecektir.

[Sayın Orhan ÖZKARACA’nın izin vermesi ile; (REF: www.dunya48.com, Link: http://www.dunya48.com/siyaset/siyaset/11664-milli-birlik-hareketi-genel-baskani-orhan-ozkaraca-ile-soylesi) Ulusal Haber & Ulusal Ajans, Ankara: 31 Ocak 2015]

8 Ocak 2015 Perşembe

BEKLENEN OLDU. HAYÂL-İ SÜKUT VE HÜSRAN!.. "Anayasa Mahkemesi seçim barajının kaldırılmasını reddetti."

Anayasa Mahkemesi seçim barajının kaldırılmasını reddetti
Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) gündemine aldığını duyurmasıyla Haziran seçimleri öncesinde yeniden tartışma konusu haline gelen yüzde 10 seçim barajı olduğu gibi kaldı.
AYM, yüzde 10 seçim barajının kaldırılması için yapılan bireysel başvuruları reddetti.
AYM, kararı konu bakımından yetkisizlik nedeniyle verdi. Kararın Başkan Haşim Kılıç’ın katılmadığı toplantıda ikiye karşı 14 oy çokluğuyla alındığı öğrenildi.
Barajın kaldırılması için mahkemeye baraj altında Demokratik Sol Parti (DSP), Saadet Parti (SP), Büyük Birlik Partisi (BBP) başvurmuştu.
Avrupa’da yüzde 5’in üstünde baraj yok!
Anayasa Mahkemesi’nin yüzde 10’luk seçim barajını “Hak ihlâli” olarak değerlendirip iptal edebileceğine dair haber yankı uyandırdı.
Gazeteler bugün hukukçuların görüşüyle doluydu. Tartışmanın alevlenmesi üzerine Anayasa Mahkemesi, seçim barajına ilişkin başvuruyu henüz değerlendirmekte olduklarını bildirmekle yetindi.
Kuzu: Yok hükmündedir
TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı AKP’li Burhan Kuzu, mahkemenin barajı kaldırması durumunda, kararı yok hükmünde sayacaklarını ve uygulamayacaklarını söyledi.
Arınç: Gereği yerine getirilir
Buna karşılık Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ise böylesi bir kararın kriz anlamına gelmeyeceğini belirterek, “Mahkeme ne karar verirse versin bunun gerekleri yerine getirilir” dedi.
Anayasa Mahkemesi’nin kararı ne yönde çıkar, iptal yönünde çıkarsa hükümetin tavrı ne olur bilinmez ama Avrupa’da en yüksek seçim barajının Türkiye’de bulunduğu bir gerçek.
Tayyip Erdoğan başbakaken -Nisan 2011’de Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada- “Şu anda Avrupa’da yüzde 8, yüzde 7 barajı da var, olabilir” demişti. Ne var ki bu doğru değil.
Avrupa’nın seçim barajı tablosu:
TABLO AVRUPA
Erdoğan ve benzer cümleleri dillendiren AKP’liler yanlış biliyor: ‘Avrupa ülkeleri’nin hiçbirinde, ama hiçbirinde yüzde 5’in üstünde seçim barajı yok.
Yüzde 5’in üstünde baraj şu an Avrupa’da bir tek Lihtenştayn’da var. Erdoğan o konuşmayı yaptığı Rusya’da oran 7’ydi, o da 5’e indirildi.
Avrupa’nın 21 ülkesinde baraj bile yok. Türkiye’yle kıyas kabul edebilecek bazı ülkelerdeki seçim barajları şöyle: Ukrayna yüzde 5, Polonya yüzde 5, İtalya yüzde 4, Almanya yüzde 5, İspanya yüzde 3 ve Fransa yüzde 0.
Diken sordu, uzmanlar yanıtladı: AKP ‘çözüm süreci’nde kararlıysa seçim barajında bu ısrar niye?
Türkiye bir kez daha yüzde 10’luk seçim barajını tartışıyor. Genel seçimlere yedi ay kala gündeme gelen meselenin, Kürt sorununa son verip barış getirme iddiasındaki hükümet tarafından pek de hoş karşılanmaması dikkat çekiyor.
Tartışma Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın seçim barajını hak ihlali kapsamında yapılan bireysel başvuru sonucunda değerlendirmeye aldıklarını söylemesiyle alevlenmiişti.
Erdoğan ve Davutoğlu ne dedi?
Türkiye’de önemli demokrasi eksikliklerinden biri olarak yüksek baraj oranının düşürülmesi tartışmasına ilk tepki Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan geldi. Erdoğan, barajı üstü kapalı bir şekilde ele alıp, Anayasa Mahkemesi’ni ‘siyasetin alanına girmek’le hayli sert eleştirdi: “Egemenlik, bürokrasinin değildir, yargının değildir, Anayasa Mahkemesi’nin de değildir. Hiç kimse hiçbir kurumu kendisini milletin, Meclis’in üzerinde, özellikle de siyaset kurumunun üzerinde görmemelidir. Darbe ürünü kurumlar çıkıp da siyasete hiza vermeye kalkamaz.”
Başbakan Ahmet Davutoğlu da, Kılıç’ın çıkışını Türkiye’de istikrarsızlık yaratma hamlesi olarak yorumladı: “Bu barajı AK Parti getirmedi. 15 ayda seçime girdik ve eşit şartlarda lider olduk. Biz baraj falan tanımayız. Biz milleti tanırız.”
Peki HDP’nin seçimlere parti olarak girmesine de engel oluşturan baraja yönelik bu tavır, Erdoğan ve hükümetin çözüm kararlılığıyla çelişmiyor mu?
Diken, bu soruyu köşe yazarı Cengiz Çandar, Başbakanlık Başdanımanı Etyen Mahçupyan, siyaset bilimci Fuat Keyman, hukukçu Mithat Sancar ve araştırmacı Bekir Ağırdır’a sordu…
Cengiz Çandar: AKP çözümde ciddiyse barajın indirilmesine karşı çıkmaz
”Yüzde 10 barajı, 1982 Anayasası üzerinden Seçim Kanunu’na 1980 darbesine yol açan ve siyasi krizlerin sebebi olarak gösterilen koalisyon hükümetleri ya da hükümet kurulamamasına tepki olarak girmişti. O günden bu yana geçen süre 40 yıla yaklaştı.
Yüzde 10 barajı, başta Avrupa, dünyada eşine rastlanmayacak ölçüde çok yüksek bir oran. Parlamenter demokrasinin ‘olmazsa olmaz’ları arasında sayılan ‘temsilde adalet’ ilkesini yok ediyor. Son derece adaletsiz bir yapıya yol açıyor.
Ayrıca, barajın kaldırılması ya da en fazla olmak üzere yüzde 5 düzeyine indirilmesi, ülkenin en önemli sorununun, Kürt sorununun çözümü açısından da mutlak bir şart. Kürtler, demokrasiyi bu kadar sakatlayan bir hükümle temsilde yeterince, hak ettikleri oranda ve adaletli biçimde yer alamazlarsa, bu ülkenin siyasi bütünlüğü içinde yer alma dürtüleri de giderek törpülenir.
AKP iktidarı, gerçekten ‘çözüm süreci’nde ciddi, samimi ve sonuç almaya istekliyse barajın kaldırılmasına ya da yarı yarıya indirilmesine karşı çıkmaz. Eğer karşı çıkıyorsa ‘çözüm süreci’ni değil, bildiği usûllerle ‘çözmeyi’ düşünüyor demektir ki, bunun da1940’ların “Memlekete komünizm gerekirse biz yaparız” zihniyetli proto-faşist tek parti yönetiminden farkı yoktur. Öyle bir çözüm, zaten çözüm değildir. ” (Radikal gazetesi yazarı)
Etyen Mahçupyan: İyi niyetli değil
”Seçim barajı hükümetin hep söylediği gibi baştan beri var ve tabii ki hükümet her siyasi parti gibi bundan yararlandı. CHP de bundan yararlanabiliyor zaten. Dolayısıyla siyaseten baraj şu zamana kadar korundu. Değişecek olsa bile siyaseten değişmesi lazım.
Geçen sene başbakan olan Tayyip Erdoğan farklı modeller önerdi, barajın sıfıra inmesini de önerdi. Muhalefet hiçbir şey yapmadı, bu tartışmayı yürütmedi.
O yüzden hükümet kendisine düşeni yaptığını düşünüyor. Çünkü sadece durup dururken barajı indirmek niyetinde değil hükümet, seçim sistemini de değiştirmek istiyor. Bu da muhalefet tarafından herhalde pek makbul bulunmadı ya da buraya doğru yürümek istemedi muhalefet.
Dolayısıyla, seçime kaç ay kalmışken bu tartışmaların çıkmasını iyi niyetli bulmak çok da mümkün değil. Tabii ki hükümet böyle bakıyor meseleye.
Anayasa Mahkemesi’ne gelen teklif kendi yetki alanını aşmasını gerektirecek. Anayasa Mahkemesi’nin kendisini yıpratması, siyaset alanına girmesi demek. Çünkü muhalefet şu ana kadar önayak olup yapmadı, ya da hükümetin önayak olmalarına cevap vermedi.
Şimdi de Anayasa Mahkemesi üzerinden bu yapılmak isteniyorsa bunun kabul edilebilir bir tarafı yok tabi.” (Başbakan Davutoğlu’nun başdanışmanı, Akşam gazetesi yazarı)
Fuat Keyman: AKP baraja demokrasi temelinde değil, kendi çıkarına göre bakıyor
”Çözüm süreci Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açacak bir süreç. Fakat seçim barajının düşürülmesi de demokratikleşmenin önünü açacaktır.
Dolayısıyla bence çözüm süreciyle seçim barajının düşürülmesinde bir paralellik var. Çözüm süreci baraj düşürülürse daha rahat yürür.
Ancak varolan siyasi sistem içinde AYM barajı düşürürse, AKP bunu vesayet hamlesi olarak göreceği için bütün siyaset buna odaklanacaktır. Böyle bir durumda, şu zamana kadar konuştuğumuz gibi Mart-Nisan ayında çözüm sürecinde ciddi bir noktaya gelmek de hayal olur. Çözüm süreci değil de AYM’nin barajla ilgili verdiği karar konuşulur.
Şu anda AKP (barajın kaldırılmasına) karşı çıkacaktır çünkü yüzde 10 barajı onun lehine, ona hak vermek lazım. Yüzde 10, yüzde 5’e ya da sıfıra inerse AKP milletvekillerinin sayısı azalabilir. AKP bu durumda seçimi kazanır ama güçlü çoğunluk hükümetini kurmada ya da anayasayı değiştirmede yeterli milletvekili sayısına sahip olamıyor. Ama bu, demokrasi temelinde değil de kendi çıkarına bakıp hareket etmektir.
MHP de örneğin 2011 seçimlerinde bu tartışma olsaydı barajın altında kalma durumu olduğu için AKP’ye karşı çıkacaktı. Fakat şu anda oyları yükseldiği için karşı çıkmayacak, yüzde 10 barajı kalsın diyecektir.
Ama barajın düşmesi hem CHP’nin hem HDP’nin yararına olur. Yüzde 5 gibi bir barajla tüm Türkiye temelinde katılabilir seçime HDP.
Partiler barajın reforme edilmesini kendi çıkarlarına yönelik görüyor. Halbuki baraja, demokratikleşmenin güçlendirilmesi ve denge denetimi yönünde bakılmalı.” (Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü, Radikal gazetesi yazarı)
Mithat Sancar: AKP barajın bütün nimetlerinden yararlanıyor, durum hazin ”AKP’nin seçim barajındaki tavrı çözüm sürecinden bağımsız olarak zaten baştan sorunluydu. 2002’deki seçimlerde bir avantaj sağlayarak tek başına hükümet kurma imkanı elde etti baraj sayesinde. Ondan sonra da barajı düşürmeye yönelik bütün talepleri kulakardı etti.
Türkiye’nin demokratikleşmesi anlamında ya da en azından temsili adaletin sağlanması açısından barajın düşmesi gerektiği çeşitli çevrelerce dile getiriliyor. Fakat bu baraj aynı zamanda bir iktidar tuzağı içeriyor, yani barajın iktidarları tavlayan bir yanı var. Bir dönem çoğunluk olan her parti, baraj sayesinde bu çoğunluğu sürekli bulabileceği gibi bir cazibeye kapılmıştır.
Çözüm sürecinde dile getirilen talepler vardı. ‘Yol temizliği‘ denilen demokratikleşme adımlarına ihtiyaç vardı. Sürecin başlarında, hangi aşamada olduğundan bağımsız olarak programlanması gereken adımlardı bunlar ve içinde barajın kaldırılması ya da düşürülmesi mevcuttu zaten.
Ama AKP yüzde 45-50 arasında oy alan bir parti olarak barajın avantajlarından maksimum düzeyde yararlanıyor ve kendi avantajlarını bu adaletsiz seçim sistemi sayesinde de sürdürmekten vazgeçmiyor. Çözüm sürecinde yeni bir aşama ihtiyacı olduğunun çok net vurgulandığı bu dönemde, baraj ısrarından ve inadından vazgeçmesi çok iyi olurdu ama vazgeçeceğe benzemiyor AKP.
Bu, hem çözüm süreci hem de demokratikleşme açısından olumsuz bir tavırdır. Önümüzdeki dönemde 2015’ten sonraya ertelemeye çalıştığı tartışma konularından biridir bu AKP’nin. En azından 2015’i bu avantajla geçirmek istiyor.
Diğer yandan da, belli bir çevre hariç diğer partilerin hiçbirinin, bir dönem CHP’nin de hiç samimi davranmaması önemli bir mesele. CHP son dönemde barajı düşürmeye yönelik önergeler sundu, taleplerde bulundu. Ama önceki dönemlerde de MHP, CHP ve DTP baraj konusunda bir tür sinizm tavrını tercih etti. Demokratik kamuoyu da maalesef sonuç alıcı bir baskı oluşturamadı.
Şu an konunun AYM’nin önüne gelmiş olması yeni bir fırsat ama aynı zamanda, yargısal süreçler dışında, demokratik zeminde çözülemediğinden, bir muhasebeyi de gerekli kılıyor. Yani bir yandan fırsat, bir yandan da hazin bir durum. (Hukuk profesörü, Ankara Üniversitesi öğretim üyesi)
Bekir Ağırdır: Sonuçlar 2019’dan önce sandığa yansımaz
Araştırma şirketi Konda’nın Genel Müdürü Bekir Ağırdır’a göreyse, barajın kaldırılması Kürt siyasetini olumlu etkileyecek ama büyük bir dalgalanmaya da yol açmayacak. Sebepse, Türkiye’de 2002’den bu yana kemikleşen kutuplaşma. Ağırdır, Diken’in ‘Barajda bir değişiklik oy dağılımını nasıl etkiler?’ sorusuna, şu yanıtı verdi:
”Hepimiz baraja takılmış durumdayız ama herkesin gözden kaçırdığı bir mesele var. 2002’den bu yana bütün seçimlere bakıldığında Türkiye siyasetinde tuhaf bir yoğunlaşma var. Örneğin bazı illerde CHP yüzde 60’lara çıkarken, diğer yerlerde yok. Keza HDP için de bu geçerli.
Bu nedenle baraj düşse dahi AKP’nin yine çok önemli kayıplar yaşayacağını söylemek doğru olmaz. Diyelim ki CHP İzmir’de iki milletvekili sayısını artırır ama bazı illerde olmadığı için pek fark etmez bu durum. Çünkü AKP 81 ilde var, diğer üç parti farklı illerde yoğunlaşıyor.
Bunları net bir şekilde konuşabilmek için hesap yapmak gerekiyor ve bu değişikliklerin nerelerde olacağını derinlemesine araştırmak gerekiyor. Tabii baraj düştüğü takdirde bu durumdan doğrudan Kürt siyaseti etkilenecektir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş’ın oylarını baz alarak yaptığım hesaba göre HDP 13 milletvekili daha çıkarabilir.
Bana kalırsa hemen yarın kaldıralım barajı ama baraj değişikliğinde 2015 Haziran seçimlerinde çok büyük bir dalgalanma beklemiyorum.
Bu baraj kaldırılmalı, evet, ancak matematiksel sonucu 2015’te değil 2019’da ortaya çıkar. Çünkü Türkiye siyasinin üç karakteristik özelliği var…
İlk olarak Türkiye bu dört partiye konsolide olmuş durumda. Bunun çözülmesi gerek ama altı ayda çözülebileceğini düşünmüyorum.
İkincisi bu dört parti arasında bir kutuplaşma var.
Üçüncü olarak da bu dört parti aynı zamanda bir kimlik siyasetine sıkışmış durumda.”
Anayasa Mahkemesi’nin ‘seçim barajı’yla imtihanı ve ‘iptal’ seçeneği
MURAT SEVİNÇ
Bir süredir ortalıkta dolaşan dedikodu, sonunda bir gazeteci tarafından haber yapıldı da bizler de ‘yazma’ şansına kavuştuk!
Haberin yalancısıyız, Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Haşim Kılıç, yüzde 10 seçim barajına ilişkin düzenlemenin bireysel başvuru yoluyla önlerine geldiğini, incelendiğini ve birkaç hafta içinde sonuçlandırılacağını açıklamış.
Türkiye’de bazı şeyleri tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok. AYM eğer ‘ihlal’ ya da ‘iptal’ yönünde bir karar verirse, öncelikle o ve sonraki birkaç akşam, çok sayıda ‘hukukçu’ TV ekranlarında kapışacak. Akıl ve beden sağlığınıza düşkünseniz ‘Sakın izlemeyin’ derim. AKP’liler ve 1960’ların sonundan itibaren Türkiye sağı AYM için ne diyorsa, aynını tekrar edecekler.
Bu arada, aklı başında değerlendirme yapan bir iki uzmanın söyledikleri hiç kimse tarafından duyulmayacak. Adında ‘tartışma’ olan programların sunucuları, hiç kimsenin gerçek bir şey tartışmadığı, mütemadiyen zevzeklik yapılan stüdyolarında zevkten dört köşe olacak vs…
Henüz bu saçmalıkların yaşanmasına bir iki hafta varken yazmak, anlamlı olacaktır. Hiç kimseden söyleşi önerisi almadığım için, kendi kendimle söyleşmeye karar verdim! Biraz uzun oldu ancak konu çok ama çok önemli. Yazının bundan sonrasını okuyacaklara, sabır dilerim…
1- Baraj sorunu nedir?
Seçim Yasası’nın 33. maddesinde yer alan yüzde 10 barajının her hangi bir Batı Demokrasisinde eşi benzeri yok. Putin’in Rusya’sında dahi yüzde 7 idi, yüzde 5’e indirdiler. Batı’da barajsız sistemler olduğu gibi genel eğilimin, yüzde 2 ile yüzde 5 arasında olduğu söylenebilir. Zaman zaman Türkiye’de gündeme gelen yüzde 5 baraj önerisi, büyük ölçüde Almanya’dan esinlenir.
1983’te bir de ‘seçim çevresi barajı’ vardı. Üç genel seçim bu ‘çifte barajlı’ sisteme göre yapıldı. Küçük partiler, yani 12 Eylülcüler’in ‘marjinal’ olarak tanımladığı siyasal akımlar sistem dışı bırakılmak istendi ve büyük ölçüde başarılı oldu.
Çifte baraj, zamanında AYM’nin önüne geldi. Mahkeme, 1995’te seçim çevresi barajını iptal ederken yüzde 10’luk baraja dokunmadı. 1995 sonrasındaki seçimler, ülke barajıyla yapıldı. Sorun AİHM’e de gitti (Sadak/Yumak) ve ilgili dairenin 2007’deki kararı, ‘iktidar/devlet’ lehine çıktı. AİHM, ülkelerin ‘takdir marjı’ olduğuna hükmetti.  Barajın böyle bir geçmişi var.
2- Neden kaldırılmadı?
Vallahi bunu kaldırmayanlara sormalı! Tüm iktidarlar, 12 Eylülcülerin bu ‘değerli’ hediyesinden yararlandı. Çünkü Türkiye’de ‘halkın yönetime katılımına’ değer verilmez. Halk dediğin, oy deposudur. Milli iradeden en çok söz eden AKP, 2002 seçimlerinde oyların neredeyse yarısı (yüzde 45 civarında) baraj nedeniyle ‘çöpe gittiği’ için ‘tek başına’ iktidar olabildi.
Ancak, ‘ülke’ yerine ‘algı’ yönetmek isterseniz, bu somut gerçeği hiç gündeme getirmez, sürekli ‘cici halk’ söylemi kullanırsınız. Üstelik masal sever çeyrek okumuşlardan desteğiniz de varsa, ‘halk övgüsü’ tadından yenmez. Özal da 1987 seçimlerinde, aynı tadı almıştı. Tekrar ediyorum: 2002 seçimlerinde geçerli oyların yaklaşık yarısı, çöpe gitti.
Neyse ki 2007 sonrasında, barajın asıl hedefi olan Kürt siyaseti ‘bağımsız adaylık’ seçeneğine yöneldi de, çöpteki oy miktarında kısmi bir azalma oldu. Ülkeyi 12 yıldır yöneten parti, bu izan dışı baraj her gündeme geldiğinde, ‘Bana ne bana ne, ben mi koydum?’ düzeyinde açıklamalar yapmayı tercih etti. İşin matrak yanı, ‘Kemalist ve darbe yanlısı’ CHP ile ‘bölücü’ HDP/BDP, yıllardır ‘Baraj düşsün’ derken; ileri demokrat AKP, düşmesini engelledi.
AKP’nin geçen yıl gündeme getirdiği seçim kanunu değişikliği önerisine ise hiç girmeyelim. Çok tipik bir AKP taktiğiydi: Dar bölge ile çok milletvekili. Bak şimdi, yine niyet okudum!
Özetle, barajın indirilmemesinin nedeni, iktidar partilerinin bu ‘oy hırsızlığından’ büyük menfaat elde etmeleri. Tabii oy hırsızları, kendilerine hayli şık bir kılıf da buldu: Yönetimde istikrar.
3- Baraj, yönetimde istikrarı sağlar mı?
1995 değişiklikleriyle Anayasa’ya, seçim kanunlarının ‘temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak şekilde düzenlenecekleri’ ilkesi eklendi (67).
İstikrardan, bir partinin yıllarca süren dizginsiz yönetimini anlıyorsanız, yüzde 10 elbette istikrar sağlar. Bu mantıkla, barajı yüzde 30’a çıkarmak yönetimi daha da istikrarlı hale getirir. Üstelik yasama yetkisi ‘asli ve genel’ olduğu için TBMM’nin barajı yüzde 30 yapmasının önünde bir pozitif hukuk engeli de yok. AKP’nin, Celal Bayar’dan bugüne değişmeyen egemenlik algısı buna da izin verir. Var mı itirazı olan!
Yıllardır, ‘Reis ile istikrar sohbetleri’ yapılır ve tek partiyle istikrar sözcükleri neredeyse eş anlamlı kullanılırken, TV’nin gedikli soytarıları, Avrupa’daki koalisyonlardan örnek verdi mi? Örneğin şu anda AB’nin en önemli iki ülkesi, koalisyon hükümetleriyle yönetiliyor. Sizce her gün gözyaşı döküp ‘Ah be, Türkiye gibi olmak vardı’ diyerek efkârlanıyorlar mıdır?
Bana kalırsa, baraj olmamalı. Ancak olacaksa, en fazla yüzde 5 olmalı ki örnekleri var.
Böyle bir oranın, ‘kolay dağılmayan’ hükümetlerin kurulabileceği bir meclis aritmetiği yaratacağı düşünülebilir. Ancak yüzde 10, ‘temsilde adalet,’ ‘seçme/seçilme’ ilke ve haklarını yerle bir etmekte. Bu saçmalığın gerekçesi ‘yönetimde istikrar’ amacı değil, güçlü iktidarların ‘büyük korkuları.’
Geçmişe bakılırsa, Demirel’in 1965 ve 1969’un olağanüstü zor koşullarında, baraj ödlekliği yokken, ‘tek başına’ iktidar olabildiği görülür. ‘İstikrar’ denilen olgu, ülkelerin çok muhtelif koşullarıyla ilgili. Oy gasp ederek sağlanan, istikrar değil başka bir şey. Şu anda yüzde 10 barajını savunan herkes, 2014’ün Kenan Evren’i. Bu kadar basit.
4- AYM, bir siyasi parti başvurusunu inceleyebilir mi?
İlgili yasa, ‘Kamu tüzel kişileri bireysel başvuru yapamaz’ diyor. Siyasal partiler ‘tüzel kişiliğe’ sahip ancak ‘kamu tüzel kişisi’ değil. Bu nedenle, bireysel başvuru yapabilirler.
Davanın Genel Kurul’a taşınması ise AYM’nin çok önemli bulduğu davalarda, daha önce de gerçekleştirdiği bir uygulama.
5- AYM, ‘ihlal’ kararı verebilir mi?
Verebilir. Yalnızca ‘ihtimalden’ değil, ‘yetkiden’ söz ediyorum. Yüzde 10 baraj ‘seçme ve seçilme hakkı’nı hak olmaktan çıkarıyor. Bu oran TBMM’de farklı siyasi görüşlerin değil, büyük partilerin siyasi eğilimlerinin temsiline izin veriyor. Oysa ölçü, Batı demokrasileri olmalı.
Ancak AYM ‘ihlal’ kararı verirse, ciddi bir eleştiriyle karşılaşır. AİHM’in 2007’deki baraj kararı nedeniyle. Malum, bireysel başvuruda AYM, AİHS ve Anayasa’da (yani, ikisinde de) yer alan bir hakkın ihlal edilip edilmediğine bakar.
Dolayısıyla AKP’liler aniden, ülkenin bir anayasası olduğunu hatırlayacak ve AİHM’in kararıyla Anayasa’nın AİHS’ye atıf yapan 148/3 maddesinden söz edecek. AYM, ihlal bulursa, bunu hem kendi içtihadını değiştirerek (1995) hem de görünürde AİHM’e ‘rağmen’ yapacaktır.
Buna mukabil unutulmaması gereken, AİHM’in, aykırılık iddiasını ülkelerin ‘takdir marjı’ olduğu savıyla reddettiği. Bu durumda AYM, olası ‘ihlal’ kararında, seçim barajı düzenlemesi konusunda takdir sahibi kurumlardan biri olduğunu vurgulamalı ve kararını söz konusu ‘marj’ içinde gerekçelendirmeli.
6- AYM, ‘iptal’ kararı verebilir mi?
AYM’nin Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 33. maddesindeki ‘baraj’ı bireysel başvuru yoluyla iptal etme yetkisi var mı? Gazetelere açıklama yapan önemli anayasacılar, ‘kanun aleyhine bireysel başvuru yapılamayacağını’ belirtmiş. Kuruluş Kanunu’nun 45. maddesindeki bir sınırlamadan söz ediyorlar.
İyi hoş da, ‘hak ihlali’ iddiası bir ‘yasa’dan kaynaklanıyorsa, AYM bu yasayı incelemeyecek mi? Tabii ki inceleyecek. Burada, AYM önüne ‘götürülen bir yasadan’ değil, hak ihlaline konu olan, yani dolaylı olarak incelenmek zorunda kalınan bir yasa hükmünden söz ediyoruz. Dolayısıyla, itirazları anlamlı değil.
Bu durumda, ‘bireysel başvuru’yu inceleyen AYM, incelemesi sırasında ilgili yasa hükmünün anayasaya aykırı olabileceği kuşkusu duyarsa ne yapmalı?
Yüce Divan yargılamasında ve parti kapatma davalarında ne yapıyorsa, onu yapmalı. Bu iki dava türünde AYM, ‘davaya bakan mahkeme’ konumunda. Haliyle bir ‘aykırılık’ fark ettiğinde, ilgili yasa maddesini kendi önüne getirir. Refah Partisi ve Fazilet Partisi davalarında yaptığı gibi.
Güncel davada da AYM, hak ihlali iddiasına konu olan (barajı düzenleyen) hükmü kendi önüne getirip Anayasa’ya aykırılığını inceleyebilir ve iptaline karar verebilir. İptal kararı, sorunu ‘kökten’ çözer.
7- ‘İhlal’ kararının sonucu ne olur?
Olası eleştiriler bir yana, AYM ihlal bulursa hukuksal sonucu ne olur?
1. AKP, ‘İhlal bulunmuş da olsa yasada yer alan yüzde 10 barajla seçime gidiyoruz’ diyebilir. Tabii, anormal bir tercihten söz ediyorum.
AYM’nin ‘Bu barajla seçim, seçme ve seçilme hakkının ihlalidir’ yönündeki kararının ardından, hiçbir şey olmamış gibi seçim yapmak, belki mümkün ama çok zahmetli olur. Üstelik mümkün olup olmadığına da nihai olarak (başvuruları sonuçlandıran) YSK karar verecek.
Başta HDP olmak üzere, çok sayıda parti karara ‘sahip çıkmışken’ yüzde 10 barajlı seçimde ısrar etmek, büyük bir meşruiyet kavgasına neden olur.
2. Seçim Kanunu değiştirilerek makul bir baraj oranı düzenlenebilir. Bu durumda, Anayasa’da yer alan ‘Bir yıl içinde yapılacak seçimde uygulanamaz’ sınırlaması hükmü gündeme gelir. Söz konusu sınırlama, Anayasa’da yapılacak bir ‘ek madde’ düzenlemesiyle aşılabilir.
8- ‘İptal’ kararının sonucu ne olur?
AYM, incelemesi sırasında, barajı düzenleyen maddeyi, yukarıda ‘6. başlıkta’ anlatıldığı gibi kendi önüne taşır ve Anayasa’ya aykırılığı gerekçesiyle iptal ederse, o andan itibaren barajsız bir seçim sistemine sahip oluruz. Haliyle, seçim öncesi herhangi bir acil değişiklik yapılmasına gerek kalmaz. Çünkü iptal kararı, ilgili hükmün ‘yok edilmesidir.’ Bu nedenle ‘iptal etmek,’ ‘ihlal kararı’ vermekten çok daha somut sonuçlar doğuracak bir yol olur.
Tabii, ortaya çıkan barajsız sistem seçeneği beğenilmezse, hemen yeni bir yasal düzenleme yapılmasının önünde (ek maddeyle bir yıllık uygulama yasağı aşılmak kaydıyla) engel yok. Tabii AYM, olası bir iptal kararında, eğer isterse, ‘kararın bir yıl sonra yürürlüğe gireceğine’ hükmedebilir ki bu seçenek, AKP’yi 2015 seçimi açısından hayli rahatlatır.
9- Siyasi sonuçları ne olur?
Malum olmuyor ki, Allah bilir ne olur! Buna mukabil görünen o ki ister barajsız seçim, ister yeni bir düzenlemeyle  yüzde 5 barajlı seçim olsun, en kazançlı Kürt siyasal hareketi çıkar. Yeni oluşumlar umutlanır.
AKP, olası bir ‘ihlal’ kararı (iptalde böyle bir şansı yok) karşısında, ‘Bildiğimi okur, yüzde 10’la seçime giderim’ derse (ve YSK da aynı yönde karar verirse), ağır eleştiri ve tepkilere katlanır. Çünkü bu konuda tüm partiler, AKP’nin karşısında yer alacaktır.
Ayrıca ‘yargı darbesi’ zırvalarıyla koskoca memleketi, bir ömür uyuşturup hissizleştirmek de mümkün olmayabilir!
Şu da var ki AKP gibi bir partinin Anayasa’ya, hukuka, yargısal aktivizme yapacağı her vurgu, bu saatten sonra partiyi aklı başında insanlar nezdinde daha da gülünç duruma düşürmekten başka bir işe yaramaz.
Yine de burası Türkiye tabii. Kimin neyi nasıl kullanacağını bilemeyiz.
Geçenlerde Zaytung’da bir son dakika haberi vardı. Memleketi, ‘yarısının her şeyi bildiği, diğer yarısının hiçbir şeyi umursamadığı’ bir yer olarak tanımlıyordu. Hâl böyleyken, siyasi sonuçlar ne olur, nereden bileceksin. Her şey olabilir…
Not: Değerli meslektaşım Kerem Altıparmak’la konuya ilişkin tartışmamızdan çok yararlandım. Teşekkür borçluyum.

3 Ocak 2015 Cumartesi

AYM Başkanı Haşim Kılıç'tan 'yılın bombası!.. "ÜYELERİMİZ ÜZERİNDE MÜTHİŞ BİR BASKI KURULMAYA ÇALIŞILIYOR"

AYM (Anayasa Mahkemesi) Başkanı Haşim Kılıç'tan 'yılın bombası!..
AYM Başkanı Haşim Kılıç, yüzde 10'luk seçim barajının kaldırılıp kaldırılmayacağı tartışmaları üzerine çok kritik bir açıklama yaptı.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, yüzde 10 seçim barajının kaldırılıp kaldırılmayacağıyla ilgili herkesin seçimlere az bir süre kaldığı bugünlerde sonucunu merakla beklediği tartışmalar için, “En kısa sürede ele alınacak ve sonuçlandırılacak” diye konuştu.
Kılıç, Sözcü gazetesi Ankara Temsilcisi Saygı Öztürk'e yaptığı açıklamada; seçim barajıyla ilgili Anayasa Mahkemesi’nin konuyu ne zaman sonuçlandırabileceğine ilişkin “En kısa sürede ele alınacak ve sonuçlandırılacak.” dedi.
"ÜYELERİMİZ ÜZERİNDE MÜTHİŞ BİR BASKI KURULMAYA ÇALIŞILIYOR"
Kılıç, gündemle ilgili başvuruların Anayasa Mahkemesi’nin resmi internet sayfasında açıklanması uygulamasına son verilmesine ilişkin olarak, "Mahkemenin gündeminin açıklanmasıyla birlikte, üyelerimiz üzerinde müthiş bir baskı kurulmaya çalışılıyor. Bu durumdan mahkemenin üyeleri de alabildiğine rahatsız. İşte, bunun için üyelerin üzerinde baskı kurulmamasını sağlamak için hangi konunun gündeme alındığını artık internette duyurmama kararı aldık” dedi.
İşte Haşim Kılıç'ın o açıklamalarından çarpıcı satırlar:
"AİHM'E YAĞMUR GİBİ YAĞAN BİREYSEL BAŞVURULAR"
“Başvuruların kabul edilmeye başlandığı 23 Eylül 2012 tarihinden bugüne yaklaşık 32 bin dava başvurusu yapıldı. Bunlardan yaklaşık 16 binini sonuçlandırdık, kalan 16 bin davanın görülmesine bu yıl devam edilecek. Ancak, giderek başvurular artıyor, ister istemez davaların ele alınma süreci de uzuyor.”
"AİHM KARARLARI VE AYM'YE YAPILAN BAŞVURULARLA İLGİLİ KARARLAR ARASINDA BENZERLİK" 
“Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurular ve bununla ilgili kararlar ile AİHM kararları arasında önemli bir benzerlik var. İki mahkemenin de verdiği kararların tablosu değişmiyor. Bizde de başvurular hak ihlalleriyle ilgili oluyor. Bu da, yargı sistemimizdeki olumsuzluğu gösteriyor. Bunların bir bölümü yasal düzenlemelerden, bir bölümü ise uygulamalardaki aksaklıklardan kaynaklanıyor” 
AYM YETKİSİ KAPSAMINDA BİREYSEL BAŞVURU YAPILABİLECEK KONULAR
(Anayasa Mahkemesi’nin yetkisinin kapsamında bireysel başvuruya konu edilebilecek temel haklar) “Yaşama hakkı, işkence ve eziyet yasağı, zorla çalıştırma yasağı, kişi hürriyeti ve güvenliği, hak arama hürriyeti, suç ve cezaların kanuniliği, özel hayata, aile hayatına, konut ve haberleşmeye saygı, düşünce, din ve vicdan hürriyeti, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti, toplantı ve örgütlenme hürriyeti, mülkiyet hakkı, serbest seçim hakkı, temel hak ve hürriyetlerin korunması, eğitim-öğretim hakkı ve ödevi, eşitlik ve etkili başvuru hakkı.”

15 Kasım 2014 Cumartesi

ANKARA KALESİ; TÜRKİYE CUMHURİYETİ 100 YILLIK PARANTEZ DEĞİLDİR, Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

ANKARA KALESİ   
                          TÜRKİYE CUMHURİYETİ
           100 YILLIK PARAN TEZ DEĞİLDİR
                                                                      Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
              Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yıldönümü yaklaşırken, bazı ulus devlet karşıtı çevreler Atatürk’ün çağdaş cumhuriyet devletini yüz yıllık parantez olarak ilan etmeye başladılar. Dünyanın merkezi coğrafyasında kendi konumlarına göre özel çıkarları doğrultusunda plan ve programlar geliştirenler ile emperyalizmin çıkarları doğrultusunda belirli projelere angaje olarak, ortalık alanı bu gibi yaklaşımlar için hazırlamaya çalışanlar, Türk ulusunun bir ölüm kalım savaşı verdikten sonra ilan etmiş olduğu bağımsız halk cumhuriyetini, geçen yüzyılın başlarında ortaya çıkan dünya koşulları ve konjonktürünün dayatmış olduğu bir geçici bir siyasal yapılanma olarak görmekte ve bu doğrultuda uluslar arası konjonktür doğrultusunda açılmış bir parantez olarak ifade etmektedirler. Şeriat devleti peşinde koşan siyasal İslamcısından tutun da, küresel sermayenin militanlığına soyunmuş olan neoliberal gruplara kadar, geçici  bir parantez değerlendirmesi öne çıkarılmakta, cumhuriyetin yüzüncü yılına kadar gelemeden tasfiye edilmesi gerektiği vurgulanarak, bu doğrultuda artık bu paranteze bir son verilmesi gerektiği, açıkça dile getirilmektedir .
Yüz yıl önceki koşulların ortadan kalktığı öne sürülürken, o dönemin koşulları yüzünden açılmış olan parantezin , değişen koşullar dikkate alınarak kapatılmasının zorunlu olduğunu, bazı inançlı militan siyaset adamları her fırsatta söyleyerek , Türk devletinin geleceğini n olmadığını ,artık bu tür bir devlet yapılanmasının merkezi alanda barınamayacağını bir  yıkıcı tez olarak siyaset sahnesine getirmektedirler .
            Türkiye Cumhuriyeti karşıtlarının ,bu devletin geleceği ile ilgili olarak tasfiye kararı  almaya hakları olmadığı gibi , Türk ulusunun  dünyanın en büyük emperyalist güçlerine karşı büyük bir mücadele vererek  elde etmiş olduğu bağımsız bir devlet çatısı altında yaşama  güvencesini de  tümüyle ortadan kaldırmaya çalıştıkları görülmektedir . Herkesin hem etnik kökeni , hem de dinsel ya da kültürel kimliği birbirinden çok farklı olabilir . Herkes kendi kimliğine  veya çıkarlarına göre farklı devlet modelleri peşinde koşabilir . Siyasal hareketler ve örgütler bazen kendi devletlerini kurmak üzere yola çıkabilirler, ya da koşullar ayrı bir devlet kurmaya elverişli değilse, o zaman da var olan devlet yapısını kendi kimliklerine ya da çıkarlarına göre değiştirmeye  kalkışabilirler . Dünya tarihi  bu çekişmenin çeşitli örnekleri ile dolu olan bir devletler mezarlığı olarak görülebilir .
Her devlet  belirli bir aşamada dünya sahnesine çıkmış olabilir , daha sonraki dönemde koşullar değişti ise, o zaman da var olan devlet yapısını yeni ortaya çıkan koşullar doğrultusunda yeniden yapılanmaya zorlayan oluşum ya da  siyasal hareketler gündeme gelebilir . Bu gibi süreçlerde  halen var olan ya da   geçmişten gelen devletler ,kendilerini yeni koşullara uygun bir biçimde yenileyebilirse o zaman gelecek yüzyılda da yollarına devam edebilirler .Kendini yenileyemeyen ya da zaman içinde zayıf kalarak gücünü kaybeden devletler, hızla çöküşe  ya da dağılmaya doğru sürüklenmektedirler . Bu açıdan yeryüzü haritasında yer alan bütün devletler benzeri bir gelişme sürecinden geçmişlerdir . Tarihin ortaya koyduğu gerçekler açısından konu ele alınırsa , her devletin tarihin belirli bir aşamasında dünya sahnesine çıktığı , geçen zaman dilimi içinde kendini yenileyenlerin  başarılı devletler olarak yollarına devam  ettikleri , kendini yenileyemeyenlerin ise ,başarısız devletler olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini istemeden almak zorunda kaldıkları görülmektedir .
            Türkiye’de cumhuriyet düşmanları Atatürk Cumhuriyetinin defterini  dürme doğrultusunda yüzüncü yıldönümüne gelmeden devletin tasfiyesini zorlarlarken ,bir de Türkiye’nin doğu bölgelerinde ayrı etnik ya da dinsel yapılanmalar üzerinden farklı devlet modellerini devreye sokmaya çalışan kesimler , Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde  ülkeyi kurtarmak isteyen son Osmanlı hükümetinin tehcir uygulamasını tersine çevirerek ,tehcirin yüzüncü yılında  tekrar Türk ve Müslüman kimliğinin dışında devlet yapılanmaları arayışı içine girenler , gene bir  parantezin kapatılmasından söz etmektedirler . Osmanlı İmparatorluğu sonrasında , Misakı Milli sınırları içerisinde güçlü bir ulusal  devletin ,ya da çağdaş  cumhuriyetin  yapılanmasını bir türlü  kabül edemeyenler , Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığını  parantezcilik oynayarak sürdürmek istemektedirler .Bu doğrultuda  birinci dünya savaşı ile doğu Anadolu tehcirinin yüzüncü yıllına gelindiği aşamada  Türk devleti için parantez eleştirileri ve suçlamalarının sayısı artmakta ,her türlü yayın organında Türkiye Cumhuriyeti , merkezi alanda zorunluluklar nedeniyle ortaya çıkmış olan siyasal  bir parantez olarak açıklanmaya çalışılmaktadır .
Türk devleti açısından küçültücü ve aşağılayıcı bu tutum ve davranışların cumhuriyet düşmanlarının sözlerinde her geçen gün daha fazla yer alması karşısında ,Türk kamuoyunda bir parantez tartışması son aylarda giderek artmıştır . Başta Türkiye Cumhuriyeti başbakanı olmak üzere  siyaset sahnesinin diğer aktörleri de , Türk devletinin bugün gelmiş olduğu aşamayı bir parantezci yaklaşım çerçevesinde ele alarak anlatmaya çalışmaktadırlar . Uluslarası  ilişkiler alanında kariyer yapmış olan Türkiye’nin yeni başbakanı  , biraz kamu hukuku okusaydı ya da devlet olgusu üzerine birkaç kitap karıştırsaydı , Türkiye’nin geleceği ile ilgili olarak kasten çıkarılmış olan parantez tartışmalarına girmeyerek , ülkeye ve devlete zarar verebilecek bu tür tartışmalardan uzak  durmayı tercih edebilirdi .
            Kasıtlı olarak parantez kavramını  Türkiye’nin geleceği doğrultusunda kullanan  kararlı kişiler ,yakın gelecekte Türkiye Cumhuriyeti gibi güçlü  ve çağdaş bir ulus devleti  orta alandan kaldırmak istedikleri için, parantez kavramını bilinçli olarak öne çıkarmakta ve bu kavramdan hareket ederek Türk devletinin kalıcı esas devlet olmadığını ve bu nedenle de ancak bir parantez durumu ile açıklanabilecek geçici bir statüye sahip olduğunu ,Türk kamuoyuna genel anlamda  benimsetmeye çalışan Türkiye karşıtları , Türklerin bağımsız devletini bir parantez kıskacı içine alırlarken ,  bu devletin aslında kalıcı olmadığını ve  tüm parantezler gibi geçicilik gösterdiğini ,Türk kamuoyuna  anlatmaya çalışmaktadırlar . Parantez kavramının her zaman için genel doğrunun dışına çıkan durumları ifade etmesinden yararlanmak isteyen cumhuriyet düşmanlarının , Türk devletini de genel doğru çizgisinin dışında kalan bir siyasal oluşum olarak tarih sahnesine çıktığını , normal duruma dönülme noktasına gelindiğinde bugün sınırları içinde Türk devletinin egemenlik düzeninin geçerli olduğu  Misakı Milli yapılanmasının, söz konusu  olamayacağını açıkça dile getirmekten  çekinmemektedirler .
Normal bir yazı düzeninde  nasıl normalin ötesindeki kelimeler ya da açıklamalar yazının içinde belirtilirken parantez içine alınıyorsa ,Türkiye Cumhuriyetinin varlığı da istisnai durum gibi düşünülerek ,geçicilik parantezi içinde  açıklanmaya çalışılmaktadır . Parantezci yaklaşım içinde Türk devletini ele alanlar , parantez olarak kabül ettikleri Türkiye Cumhuriyeti’nin geçici bir devlet olduğunu , bu nedenle hiçbir zaman kalıcılık iddiasında bulunamayacağını , tüm diğer parantez içinde belirtilen geçici durumlar gibi ,Türk devletinin  de tarih sahnesinde geçicilikten öteye gidemeyeceğini , her aşamada dile getirmekten kaçınmamaktadırlar . Siyaset biliminin ortaya koyduğu bilgiler doğrultusunda ,ancak başarısız olan ya da zayıf kalan devletler için geçicilik ya da  istisnai durum konumu öne sürülebilmektedir . Ne var ki , bütün devletler ,geleceğe dönük bir biçimde sonsuzluk iddiasına dayalı olarak kurulduğu için, her devletin içinde bulunduğu gerçek durum ve koşullar  genel olarak devletlerin geleceğini belirlemektedir .
            Siyaset  bilimi açısından konu ele alındığı zaman , Oswald Spengler isimli bir bilim adamının medeniyetler teorisi olarak ortaya konulan kuramı doğrultusunda  değerlendirme yapmak gerekmektedir . Spangler’in teorisine göre , devletlerin hayatı da tıpkı diğer canlılara benzemekte  ve bu doğrultuda tıpkı diğer canlı varlıklar gibi doğmakta , büyümekte ve belirli bir süre yaşadıktan sonra ölmektedirler . Sosyoloji  ve siyaset bilimi teorisi açısından ,devletlerin de yaşayan diğer canlılar gibi böylesine bir var olma sürecinden geçtiği görülmektedir . Her devletin  önce  bir var olduğu ,bir en güçlü ve tepe noktada varlığını güçlendirdiği ama belirli bir zaman dilimi içinde de zayıflayarak güç kaybetme noktasına geldiği görülmekte ve bu aşamadan sonra da çöküş ve dağılma  oluşumları  ile devletler tarih sahnesinden çekilmektedirler . Yıkılan devletlerin ahalisi hemen yok olmamakta ,vatan topraklarını oluşturan ülke de bir toprak parçası olarak varlığını devam ettirdiği için ,aynı ülke üzerinde eski ahalinin yeniden örgütlenmesi ile eskisinden çok farklı doğrultuda yeni devlet yapılanmaları ortaya çıkabilmektedir .
Parantez kavramını kullanarak Türk devletini ele alanlar , bu tezleri dikkate alarak hemen bir devletin sonunu hızlandırılmış bir siyasal gelişmeler doğrultusunda hazırlayarak   ve sona erdiren örneklerden yararlanarak  bir devletin geleceği ile oynayabilmektedirler Devlet karşıtlarının iyi bildikleri bu durumları var olan devletlerin kurumları da aynı derecede iyi bildiği için ,parantez teorilerinden ya da yaklaşımlarından hemen sonuç çıkmamaktadır .  Devlet güçleri , değişen siyasal  ve sosyal koşulları iyi izleyerek önlemler almaya başladığı zaman , geçicilik suçlamasıyla öne çıkan parantezciler geri adım atma durumunda kalabilmektedirler . Aksi durumlarda ise , devlet yapılarının devlet düşmanları tarafından çökertilerek dağıtılma aşamasına sürüklenildiği ortaya çıkmıştır . Devletlerin büyüklüğü ya da güçlülüğü gibi kriterler ,siyasal yapılanmaların  devam edip etmemesi  ,ya da sona erip ermemesi gibi durumlarda etkin bir role sahip bulunmaktadır .
            Bir devlet yapılanmasının kalıcı olması ya da geçici olarak kalması gibi durumlar daha çok dünya konjonktüründeki gelişmelere göre belli olmaktadır . Bu noktada , bütün devletlerin dünya haritası üzerindeki yerinin jeopolitik açılardan gösterdiği  konum ile birlikte, büyük devletler arasındaki  hegemonya çekişmesi sürecinde  güç merkezleri arasındaki çekişmeler ya da  öne geçme gibi durumlar da  belirleyici olabilmektedir . Bu çekişme süreci içinde , devletler birbirleriyle rekabete kalkışırlarken,  hem kendilerini korumaya  öncelik vermekte hem de  diğer devletlerden öne geçerek  kendi çıkarları doğrultusunda  dünya haritasının belirli bölgelerinde  emperyal  hedefler  için  etkili olabilmektedir . Bu gibi durumlarda , bazen büyük devletlerin dağılmasıyla küçük devletler gündeme gelebilmekte, ya da bazen da bu durumun tamamen aksi bir yönde  bir devletin komşularını ele geçirerek bulunduğu bölgede daha güçlü ya da büyük bir yeni devlet  modeli yapılanması ortaya koyduğu görülebilmektedir .
Devletlerin parçalanmaları ya da komşuları aleyhine genişleyerek büyümeleri de , bölgesel ya da küresel güç merkezlerinin   yeni jeopolitik konumlarına göre belirlenebilmekte , bu gibi durumların kalıcı olabilmesi ya da kısa bir zaman dilimi sonrasında geçicilik göstermesi de gene  , siyasal güç  merkezleri arasındaki çekişmelere bağlı olduğu gibi , bunların dışında ortaya çıkan başka faktörlerin yansıması olarak da  farklı sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir . Bu çerçevede , bir devletin geçici bir parantez olarak belirtilebilmesi ,ya da geleceğe dönük olarak  sonsuza kadar yaşayabileceğinin ifade edilebilmesi  genel anlamda dünya düzeyindeki evrensel gelişmeler ile açıklanabilmektedir . Konjonktürel gelişmelerin ya da güç merkezleri arasındaki değişikliklerin küresel düzeyde çevreye yayılması ile, bir çok devletin kaderleri  belirlenebilmekte  ve bu doğrultuda  dünya haritası yeniden biçimlenmektedir . Devletler arası ilişkilerde hiçbir zaman tam anlamıyla eşitlik ya da istikrar sağlanamamakta ,bu yüzden de küçük ve orta boy devletlerin geleceği  devler arasındaki çekişmelerin gösterdiği  yeni durumların  etkinliği ile değerlendirilebilmektedir . İki yüzün üzerinde bir devlet sayısı ile dünya haritası değişkenliğe her zaman için gebe  bir durumdadır .
            Türkiye Cumhuriyeti , dünyanın merkezi coğrafyasında yer alan  orta boy bir devlet olarak her zaman için evrensel alandaki güç merkezleri arasındaki çekişmelerin ya da  emperyal  projelerin hedefine aldığı bir ülkedir . Dünyanın merkezinde yer alan bir büyük devlet olan Osmanlı İmparatorluğunun  yıkılması  üzerine ortaya çıkan otorite boşluğu alanında , Türk ulusunun bir var olma savaşı vermesiyle kurulmuş olan Türk devletinin ,varlığını koruyabilmesi ya da geleceğe dönük olarak yaşam süresini sonsuza kadar sürdürebilmesi için de, böylesine bir mücadele verilmesi gerektiği görülmektedir ,çünkü parantezci yaklaşımlar  ile Türk devletine ömür biçilmekte ve kısa bir zaman dilimi içerisinde bu ulusal siyasal yapının ortadan kalkacağı ya da kalkması gerektiği   açıkça ifade edilebilmektedir . İmparatorluklar devri devam ederken varlığını koruyabilen Osmanlı İmparatorluğu , ulus devletler çağına geçilmesi aşamasından sonra giderek zorlanmış ve bir Osmanlı ulusu yaratamadığı için, hem küçük küçük devletlere bölünerek Balkanizasyon sürecine alet olmuş hem de bu dönemin hemen ertesinde gündeme gelen Birinci Dünya Savaşında yenilerek teslim olmuş ve böylece devlet olma durumu da sona ermiştir .
Osmanlı İmparatorluğu varlığını sürdürürken , hiç kimse bu büyük devlet için parantez ifadesini kullanarak Osmanlı hegemonyasının geçiciliği iddiasında bulunmamıştır . Ne var ki , Birinci Dünya Savaşının sonucunda ortaya çıkan yeni  güç dengeleri içinde  Atlantik güçleri olan İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu bölgesine gelerek ortak bir hegemonya düzeni kurmaları üzerine ,Osmanlı İmparatorluğu tarih sahnesinden geri çekilirken , geride bıraktığı merkezi topraklar üzerinde bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti doğal bir sonuç olarak ,ulusal kurtuluş savaşı  zaferi sonrasında dünya haritası üzerindeki yerini almıştır .Osmanlı devleti hiçbir zaman  geçici bir parantez konumunda olmamış ama , cihan savaşı sonrasında değişen dünya koşulları çerçevesinde teslim olarak bitme aşamasına  zorla getirilmiştir .
            Osmanlı sonrası dönemde ,bu büyük merkezi devletin üzerinde egemen olduğu on milyon kilometre karelik geniş alan üzerinde, bütün büyük güçlerin yeni projeleri olmuş ve bu doğrultuda çekişmeler ikinci bir dünya savaşına kadar sürüp gelmiştir . İlk proje , üzerinde güneşin batmadığı büyük dünya imparatorluğunun patronu konumunda olan İngiltere’nin olmuştur . İngilizler  , geri çekilen Osmanlı devletinin hinterlandı üzerinde gene İstanbul merkezli bir büyük merkezi bölgesel yapılanma olarak Yakın Doğu Konfederasyonu adı altında  dörtlü bir federasyon modelini ,kendisinin merkezinde yer aldığı yeni bir siyasal yapılanma doğrultusunda düşünmüş ama gücü yetmediği için ve de Fransa ile tam olarak anlaşarak ikili bir merkezi modeli gerçekleştiremediğinden ,böylesine bir emperyal  bağımlılık  projesi hazırlayıcılarının  planları doğrultusunda gerçekleştirilememiştir .
Britanya İmparatorluğu merkezi alana tam olarak egemen olamazken , ortağı konumundaki ikinci emperyalist imparatorluk sahibi Fransa da istediği gibi kendisine bağlı bir büyük bölgesel yapılanmayı gerçekleştirememiştir . Birinci Dünya Savaşı sırasında büyük bir çöküş ile yıkılan Rus Çarlığı yerine bir sosyalist devrim sayesinde dünya sahnesine çıkmış olan  Sovyetler Birliği projesi de, dünyanın kuzey yarıküresinde bölgesel bir devlet yapılanması ile ortaya çıkarken  ,bu yeni güç merkezi yapılanmasının sıcak denizlere doğru yayılabilmesi doğrultusunda,  merkezi alanın tam ortasında yer alan Anadolu yarımadasını  da coğrafi bölgeleri esas alarak ,yedi ayrı devletçik olarak kendi oluşturduğu ideolojik birliğin çatısı altına alabilmeyi hedefliyordu . Bir anlamda Sovyetler Birliğinin de Anadolu topraklarına emperyal amaçlı bakması , Anadolu yarımadası üzerinde geride kalan Osmanlı ahalisi olarak Türkleri  tam anlamıyla ortada bırakmıştı . Kalıcı olması gereken bir büyük imparatorluğun  bir cihan savaşı sonrasında ortadan kaybolması üzerine, en az onun kadar güçlü olabilecek ve asırlar boyunca güçlü bir biçimde merkezi alanda  devlet olarak varlığını sürdürebilecek  bir yeni devlet olarak  Türkiye Cumhuriyeti ,Türklerin batılı emperyal güçlere karşı verdiği bir ulusal kurtuluş savaşı sayesinde  tarih sahnesine çıkıyordu .
            Yirminci yüzyıla girerken Avrupa emperyalizminin iki büyük devi olarak İngiltere ve Fransa dünyanın merkezi coğrafyasına el koyarak ,dünyanın merkezi imparatorluğunu dağıttıkları için  tam anlamıyla bir küresel hegemonya düzeni kurmayı hedefliyorlardı . Ne var ki , bu aşamada  artık Avrupa emperyalizminin rakibi olarak Amerikan emperyalizmi dünya sahnesine çıkarken , Japon savaşı ile çökertilen Rusya’da  ikinci bir çöküş Birinci dünya savaşı ile gündeme getirilerek , bu durumdan yararlanan yeni bir siyasal yapılanma sosyalist devrim görünümünde  uygulama alanına getiriliyordu . Orta Doğu’ya girmiş olan İngiliz ve Fransız emperyal güçleri tam Kafkaslar üzerinden Hazar  bölgesine doğru yöneldikleri aşamada ,Amerikan sanayicilerinin ve küresel sermayenin denetimi altındaki  New York borsasından sağlanan yüz milyonlarca dolarlık maddi destek ile , Troçki Moskova’da  Kızıl Orduyu kurarak  Sovyetler Birliğinin önünü açıyordu . Kızıl Ordu daha bütün Rusya’nın kontrolunu ele geçirmeden, Almanya destekli Osmanlı ordusunu Azerbaycan’dan çıkartmak üzere Kafkasya seferine çıktığı aşamada, İngiliz ve Fransız ordularının  Anadolu üzerinden kuzeye doğru yönelerek  Hazar bölgesine girmelerinin önü kesilmiş bulunuyordu .
Böylece , Birinci dünya savaşı sırasında cephelerde savaşmayan Amerika Birleşik Devletleri  , Avrupa devletleri birbirini yok ederken ,dünyanın gelecekte merkezi konumuna gelecek Hazar bölgesini  ideolojik bir yeni yapılanma ile yönlendirerek , Avrupalı emperyalistlerin bu bölgeyi ele geçirmelerini önlüyordu . Böylesine bir emperyal amaçlı operasyon ,geleceğe dönük Amerika ve Avrupa emperyalizmlerinin  çekişmeleri yüzünden gündeme geliyordu .  Karl Marks’ın öngörüsü ile çok gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşmesi gereken komünist ihtilal , Avrupa ve Amerika çekişmesi yüzünden dünyanın  kuzey yarıküresinde ve kırsal alanda yayılmış bir  bir köylü toplumunda dışarıdan ithal edilen  Bolşevik kadro sayesinde  gerçekleştiriliyordu . I871 Paris komününden ders alan kapitalistler , kendi gelişmiş ülkelerinde böylesine bir komünist ayaklanmayı önlemek üzere , hiç işçi sınıfının olmadığı bir kırsal alan ülkesinde  dışarıdan destekli ve manüplasyonlu bir  hareket ile  Komünist ihtilal yaratarak  , İngiliz-Fransız ortaklığının bütün dünyayı ele geçirmesini önlüyorlardı .
             İki dünya savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri dünyanın hegemon süper gücü haline gelirken , Rusya’da kurulu bulunan Sovyetler Birliği sanki bunun dengeleyicisiymiş gibi gösterilerek , yer yüzü kıtalarını beş yüz yıl yönetmiş olan Avrupa’nın önde gelen emperyal güçleri  iki büyük kutbun arasına çekilerek hapsediliyorlardı . İşte böylesine bir süreç içerisinde ,kuzey yarıküresinde yer alan sosyalist blokun temsilcisi olarak Sovyetler Birliği’nin  güney yarıküresine inmesini ve sıcak denizlere çıkmasını önleyecek bir merkezi tampon devlete gereksinme duyulduğu aşamada , Anadolu halkı  ayağa kalkarak  bir ulusal kurtuluş savaşına yöneliyor ve bu doğrultuda bir mücadeleyi zafere ulaştırarak , çağdaş bir cumhuriyet devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti ni kuruyordu .
Sovyet ihtilali sonrasında  bir de Anadolu ihtilali Atatürk’ün önderliğinde  Türk ulusu tarafından gerçekleştiriliyordu . Yeni kurulan Türk ulus devleti sahip olduğu jeopolitik konumuyla , batı emperyalizmi ile  Doğu kutbu olan Sovyetler Birliği arasında yeni oluşan bir tampon ülke olarak devreye giriyordu . Rus jeopolitiği Antalya’yı kendi kızıl elması olarak ilan ettiği için , Türkiye gibi orta boy  bir devletin merkezi alanda bağımsız bir devlet olarak meydana çıkması ,  savaş yıllarında bozulmuş olan dünya dengelerinin yeniden kurulması doğrultusunda  katkı sağlıyordu .
Bu nedenle , bazı batılı ülkeler  Türklere bu coğrafya  da bağımsız bir devlet vermek istememelerine rağmen , karşı kutup olan Sovyetler Birliği’nin  güneye doğru yayılmasını önlemek üzere, Türkiye Cumhuriyetini bir tampon devlet olarak benimsemek zorunda kalmışlardır . Lenin ve arkadaşları batılı emperyalistleri Anadolu toprakları üzerinde görmek istemezken , Avrupa ve Amerika ülkeleri de Sovyetler Birliği’ni Akdeniz’de görmek istememiş ve bu  durumdan yararlanan Türk ulusu da , Osmanlı imparatorluğunun merkezi bölgesinde  bağımsız bir cumhuriyet devleti kurma şansını elde etmiştir .
            Anadolu toprakları üzerinde  Sevr haritasını çizerek Balkanizasyonu  Orta Doğu’ya taşımak isteyen İngiltere ile birlikte bütün batılı devletler  doğu blokuna karşı ortaya çıkan Türk devletini öncelikle bir tampon devlet olarak kabül ederek ,Türklerin  Anadolu topraklarından Orta Asya’ya doğru  sürülmesi operasyonunu bir süre için ertelemek  zorunda kalmışlardır . İşte böylesine bir tampon devlet oluşumu ile gerçek  emperyal planların ertelenmesi  projesine ,dünya dengeleri açısından bir yüz yıllık süre tanımışlardır . Batılıların son yıllarda Türkiye için bu yüz yıllık süre olgusunu bir parantez olarak ortaya atmaları , yüzüncü yıla gelinmeden Türkiye Cumhuriyetini haritadan silmeye çalışmaları nedeniyledir . Onlara göre , Sevr planının tamamen red edilmesi anlamına gelen Türkiye Cumhuriyeti projesi , kuzey bölgesinde oluşturulan  sosyalist blokun  yayılmasının önlenmesi için, benimsenmiş olan bir geçici uygulamadır ve Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bu yapılanmanın da ortadan kaldırılması gerekmektedir . Sosyalist blokun yaşadığı sürece , Türkiye Cumhuriyeti bir tampon devlet olarak merkezi alanı Ruslara kaptırmamış ve daha sonraki aşamada da Nato yapılanması Türkiye’ye taşınarak , Türk devletinin batı  ittifakının sınır karakolu konumuna gelmesine yol açılmıştır . Bu yüzden Türkler kendi ülkelerinde büyük baskılar altında yaşamak zorunda kalmışlar , daha sonraki aşamada da  Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte  Avrasya kıtasının bütün bölgelerinde ortaya çıkan sıcak çatışmalar , Türkiye Cumhuriyetini bir ateş çemberinin içine çekmiştir .
            Batılılar kuruluşuna yardımcı oldukları Sovyetler Birliğinin ömrünü  varolan dünya dengeleri  nedeniyle , yüz yıllık bir zaman periyodu içinde düşündükleri için , doğu ve batı blokları arasında yer alan Kemalist Türkiye’nin ömrünü de buna dayanarak belirlemeye çalışmışlar ve bu yüzden Türkiye için bir çok yerde yüz yıllık parantez   tanımlaması kasıtlı bir biçimde  dile getirilmiştir . Cumhuriyet yüzüncü yılına doğru yol alırken  ve bir asırı geride bırakırken , batılı emperyal çevreler artık yüz yıllık parantezin kapatılması gerektiğini açıkça dile getirerek , Türkiye Cumhuriyetinin tasfiyesine giden yolları açıktan desteklemektedirler .
Osmanlı devletinin tarihe mal olmasından sonra merkezi alanda gerçekleştirmeyi düşündükleri asıl projelerini bir türlü uygulayamadıkları için ,bunların önünde koskoca bir engel olarak duran Türk devletini ortadan kaldırabilmenin arayışı içine girerek,  istemeden tanımak zorunda kaldıkları yüz yıllık paranteze bir son vermeyi hedeflemektedirler . İki öge arasında yer alan bir durumun ifade edilmesi olarak tanımlanan parantez kavramı , Türkiye ile ilgili olarak kullanıldığı zaman , yirminci yüzyılın başlarında  dünya haritasının ortalarında  yerini alan ,bir  siyasal yapılanmanın yirmi birinci yüzyılın başlarında ortadan kaldırılmak istenmesinin bağlantısını açıklamak üzere yeniden siyasal gündeme getirilmektedir . Yüz yıl öncesinin dünya dengelerinin  gündeme getirdiği Türkiye Cumhuriyeti gibi bir devlet modeline , soğuk savaş sonrasında hiç ihtiyaç bulunmadığını ve hele küresel ya da emperyalistlerin güdümündeki bölgesel projelerde kesinlikle böyle bir devlet modeline yer verilmemesini isteyen işbirlikçi ve mandacı çevreler , yüz yıllık parantezin kapatılmasını yüzleri kızarmadan talep edebilmektedirler .
            Bu yıl içinde yayınlanan bir kitapta ,Ermeni meselesinin kamuoyundaki tartışmacılarından birisiyle yapılan  söyleşiler gene “yüz yıllık parantez” başlığı altında  sunulmaktadır .Türkiye’nin doğu Anadolu bölgesinde bir Hrıstıyan devlet kurmak ve  Gregoryen Klisesinin hegemonyasını  binlerce yıllık Türk toprakları üzerine taşımak isteyen  gayrimüslim lobiler ,açıktan yüz yıllık parantez tartışmalarına kalkışarak , Atatürk’ün çağdaş ulus devletini tarihin tozlu sayfalarına geri göndermeye çalışmaktadırlar .Türk ulusunun ve devletinin kendisini yok edecek böylesine bir girişimin farkında olduğu ama uluslar arası hukuk ve demokratik rejimin gerekleri doğrultusunda hoşgörülü davranarak  barış içinde bir çözüm arayışı içine girdiği son dönemlerdeki gelişmeler ile iyice açıklık kazanmıştır .
            Yüz yıllık parantez olgusunu başlığına taşıyan kitap incelendiği zaman ,açılan parantez yüzünden  özgürlüklerin eksik kaldığı ve özgürlükçü dönüşümün yarım bırakıldığı ileri sürülmektedir . Türk milliyetçiliğinin diğer etnik kesimlerin özgürlüklerinin önünü kestiği  ve bu yüzden  özgürlükçü bir yapılanmaya gidilemediği ortaya konulmaya çalışılmaktadır . Türk ulusu ,yirminci yüzyılda yeni bir dünya düzeni kurulurken  ,yeryüzü haritasında yerini almaya çalışmış ama  toplumun diğer kesimlerinin  bu doğrultuda kendi yapılanmalarına gitmelerine izin verilmemiştir . Bir anlamda dolaylı bir Sevr haritası savunması olan kitapta , batı emperyalizminin Anadoluya Balkanizasyonu taşıması gerektiği  ve bu  doğrultuda tıpkı Balkanlarda olduğu gibi küçük küçük devletçiklerin Anadolu coğrafyasında Sevr haritası doğrultusunda oluşturulması gerektiği ,dolaylı yollardan ifade edilmeye çalışılmaktadır . Balkanlardaki küçük devletçikler benzeri yapılanmalar ile , Anadolu’da yaşayan çeşitli topluluklara kendi devletlerini kurma şansının tanınmasını savunan  gayrimüslim entelektüel  , Türk devletinin ulusal ve üniter yapılanmasına dolaylı yollardan karşı çıkmaktadır .
            Yüz yıllık parantezi konu alan kitabın son bölümünde başlık olarak parantezin kapanması ele alınmış ve  2015 yılına doğru gidilirken  , Anadolu’nun doğu bölgesinde yeniden bir Hrıstıyan yapılanmanın gündeme getirilmesi gerektiği açıkça vurgulanmaktadır . Birinci dünya savaşı sırasında Doğu Anadolu’da meydana gelen kendi devletini kurma mücadelesini Türkler ve Müslümanlar kazandığı için  , Misakı Milli sınırları içerisinde ulusal ve üniter bir devleti Türkler kurabilmiştir . Devlet kurma mücadelesini kazanan Türkler , bugün soykırım yapmakla suçlanmakta ve bu doğrultuda yabancı mahkemelerde yargılanarak mahkum edilmeye çalışılmaktadır . Toprak talebi ile birlikte ayrı bir devletin Türkiye’nin doğusunda tanınması ve bu doğrultuda  Türklerin  ülkenin doğu bölgelerinden geri çekilmesi açıkça talep edilebilmektedir .
Rusların sıcak denizlere inme hattı ile Fransızların Suriye’den Hazar bölgesine   çıkma hattı olan bölgede Büyük Ermenistan kurmak hayalleri peşinde koşanlar , Türkiye Cumhuriyetini yüz yıllık parantezin içine kapatarak , böylesine bir devletten kurtulabilmenin hesaplarını yapmaktadırlar . Batı ülkelerinin bir çoğunda alınan parlamento kararları ile Türkiye geçmişteki olaylar nedeniyle suçlanmakta  ,karşılıklı çekişme ve sürgünler sırasında  Osmanlı devletinin var olduğu unutularak , Osmanlı yönetiminin kusurları ve suçları Türk devletinin sırtına yüklenmeye çalışılarak, ciddi bir haksızlık yapılmaktadır . Osmanlı devletinden sorulması gereken hesabın Türkiye’den sorulması , tıpkı İsrail’in Romalılar döneminde sürgün edilmelerinin suçunu  zavallı Filistinliler’den sorması gibi  ortaya hukuka son derece aykırı bir durum yaratmaktadır . Osmanlı döneminden Türk devleti sorumlu tutulamayacağı gibi ,Roma imparatorluğu döneminde gerçekleşen sürgünün suçu da Filistin halkının üzerine yüklenemez . Uluslar arası hukuk böylesine çelişkili durumları ortadan kaldırabilmek üzere  günümüzde  yeni açılımlar yapmak zorundadır .
Türkiye Cumhuriyeti , ne tez , ne anti tez,ne de parantez değildir . İmparatorlukların tarih sahnesinden çekildiği bir aşamada ortaya çıkan çağdaş bir ulus devlet projesi olarak Türkiye Cumhuriyeti, günümüzde uluslar arası bütün kuruluşların hem kurucusu hem de üyesi  konumuyla  çağdaş uluslar ve devletler ailesinin onurlu bir üyesi olmaya çalışmaktadır . Bir çok engel ya da manüplasyon ile karşı karşıya kalan Türkiye Cumhuriyeti, kurucusu  büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün  söylediği gibi,  ilelebet payidar kalabilmenin çabası içerisinde olduğu için, böylesine güçlü bir devleti yüzyıllık parantezlere sıkıştırmak mümkün değildir. Üç kıtaya yayılmış bulunan Türk dünyası ile çeşitli ülkelerde yaşamını sürdürmekte olan üç yüz milyonun üzerindeki Türk asıllı toplulukların Türkiye Cumhuriyetini parantez olmanın ötesine taşıyarak, her türlü parantez kıskacının aşılmasında, Türk devletinin en büyük yardımcısı olarak dünya sahnesinde yerlerini almaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti tez, antitez ya da parantez olmanın ötesine giderek, çağdaş bir sentez olarak, yeni dönemde bütün dünyaya örnek gösterilen bir devlet konumuyla öne çıkmaktadır. 

7 Kasım 2014 Cuma

BU BİR VAHŞET VE DALÂLET; EKOLOJİ VANDALLIĞI, VATAN VE İNSANLIĞA İHANETTİR...

Köylüler barakaya kapatıldı, 6 bin zeytin ağacı kesildi!
Manisa'nın Soma ilçesi Yırca Mahallesi'nde termik santral yapılmaya çalışılan arazide Kolin Grubu'nun özel güvenlik elemanları nöbet tutan mahalleliyi barakaya kapattı. İş makinaları ile 6 bin zeytin ağacı kesildi
Kolin Grubu, dün saat 20.00 sıralarında, santralin yapılacağı Yırca Mahallesi’ndeki zeytinliklerin bulunduğu bölgeye ağaç kesimi yapmak üzere iki otobüs dolusu özel güvenlik görevlisi ile birlikte iş makinelerini gönderdi. Bu sırada bölgedeki zeytin ağaçlarının kesilmemesi için 16 gündür nöbet tutan yakınlarına yemek getiren aralarında kadınların da bulunduğu mahalle sakinleri, tepki gösterip engel olmak istedi. Tel örgülerle çevrili alana girişine izin verilmeyen mahalleliler ile termik santrali inşa edecek firmanın özel güvenlik görevlileri arasında tartışma çıktı. Tartışma özel güvenlik görevlileri ile mahalleliler arasında arbedeye dönüştü.
KÖYLÜLER KELEPÇELENİP BARAKAYA AKAPATILDI
Yaşanan arbedede, mahalle sakinlerinden Mehmet Öksüz, Kamile Çiftçi, Kerem Özkılınç ile Yırca’da zeytinliği bulunan Avukat Hasan Namak, özel güvenlik görevlileri tarafından kelepçelendi.
Karga tulumba bir kamyonete bindirilen 4 kişi iddiaya göre, inşaat sahasına yaklaşık 4 kilometre uzaklıktaki Kül Barajı olarak kullanılan mevkideki bir barakaya kapatıldı.
Özel güvenlik görevlilerinin arbede sırasında kullandığı ileri sürülen gaz fişeğinin kapsülünün isabet etmesi sonucu mahallelilerden Emin Özkılınç, başından yaralandı. Özkılınç, Beşyol Devlet Hastanesi’nde ayakta tedavi edildi.
Arbede sırasında bekçi kulübesi ile alanda bulunan bir aracın camları da kırıldı. Mahalle sakinlerinin alana girmelerine izin verilmezken, olay yerine jandarma ekipleri sevk edildi. Olaylar saat 03.00’e kadar sürdü.
MUHTAR AKIN: 6 BİN ZEYTİN AĞACI KESİLDİ
3 saat sonra da dozerlerle termik santralin yapılacağı alana girilip, aralarında hasat edilmemiş asırlık olanların da bulunduğu zeytin ağaçları kökünden söküldü. Takviye olarak jiletli tellerle çevrilen alanda termik santrali inşa edecek şirketin özel güvenlik görevlileri etten duvar örerek nöbet tutan mahalle sakinlerinin alana girişini engelledi.
Ağaçlar kesildikten sonra olay yerine giden jandarma ekiplerine, köylüler tepki gösterdi. Yırca Köyü Muhtarı Mustafa Akın "Kesilecek ağaç kalmadı, 6 bin zeytin ağacı kesildi gitti" dedi.
KÖYLÜLER YOLU KAPATTI
Mahalle sakinleri ve çevreciler, santral yapılması düşünülen bölgeye giden yolu sabah trafiğe kapattı. Jandarma yolu açmaları için köylüleri uyardı. Ancak köylüler, jandarmayı dinlemedi.
Soma Kaymakamı Bahattin Atçı da köylüleri ikna etmek için olay yerine geldi. Köylüler Kaymakam Atçı’ya, "Bu devlet bu sabah neredeydi? Burada devlet yoktu. Santrali yapacak şirket, jandarmalara rağmen ağaçları kesti. Burada dedelerimizden kalan asırlık ağaçlar vardı. Bu ağaçların hepsi katledildi. Bir zeytin ağacı 20 yılda yetişiyor. Biz şimdi ne yapacağız?" dedi.
'YERDEYKEN BİLE SALDIRDILAR'
Köylülerin bekleyişi sürerken, akşam yaşanan arbedede kelepçelenip götürülen ve ağaçların kesilmesinden sonra serbest bırakılan Turgutlu Çevre Platformu üyesi avukat Hasan Namak, yaşadıklarını şöyle anlattı:
"Yırca’da köylülerden kiraladığım 6 dönüm kadar zeytinliğim var. Ağaçların kesilmemesi için bir süredir çadırda yatıp, nöbet tutuyorum. Akşam ziyaretime gelen misafirlerim vardı. Ancak, santrali yapacak şirketin özel güvenlik görevlileri içeri almadı. Bu nedenle çıkan tartışma, arbedeye dönüştü. Bunun üzerine kendimizi hep beraber yere atıp, bekledik. Etkisiz halde olmamıza rağmen özel güvenlikler, üzerimize saldırdı. Olayların başlamasından 2 saat sonra gelen jandarmalar, müdahale edip, darp edilmemizi önledi. Gerginlik yatışınca jandarma bölgeden ayrılmak istedi. Ancak, Kolin Grubu’nun özel güvenlik görevlileri yine bize saldırmaya kalktı. Bağrışmamız üzerine jandarma geri dönmek zorunda kaldı. Bu dört kez böyle tekrar etti. Savcıyla telefonda görüşüp, ağaçların ve kendimizin can güvenliğinin olmadığını söylemek istedik ancak bu da mümkün olmadı. Gecenin ilerleyen saatlerinde jandarma, ’Şu an ağaç kesimi yok. Sabah kaymakam, savcı ve diğer yerel yöneticilerle görüşüp, orta yolu bulursunuz. Ancak, şimdi siz içeri girin, arkadaşlarınız dışarıda kalsın. Bu sorunda şimdilik böyle çözülsün’ dedi. Bunun üzerine çadıra gidip yattım. Ancak, bir süre sonra ne olduğunu anlayamadan, 10-15 kadar özel güvenlik müdahalesiyle karşılaşıp, karga tulumba uyku tulumum içinde beni götürdüler. Ardından iş makineleriyle arazilere girip, zeytin ağaçlarını katlettiler."
CHP’Lİ ÖZEL: HESABINI MUTLAKA SORACAĞIZ
Haberin devamı için ikinci sayfaya geçiniz
Köylüler barakaya kapatıldı, 6 bin zeytin ağacı kesildi!
CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel, Manisa’nın Soma ilçesi Yırca Mahallesi’nde kolin Grubu tarafından termik santral kurulması planlanan alanda bu sabah tüm zeytin ağaçlarının kesilmesine ve köylülere yapılan müdahaleye tepki gösterdi. Özel, "Yırcalılar’a, zeytinliklere, hukuku ayaklar altına alarak yapılan vicdanlarımızı sızlatan bu müdahaleye, bu zihniyete yazıklar olsun?" dedi.
Milletvekili Özel, santralin kurulacağı alanda etrafı tel örgülerle çevrili olan ve köylülerin her gece başında nöbet tuttuğu kalan, 6 bin ağacın da bu sabah ani bir baskınla kesildiğini belirtip, "Haksız, hukuksuz bir şekilde Yırcalıların gözü gibi baktığı, 17 Eylül’den bu yana da korumak için savaşını verdiği toplam 6 bin zeytin ağacı katledildi. Mahkeme arifesinde, Yırca’da kesilecek hiçbir ağaç kalmadı. Şimdi, Danıştay, ’Kamulaştırma dursun’ derse bu kesilen ağaçları vali mi kaymakam mı geri verecek?" dedi.
Müdahaleler sırasında sadece zeytin ağaçlarına değil, insanlara da biber gazı ve copla saldırıldığına dikkati çeken Özgür Özel, şunları söyledi:
"Çok sayıda kişi yaralandı. Orayı korumak isteyen bir avukat, özel güvenlik görevlileri tarafından zorla 5 kilometre ötede bir yerde tutuldu. Bugün Malatya’da olmam nedeniyle Yırca’ya yetişemedim. Ama telefonda duyduğum teyzelerin çığlıkları, ağlamaları da ömürüm boyunca unutamayacağımız bir acıyı yaşattı. 16 Ekim günü Manisa Valiliği önünde Yırcalılar ile birlikte yaptığımız basın açıklamasında makama vekalet eden vali yardımcısına 70 yaşında bir amcanın söylediği şu sözleri hiç unutmayacağız, ’Askere çağırdınız geldik. Vergi istediniz verdik. Elektriği 3 gün geç ödemesem kesersiniz. Madem siz devletsiniz. Şimdi bize sahip çıkmayacaksanız ne zaman çıkıverceksiniz?’ İşte bu sözler AKP’nin vatandaşla devlet ilişkisini ne hale getirdiğini gösteriyor."
Yetkililerin köylülere hak, Kolin Şirketi’ne de yol verdiğini söyleyen Özgür Özel, "İdareciler adeta ’tavşana kaç, tazıya tut’ misali herkesi kandırdı. Şimdilik, bu mücadele zeytinler için kaybedilmiş olabilir ama Yırca’dan kolektif bir mücadele ruhu yükseldi. Eninde sonunda da kazanan bu mücadele ruhu olacak. Unutmamalı ki dün gece yaşananların bugün olmazsa yarın ama mutlaka hesabını soracağız. AKP’ye ve hükümete güvenerek kamu görevini aksatanlar da elbet birer birer hesabını verecekler" diye konuştu.
GRENPEACE’DEN TEPKİ
Greenpeace avukatı Deniz Bayram, konuyla ilgili olarak, "Güvenlik güçlerinin Yırca’daki köylülere uyguladığı şiddet ve Kolin Şirketi’nin zeytinlikleri yasalara aykırı bir şekilde yok etmiş olması kabul edilemez" dedi.
Kömür yatırımcılarının sadece zeytin ağaçlarını kesmekle kalmadıklarını belirten Bayram, "Gelecek nesillerin sağlığı ile oynuyor. Greenpeace olarak, bu süreçte köylülerin yanında olmaya devam edeceğiz, hukuki mücadele de devam edecek"  diye konuştu.
***
Zeytin Ağaçlarına Kıymayın!...
Eğitimci, Şair - Yazar
ARZU KÖK
Arzu Kök
“Manisa'nın Soma İlçesi Yırca Mahallesi'nde, yapılacak olan termik santralin kurulacağı alandaki zeytin ağaçları, bu sabaha karşı dozerlerle söküldü. Engel olmaya çalışanlar ise tartaklandı. “ Termik santral için yüzyıllık zeytin ağaçları sökülüyor, insanlar dövülüyor. Doğaya ve insanlığa ihanet değil de nedir bu?
Zeytin ağacı = Ölmez Ağacı = Sonsuzluğun Simgesi olarak adlandırılır bu ağaç. 3 büyük dinde geçen Zeytin Ağacı için söylenen ilk Latince cümle:  “olea prima arborum umnium est” yani “Zeytin bütün ağaçların ilkidir” Ve o,  yeryüzündeki ağaçların en uzun yaşayanıdır. İnsanlığın yaralarını iyi edecek merhemdir o. Lezzetli, bol enerjili besin maddesidir. Ve Karanlıkları aydınlatacak bir alevdir. 
Herkül’ün silahı  “Zeytin Dalı”ndan yapılmıştı. Zeytin Ağacını kesmek günahların en büyük olanıydı. Mısırlıların zeytin ağacının yapraklarını ezerek elde ettikleri, krallarını mumyalamakta kullandıkları kıymetli yağ... Sezar’ın Tacı da Zeytin dalındandı. Yapılan müsabakalarda kazanan sporculara Zeus’un kutsal korusundan alınan Zeytin Dallarından yapılan taç takılırdı. Ayrıca Kazanan Atletlere 140 Amfora Zeytinyağı verilirdi. Zeytinyağı, maddi zenginlik ve sağlık kaynağıydı. 
Yaşamın sürekliliğini gösteren ağaç... Barış, sevgi, dostluk, sağlık, zafer, ölümsüzlük, bilgelik, akıl, başarı ve adalet simgesi... İşte bu yüce ağaç, gövdesi kurusa bile köklerinden yeniden filizlenir. Ve yaz - kış daima yeşildir zeytin ağacı...
Hâkimler Kitabı'nda geçen bir öykü, ağaçların kendilerine kral seçmek için ilk olarak zeytin ağacına başvurduklarından bahseder: "Vaktiyle ağaçlar, kendilerine kral meshetmek için gittiler ve zeytin ağacına dediler: Bize kral ol. Ve zeytin ağacı onlara dedi: Allah'ın ve insanın bende sena ettikleri (övdükleri) yağımı bırakayım ve ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?" Zeytin ağacından "hayır" yanıtını alırlar. Çünkü o insanlığa hizmeti görev kabul etmiştir. Başka şeyde gözü yoktur. Şimdi ise bu kutsal ağacı kesmek için, üstelik doğaya aşırı derecede zarar verecek, doğanın ve o bölgedeki belki de insanların yok olmasına neden olacak bir Termik Santral için kıyılıyor bu ağaçlara. Değer mi?
Tapusu köylülerin elinde olmasına rağmen zeytin ağaçlarının olduğu araziler köylü geçişine engellenmiş. Zeytin ağaçlarına ve arazisine sahip çıkmak isteyen köylü ise darp edilmektedir. Üstelik devlet buna seyirci kalmaktadır. Arazisine sahip çıkmak isteyen köylü darp ediliyor bir de kelepçeleniyor, hukuk ayaklar altında çiğneniyor ve devlet sessiz. Şirket nasıl ve hangi gücü arkasına almış ki böyle pervasızca hareket edebiliyor? Ahmet Arif’in şiirinde dediği gibi Yırca’da taşları bağlamışlar, köpekler başıboş geziyor. 
Soma’da tam bir hukuksuzluk hali, yargısal körlük yaşanıyor. Acele kamulaştırma, bütün her şeyin mutlak kararı gibi gösteriliyor. İlçe Tarım Müdürlüğü, kendilerinin zeytin kesme izni vermediğini söylüyor. Soma ve Manisa belediyeleri, bölgenin planlarında tarım alanı olarak geçtiğini belirtiyor. Yani orada ancak zeytincilik yapabilir deniyor. Ancak vali, kaymakam, savcının tutumu nedeniyle jandarmanın da elini kolunu bağlayan bir idari zafiyet var. Devlet köylüye sahip çıkmıyor. Oysa Atatürk “Köylü milletin efendisidir” demişti. Ve bugün gelirken “Milletin hizmetkarı olacağız” sloganı gelenler milletin efendisi köylüye her türlü eziyeti reva görüyor.
O bölge 1. sınıf tarım arazisi olarak geçiyor. Soma’nın oksijen kaynağı aynı zamanda o zeytin ağaçları. Şimdi onları keserek o bölgeyi nefessiz bırakmak, hatta daha da beteri yok etmek istiyorlar.  Bu şirket ve diğerleri yaşamı tehdit ediyorlar ve devlet bunlara kol kanat geriyor. Bu güzelim ülkenin doğası ve insanları yok olsa kimsenin umurunda olmayacak gibi.  Umarım ki bu gidişe bir son verilir. Termik santralı yerine neden rüzgar santraları yapılmıyor? Neden doğaya, insanlara zarar vermeyecek yöntemler devreye sokulmuyor? Bu güzelim ülkeden ve insanlarından bu kadar mı nefret ediliyor?
İlerleme zannediliyor bu yapılanlar. Oysa asıl ilerleme doğaya tek bir zarar vermemektir. Evet elektrik üretilmelidir ama tek bir ağaç kesilmeden, tek bir nehir yok edilmeden. Ki doğa bize bunu yapmamız için türlü imkanlar vermiş. Rüzgar enerjisinden faydalanabiliriz. Güneş enerjisinden faydalanabiliriz. Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili, dalgalardan faydalanabiliriz. Ama ne yapılıyor ülkemizde ha bre termik santral açılıyor, yapılıyor. Üstelik termik santrallerin doğaya, bulunduğu bölgedeki insanlığa zararları bilinmesine rağmen.
Unutulmasın ki kesilenler zeytin ağacıdır ve mitoloji zeytin ağacına zarar verenlerin kaderini çok iyi anlatmıştır. Rant uğruna insanlığa ve doğaya zarar verenler kendilerine ve çocuklarına da büyük zararlar verdiklerinin farkındalar mı acaba? Zeytin ağaçlarını kesmeyin efendiler. Doğaya kıymayın. Köylülere kıymayın efendiler…