12 Temmuz 2011 Salı

bir demokrasi utancı ve TBMM'ye saygısızlık!.....


1957 Bölükbaşı Krizi; 
İnsani, Medeni ve Hukuki Çözüm
     Mustafa Nevruz SINACI      
            Gerçekte önceden bilinen ve çok özel bir senaryonun parçası olan 12 Haziran “tutuklu vekil sendromu” benzeri, tarihi ve kadim Demokrat Parti’nin başına gelen 1957 olayı ışığında çözülebilir. Umur-u devlet, hukuk’a saygı ve adalet ahlâkı da, zaten bunu gerektirir. Başkaca bir yola tevessül, bütün kaygıları haklı çıkartır ve neticesi “vatana ihanet” suçuna varır.
Neydi Osman Bölükbaşı meselesi ve 1957 vekil krizi?..
1950’li yıllarda ülkenin hemen hemen her bölgesinde yüksek oy oranlarına sahip olan DP, 1954 genel seçimlerde Kırşehir’de ciddi bir başarısızlığa uğradı. CMP Kırşehir oylarının neredeyse tümünü alarak 5 milletvekilinin tamamını kazanmıştı. Bu beş vekilin arasında da en fazla oyu CMP lideri Osman Bölükbaşı aldı. (*)
Bu durum DP’de rahatsızlığa sebep oldu. Hükümet mecliste yaptığı bir düzenleme ile Kırşehir’i cezalandırarak, Nevşehir’e bağlı bir ilçe yaptı. Düzenleme dönemin önemli tartışma konularından biri oldu. Bölükbaşı da, hükümete muhalefetini git gide artmaya başladı.
Bölükbaşı neden ve niçin mahkum edilmişti?
1957 yılının haziran ayında,  DP Kırşehir’i tekrar il haline getirecek bir kanun tasarısı hazırladı. Ancak bu kez de yapılan düzenlemede Osman Bölükbaşı’nın köyü olan Hasanlar, il haline getirilen Kırşehir’e bağlanmıyor ve Nevşehir’de bırakılıyordu. Bu düzenleme sırasında mecliste gerilim arttı. Kırşehir’in tekrar il yapılma görüşmeleri sırasında Osman Bölükbaşı’nın Cumhurbaşkanı Bayar’a ‘kindar’ ve ‘onun maskesini düşüreceğiz’ demesi, Demokrat Partilileri haysiyetsizlikle itham etmesi üzerine de mecliste kıyamet kopar. Meclis başkanı, Bölükbaşı’na 3 oturuma katılmama cezasını meclisin onayına sunar. Onay üzerine Osman Bölükbaşı öfke ile kürsüden inerek genel kurulu terk eder.
Ancak çıkışı sırasında olaylar sürer. DP vekillerinden biri ‘sen kime küfrediyorsun’ diyerek Bölükbaşı’nın üzerine yürüyünce yumruklaşma olur büyük bir kavga yaşanır. Bu olay üzerine Osman Bölükbaşı’nın dokunulmazlığı TBMM’ce kaldırılmış ve 6 gün sonra Meclise hakaretten tutuklanarak 2 Temmuz 1957 tarihinde Ankara Merkez cezaevine gönderilmişti.
Bu durum üzerine Ekim ayında yapılan seçimlere O. Bölükbaşı Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin Başkanı olarak cezaevinden katıldı. Ancak Kırşehirlilerin desteği devam etti. % 62 gibi bir oranla destek verdiler. Sonuçla Bölükbaşı tekrar milletvekili seçilmiş oldu.
Şerefli ve soylu, asil bir mücadele!..
Seçim sonuçlarının resmen ilânını müteakip Osman Bölükbaşı mahkemeye başvurarak tahliye talebinde bulundu. Mahkeme, onun milletvekili seçilmesini tahliye sebebi olarak kabul etmedi. Mahkûmiyetinin devamına karar verdi. Bir yanda bu gelişmeler yaşanırken; 1 Kasım 1957 günü yeni mecliste yemin töreni yapıldı. Vekiller, il’lerine göre kürsüye çağrılırken sıra Kırşehir’e geldiğinde meclis başkanı Kırşehir’i atlayarak Bölükbaşı’nın ismini okumadı.
Osman Bölükbaşı, Hapishane de yemin etti!..
Ancak mecliste yemin töreni gerçekleşirken başka bir yerde Ankara Merkez Cezaevi 10. Koğuşu’nda da ‘tarihi’ bir yemin töreni daha yapılıyordu. Bölükbaşı radyonun başındaydı. Kırşehir’e sıra geldiğinde ayağa kalkarak sanki meclisteymiş gibi yüksek sesle milletvekili yeminini mahkûmların önünde yaptı. Heyecanla alkışlandı ve içtenlikle kucaklandı, kutlandı.
Bu yeminin ardından mahkemeye reddi hâkim talebinde bulundu. Ayrıca, ilk tahliye talebine ‘karşı görüş’ belirten savcıyı da dava etti. Sonuçta 1 Aralıkta reddi hâkim talebi kabul edildi. Yeni bir mahkeme heyeti oluşturuldu. Yeni heyet oy birliği ile Bölükbaşını tahliye etti.
Bu tahliyeden bir gün sonra Osman Bölükbaşı 2 Aralık 1957’de mecliste tekrar yemin ederek görevine başladı. O’nun mücadelesi çok onurlu, sorumlu, hukuki, insani ve medeni idi. Kimseye af veya ‘hukuku dolanma’, TCK veya Anayasa değişikliği için ricacı olmadı, ilenip yalvarmadı, tehdit etmedi. Asla halkı terör, tedhiş, anarşi ve isyana teşvik etmek gibi bir lânet, cehalet ve ihanetle malul olmadı.
Alçaklık ve küstahlığa tevessül ve tenezzül etmedi.
Demokrasi, adalet ve hukuktan ileri gelen sorunu yine; Adalet, hukuk ve demokrasi içinde, milliyetçi ve medeni bir vatandaş sıfatıyla halletti. 
Partisi, seçimde % 7 oy alarak 4 vekil çıkardı. Milletvekilleri Meclisi boykot etmedi.
Oturumlara katılmamak, hükümeti tehdit, dâhili ve harici bedhahlara mihnet, devlete karşı kin ve nefret, kimsenin aklından bile geçmedi.
İşte güncel sorunun hal yolu ve esası budur.
Demokratik hukuk devletinde hak, hukuk yolundan başka bir yolla elde edilmez.
Aksi taktirde memlekette ”milli şeflik” ver demektir!..
(*) (Ömer Aymalı- Dünya Bülteni) 

 TBMM’nin manevi şahsiyeti; 
Vekâlet ve meşruiyet
Mustafa Nevruz SINACI
O’nun manevi şahsiyetinden bihaber, gaflet-dalâlet ve hıyanet içinde, dâhili bedhahlık ile malul birileri; İstiklâl Savaşı Gazisi, Peygamberlik (Halifelik) makamı “manevi şahsında” mündemiç Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, şeref-haysiyet, din-iman, adalet ahlâkı ve fazilet cevherinden yoksun;, terörist/anarşist/hırsız/yolsuz/namussuz/şerefsiz güruhları dâhil etmek için çırpınıyorlar! Hem de güya; Cumhurun iradesi, muvafakat ve müsaadesi dairesinde tensip ve takdir edilmiş “vekil” sıfatıyla!... Yani, bu sıfatla, O kutsal mekâna münkir sokacaklar!... 
BAKINIZ..., 
EY GAFLET VE DALALET EHLİ!..
İmparatorluk bakiyesi TC’nin Meclisi; Cihanşümul adalet; vahşi kapitalizm ve mel’un emperyalizmin “insanlık/adalet/ahlâk ve hukuk düşmanlığına” karşı duran iyi-namuslu, dürüst ve demokrat halkın temsili için vardır. Bu, ütopya değil gerçektir. TBMM’de her fikre temsil hakkı tanınmasının hikmeti: Kuruluşunda var olan asalet, adalet ve yükseklikten gelen “insan” hakları, Cumhuriyet ve demokrasinin gereğidir. İdarenin gaflet, acz ve güvenlik zaafından bilistifade seçimleri istismar; baskı-dayatma ve terörle oylatılan BDP'li ‘sözde’ vekiller, güya halkın oyunu aldıkları için hapisten çıkarılmalı ve Meclis'e girmelidir sonucuna varılabilir mi?
Elbette ve kat’iyyen hayır!..
Yukarda açıklanan nevi-i şahsına münhasır tüm manâ ve muhteviyatı dışında, genel olarak Demokrasi ve Meclisler fikirlerin temsili için vardır; İhanet şebekeleri, vatan haini ve zorbaların saltanat mekânı olarak değil!.. Kaldı ki, terör-tedhiş ve anarşi bir düşünce açıklama yöntemi değildir. O nedenle teröristler, bir milletin vekili olamaz. Halk, cebren, baskı altında ve hile ile bir terör örgütü mensubuna ya da destekçisine oy vermiş olsa bile terörist Meclis'e giremez. Çünkü Meclis bir fikir kürsüsüdür, adalet hane, fazilet hanedir, terör kürsüsü değil. Ama görüyoruz ki Türkiye'de birileri çıkıp demokrasi adına teröristlere özgürlük istiyor.
            Deniyor ki çıkartalım hapisten teröristleri, milletvekili yapalım. Oysa dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde teröristler Meclis'e giremez! Değil Meclis'e girmek, seçimlerde aday bile olamaz bunlar. Bizim ülkemizde teröre her olanak ve hak sağlanmakta ve terör Meclis'te temsil hakkı bulmaktadır. Buna izin veren, müsamaha eden ve bir anlamda yardım ve yataklık yapanlar, hukuki meşruiyetlerini yitirmiş “gasp, dikta ve irtikap ehli” olsalar gerektir.
            Sonuçta terör örgütü mensupları o kadar azmış ve şımarmışlardır ki artık azılı bir katili bile çıkartıp milletvekili yapmayı açıkça savunma cüretini göstermekte, münhasıran “bölgesel özerklikle” halkı ve devleti tehdit etmekte ve TBMM yerine, alenen “özerk meclis” dedikleri ve başkent olarak algıladıkları vilâyetimizde grup toplantısı (!) yapabilmektedirler..
Buna seyirci kalan yönetimin, 
kadim ENDÜLÜS idaresinden farkı yoktur.
Dolayısıyla şimdi Türkiye, bir demokrasi ve hukuk sınavı vermektedir. Ya gerçekten demokrasi, adalet ve hukuku savunacak ve bunları Meclis'e hiçbir şekilde sokmayacaktır ya da, teröre teslim olup teröristleri hapisten çıkaracak ve demokrasiyi kelepçeleyecektir. Çünkü Demokrasi ve terör bir arada bulunamaz. Nitekim geçtiğimiz 4 yıl boyunca Meclis'te melânet eşkıyayı açıkça savunan bir parti vardı. Sonuç ne: Terör azaldı mı arttı mı? Görüyoruz ki terör yandaşlarına verilen taviz; demokrasiyi değil, terör örgütünü güçlendirmiş!
O halde teröre karşı isek, taviz vermemeli; Demokrasiyi geliştirmek istiyorsak, terörü savunan piyonların dokunulmazlığını derhal kaldırmalıyız. Zira teröre dokunulmazlık tanıma,  eşkıyanın masum halkı öldürmesine imkân tanımak demektir. Oysa Demokrasi ilkönce halkın yaşam hakkını savunur. Teröristin olduğu yerde yaşam hakkı korunamaz. O nedenle Meclis'te terörist istemiyoruz! Askerlerimiz şehit edilmesin; Vatan bölünmesin; Adalet, huzur, barış ve demokrasi olsun; Ekonomik kalkınma ve refah gelsin; istiyorsak ihaneti Meclis'e sokamayız!
Meclis yasama için vardır. İhanetin gölgesinde, tehdit altında kanun yapılamaz. Teröre kanun yapma hakkı verilemez. Teröristin Meclis'e girmesi, TBMM düşüncesinin ruhuna tecavüz; Cumhuriyete reddiye, Atatürk’ü tekzip ve İslâm’a açıkça düşmanlıktır.
           
Bu vahim hal içinde tek çare: Cari hukuk ve mevzuat içinde çözüm bulmaktır. 
 BU SORUYU
SORMAK GEREK!..
Mustafa Nevruz SINACI
Acaba ülkemizde 50 yıldır bitmeyen ve her gün aramızdan gencecik canlar alan hain ve menfur terörün gerçek sebebi ne olabilir? Mustafa Kemâl Atatürk’den sonra ülkemizin en büyük devlet adamı ve dünya çapında liderlerinden; Son Başvekil Adnan Menderes, Polatkan ile Zorlu’nun, nâhak yere, alçakça, hunharca katledilmesinden sonra gelen “karanlık, kâbus ve mâkus” yılları bir kenara bırakalım. En yakın tarihe günümüze gelelim: Örneğin Aktütün sınır karakolumuza yapılan saldırı ve bu saldırıda verilen 17 şehit bu tür bir ayrışmayı mı tetikledi?
Belki bir payı vardır ama yine de yeterli bir açıklama değil. Asıl soru şu: Neden eşkıya karakolumuza saldırdığında, bu ülkenin insanları Türk-Kürt olarak iki ayrı kampa ayrılıyor? Bunun tek bir açıklaması var, herkes bal gibi de biliyor ama namussuzca saklıyor: Bu ülkede terörü destekleyen, yardım ve yataklık yapan geniş bir taban var. Onlar kendilerini Kürt diye açıklayıp tanımlıyorlar. 
Elbet kendisine Kürt diyen herkes varlığını eşkıya ile bir tutmuyor belki, ama sonuçta çok geniş bir “eşkıya yanlısı” Kürt nüfusun olduğu çok abartılı bir biçimde maniple ediliyor. Şimdi kimileri “bu ülke bir mozaik, etle tırnak gibiyiz, bizi birbirimizden koparamazlar, aman bir iç savaş oyununa gelmeyelim” gibisinden hamaset nutukları atabilir. Bu hamaseti de sanki bilimsel analizlermiş gibi uzun yazılarla gazetelerde dergilerde yayınlayabilirler. Ancak, bazı sorular var ki tüm analizlerden daha etkili oluyor. Soralım o zaman...
Birinci soru: 
Altınova’da bu kadar Kürt’ün ne işi var?
Kimileri irkilebilir ama hiç de ırkçı bir soru değil. Zaten mesele Altınova ya da diğer sahil kent ve kasabalarımızdaki Kürtlerin çokluğu değil. Hadi diyelim ki bu olguyu, basit bir göç olarak gördük!..
O zaman ikinci soru:
Tarihi Musul Vilâyetimizin öz be öz Türk kenti Kerkük’ün bir Kürt göçüne maruz kaldığını, bunun nedeninin, kentin etnik yapısını değiştirmek olduğunu, kentin zorla Kürtlerin eline geçtiğini savunan Türk Devleti, Türk Ordusu ve Türk kamuoyu, Kerkük’le Altınova arasındaki farkı nasıl açıklar acaba? Acaba diyoruz Türkiye’nin ortasındaki bu iç göçün de tıpkı Kerkük’teki gibi bir etnik amacımı mı var? Elbette bu soruları çoğaltmamız lâzım. Son yıllarda nedense Balıkesir, İzmir, Mersin, Adana gibi şehirlerimizde bu tür olaylar yaşanıyor.
Üçüncü soru: 
Neden hiç bir “Kürt ilinde” böyle bir olaya rastlamadık?
Birinci sebep Türklerin çok ırkçı ve saldırgan olmasıdır, ikinci sebepse Kürtlerin çok hümanist ve barışsever. Peki, acaba şu etle tırnak gibi olmuş toplumsal mozayiğimizin Doğu kısmında, kendilerine Kürt denilen bölgenin kentlerinde ve kasabalarında acaba ben Türküm diyen bir kalabalık var mı ki, çatışma çıksın! Gerçek şu ki, bu ülkenin Batı kısmında Kürtler gelip Türklerin arasına rahatça yerleşebilmektedir. Ama tersi bir durum yoktur. Provokatörler soruyu şöyle cevaplıyor: “Elbet yok, çünkü Doğu fakir, o nedenle Türkler Doğu’ya gitmiyor.”
Hadi buna da eyvallah. 
O zaman başka bir şey soralım.
Dördüncü soru: Bu ülkede ister Doğuda, ister Batıda yaşasın, kendi aralarında kimi yerlerde bir kent, kimi yerlerde bir semt, mahalle oluşturan, kendilerine Kürt diyen bölgelere bir bakalım. Çok uzağa da gitmeyelim. 17 askerimizi şehit verdiğimiz Aktütün saldırısından sonra, en ufak bir tepki, hoşnutsuzluk gördünüz mü? Tüm ülke bir yas tutarken buralarda bir yas gördünüz mü? Tüm ülkede evlere bayraklar asılırken buralarda herhangi bir eve bir Türk bayrağı asıldığını gördünüz mü? Hayır. Çünkü oradaki insan tehdit altında, bayrak asarsa evi bombalanır, ocağı söndürülür de, kimsecikler sahip çıkmaz. İşte, ileri sürülen sanılan sebep!..
Oysa bu yalan, aldatmaca ve hile, apaçık düzenbazlık ve sahtekârlık.
Tıpkı bir zamanlar Manisa’nın bir ilçesinde, “Çingene açılımına çanak tutmak” için sahnelenen kirli oyun ve menfur tezgâh gibi.. İşin doğrusu: Kendisine Kürt diyen organize bir azınlık (Ermeni diyasporası) Abd/Ab’ce oluşturulan bataklıkta; AB ulufesi, uyuşturucu parası, Soros kemikçiliğine tamah sayesinde; İnsanlıktan soyutlanmış ve ihanete soyunmuş güruhun lejyonerliğinden başka bir şey değil!.. Geçmişi de, günceli de, tüm yaşananların sebebi bu!..

30 Haziran 2011 Perşembe

Seçim kampanyalarındaki bütün tartışmalar bitti, 12 Haziran’da millet kararını verdi ve son sözü söyledi. 14.06.2011 - 12:12

MEHMET BOZDEMİR, İDD GENEL BAŞKANI

MİLLETİN KARARI HAYIRLI OLSUN…
Seçim kampanyalarındaki bütün tartışmalar bitti, 12 Haziran’da millet kararını verdi ve son sözü söyledi. Demokrasinin güzelliğini millet olarak bir kere daha yaşadık. Seçim dönemindeki sert tartışmalar, bazen hakarete varan ithamlar ve onun oluşturduğu gerginlikler artık bir sükunete dönüşmeli ve bütün siyasi partiler milletimizin kararı üzerinde düşünmeli, değerlendirmeler ve tahliller yapmalıdır.
            İnsan en yüce varlıktır, insan toplulukları da bu yüceliği daha da değerli hale getirirler, bu topluluklardan da milletler ve devletler doğar. İnsanların yanıldığı gibi bazen insan toplulukları da yanlış yapabilirler. Netice de her şeye rağmen insanların, toplumların, halkın ve milletin tercihlerine saygılı olmak çok önemli bir insani değerdir. Bu sebeple de demokrasi çağımızın geliştirdiği çok önemli bir insani değerdir. Demokrasimizi evrensel normlara ulaştıramamış olmamız ülkemizin halen en önemli sorunları arasındadır. Bu seçimler de demokrasimizin standardını oldukça yükseltmiştir, fakat evrensel normlarda bir demokrasiye ulaşmamız için yapılacak daha çok iş bulunmaktadır. En başta yeni bir anayasa artık ülkemizin ertelenemez, vazgeçilemez bir ihtiyacı haline gelmiştir.
            Evrensel normlarda bir demokrasiye ulaşmadan ülkemizin normalleşmesi mümkün değildir. Bunun ilk şartı da ülkenin artık darbe anayasalarından kurtulup, demokrasiyi, insan haklarını, özgürlükleri yani öncelikle insani değerleri esas alan ve insan merkezli yeni bir anayasa hazırlamak olmalıdır.
            Bütün siyasi partilerden talebimiz, artık gerginliklere son verip, yeni anayasa için bir araya gelerek büyük bir toplumsal uzlaşmaya imza atmalarıdır. Bütün halkımızın siyasetçilerden ilk isteği budur. Siyasetçilerimizin artık demokrasinin bir uzlaşma ve halka hizmet rejimi olduğunu hatırlamakta gecikmemeleri gerekmektedir. Siyasi tarihimize dönüp bir bakarsak, siyasetteki gerginliklerin ve inatlaşmalarının ülkemize ve milletimize ne kadar büyük zararlar verdiği ve çok pahalıya mal olduğu açıkça görülecektir. Milletimizin artık gerginlikler ve inatlaşmalara tahammülü kalmamıştır. Bu konuda ısrarcı olan siyasi hareketler tarihin karanlıklarına gömülecektir. Halkımız her zaman olduğu gibi, değişimden, yenilikten, barıştan ve demokrasiden yanadır.
            Milletimizin ferasetini ve basiretini, başta siyasetçilerimiz olmak üzere, bütün aydınlarımız, yöneticilerimiz ve medya bir kere dikkatle incelemelidir. İnsan topluluklarını sürü olarak görmek insanlığa yapılabilecek en büyük hakarettir ve bunu yapanlar en büyük zavallılardır.
            Sevgi, saygı, yardımlaşma, hoşgörü, şefkat, merhamet gibi insani değerlerin yoğun bir şekilde yaşandığı bir siyaset arenası milletimizin en büyük özlemidir. Siyaseti iyilikte ve güzellikte bir yarış haline getirmek en başta siyasetçilerimizin görevidir.
            12 Haziran 2011 seçimleri ülkemize, milletimize ve bütün insanlığa hayırlı olsun.  
13 Haziran 2011
Mehmet BOZDEMİR
İnsani Değerler Derneği Genel Başkanı
Ve
Demokraside Birlik Vakfı Başkanı

29 Haziran 2011 Çarşamba

prof. dr. ramazan demir,


Yeni Haçlı Seferleri Kapıda...
Bugün konuşacağımız konu tarihteki “Haçlı Seferleri” değildir... Çok yeni yöntemler kullanılarak kapımıza kadar gelmiş Yeni Haçlı saldırısından konuşacağız bu yazımızda...
Haçlılar bin yıl önce “Kudüs’e” kadar geldiler; aradan bin yıl geçti, yine geliyorlar... Bu kez kılıç-kalkan-miğfer-zırh giyimli şövalyelerle değil, nükleer başlıklı füzelerle, insansız hava araçlarıyla, elektronik istihbaratla, uzaydan görüntüleriyle...
Yeni Haçlı Seferine 2001 de başlandı; ilk hedef ülke Afganistan idi... Hiçbir zaman bulamayacakları birilerini aramak bahanesiyle Afganistan’ı işgal etmeye başladılar... İşgal işin “İkiz Kuleler” bahane olarak sunulmuştu...
Pentagonun üçüncü katına uçak saldırısı olmuştu güya...
Hâlbuki pentagonun tamamı zaten üç kattı... Eğer üçüncü kata uçak vurmuş olsaydı çevresindeki ağaçlarında zarar görmesi gerekirdi... Tek ağaç bile zarar görmemiş... Nasıl saldırı bu? Ha... Yakınında bir şey patlamış; patlayan şeyin de enkazı anında yok edilmiş; uçaksa neden enkazı yok ediliyor? Neyse geçelim...
Duruma Irak’la devam ettiler...
Sebep, Saddam’ın nükleer bombaları var diye...
İşgal edildi, bulundu mu böyle bir şey?!
Irak beklediklerinden çok farklı sonuç verdi...
Vietnam’da olduğu gibi bataklığa saplandılar, trilyon dolar kaybettiler Irak’ta... Bunun karşılığını petrol kuyularına el koyarak neyi ne için alacaklarını gösterdiler...
**
Küresel emperyalizm doymuyordu; yeni işgaller gerekiyordu sömürmek için...
İşgal olmadan sömürü devam edemezdi...
Şimdilerde Afrika’nın kuzeyinde yeni bir plan uygulanıyordu...
“Afrika Baharı” adıyla anılan operasyonun hedefinde sınırları değiştirilecek belli ülkeler vardı...
Bunun için de oralardaki “baskıcı rejim” bahane edilerek halk kışkırtılacak, baskı altındaki gruplar ayartılacaktı...
Bu işlem kolaylıkla başarıldı Sorosçu uşaklar tarafından.
Hedefte sadece bu Kuzey Afrika ülkeleri yoktu, sıraya konulmuştu; nihai hedef Orta Doğu idi, bu bölgenin yeniden düzenlenmesine karar verilmişti...
Küresel emperyalizmin patronları bir harita çizdiler masa başında; paylaşılıp sömürülecek ülkelere karar verdiler...
Tunus, Yemen, Bahreyn, Mısır derken Libya...
Libya’nın dışındakiler hemen “teslim” bayrağını çektiler... Küresel baronlar ne istiyordu, ne yapılmasını istiyorlarsa yaptılar buralardaki diktatörler...
Şimdilerde o ülkelerin yeraltı kaynakları büyük şirketler arasında paylaşılmakta...
Libya direnmeye çalışıyor enmperyal baronlara...
**
Sıra kimde?
Sıra şimdi Suriye’de mi?
Ardında İran ve Türkiye mi var?
Türkiye’yi en son hedef olarak belirledikleri belli, şimdilik Türkiye’yi amaçları için “kullanmak” en uygun rol modeli verdikleri belli oluyor...
Türkiye’deki siyasi irade aracıyla bu rolün yapılması için tüm destekler var...
Allah var; Türkiye de görevini (!) iyi yapıyor...
Nasıl mı?
Düne kadar Türkiye ile “dost” olan, “kanka” olan Libya ve onun lideri Muammer Kaddafi’nin çocuklarını ve torunlarını öldüren bomlar, Türkiye’den sevk ve idare ediliyor...
Ne mi yapılıyor?
Emperyalistlere “paranda” olunuyor...
Önce; “NATO’nun ne işi var Libya’da” diyecek başbakan...
Ardından NATO karargâhının İzmir’de kurulmasına izin veriliyor... Bu nasıl iş?...
Türkiye, Kuzey Afrika kıyılarında SG ve TOMA Füzelerine destek için savaş gemilerini yollamış...
Füzeler Libya’ya çevrilmiş durumda...
Türkiye, bu füzelerin hedefine ulaşması için gayret gösteriyor... Bu nasıl iş?...
Libya kıyılarında ABD ve AB korumacılığını yapıyor...
İzmir, NATO bombalama merkezi haline getiriliyor...
Bu nasıl iş?...
**
Düne kadar “kardeş ve dost” olan Beşar Esat şimdilerde “tu kaka” oluverdi birden... Hemen çekilmesi için telkinler yapılmakta ve elçiler gönderilmekte...
Aynı şeyler Mısır’da Hüsnü Mübarek için de yapılmıştı...
Şimdilerde Arap ülkelerinde şu kanaat yaygın; “Türkiye’den dost olmaz, ABD’nin güdümünde hareket ediyor...” diye basında yayınlar yapılmakta... Bu nasıl iş?...
**
Yeni Haçlı seferleri
Bush Afganistan’a girerken “Haçlı seferindeyiz” demişti, yıl 2001...
Sadece 2 yıl sonra, 19 Mart 2003 de;
Irak, “...halkını kurtarmak” bahanesiyle işgal edildi...
8 yıl sonra, aynı gün 19 Mart 2011 de Obama aynı sözü söyledi “Haçlı seferindeyiz” diye...
Güya Libya halkını savunmak bahanesiyle küresel baronlar Paris’te Elize Sarayında toplandılar, toplantının adı da: “Libya Halkıyla Dayanışma Toplantısı” idi...
Böyle açıklama yapıldı...
Sonuç bildirisinde; “Libya’daki sivil halkı korumak için tüm önlemler alınacaktır.”
Peki, neden Libya Halkı bu kadar önemli?
Neden Gazze’deki, Filistin’deki ölen çocuklar önemli değil bu küresel sömürücüler için?
Güldürmeyin beyler, bayanlar beni, “sivil halk” öyle mi?!
Gazze’de, Irak’ta binlerce çocuk ölürken nerdeydiniz?
Onlar sivil halk değil miydi?!
İsrail Gazze’ye misket bombalarını atarken kavrulan insanlar sivil değil miydi?
Yoksa bilmediğimiz “uzaylı” askerlerden oluşmuş Gazze’nin ordusu mu var?
**
İşgale kılıf hazırlamak...
İşgal edilecek ülkeye saldırmak için önce bazı ön şartlar oluşturulur. Saldırıya kılıf hazırlamak için bahane bulunur ya da yaratılır... Vurmak için bir ülkeyi, uydurulmuş bir terim var; “uluslar arası meşruiyet”...
Ne demektir bu?
Emperyalistlerin isteklerine ve menfaatlerine uygun olan ne varsa o demektir...
Bizleri soyup soğana çeviren Küresel Çeteciliktir...
Herkes adına karar veren ve tepede olan, sayıları az etkileri fazla bir azınlıktan bahis ediliyor...
**
Kimlerdir bunlar?
“Uluslar arası camia” diye söylenen şey...
Ne yapar bunlar?
Bu uluslar arası camia dedikleri bakınız neleri yapıyormuş;
*Sömürmek istedikleri ülkeleri önce parçalara ayırırlar...
*Ülkelerin kaynaklarını bölüşürler...
*Sömürürler...
*Karşı geleni terbiye için Yeni Haçlı Seferleri düzenlerler...
*Kendilerine itaat edecek bir yönetim kadrosunu hazırlarlar...
*Sonuçta yerüstü ve altı zenginliklerini sömürmeye başlarlar.
İşte bu “uluslararası camianın” verdiği karar sonucu oluşan durumdur...
**
Ölen ölür...
Korunacağı söylenen sivil “halktan ölen ölür, kalan ekonomik kaynaklar bizimdir” yeter emperyal baronlara, onları paylaşırlar...
Bunun adı da “uluslararası meşruiyettir...”
Meşruiyetin anlamı, emperyalizmin çıkarları neyi emrediyorsa onu yapmak demektir...
Petroller, yeraltı cevher ocakları, akarsular, boğaz suyolları, hava sahaları, deniz kıta sahanlıkları kontrol altında tutulur, gelirleri uluslar arası patronların kasasına yönlendirilir...
**
BM kararları...
BM ve NATO kararları, küresel sömürücü bu patronların çıkarları doğrultusunda kararlar alır ve uygularlar...
İşte bunun adı da “uluslar arası camianın kararı” olur...
Bir ülkede, bir grup tehdit altındaymış gibi alt yapı hazırlanır, medya aracılığıyla birileri hedefe konulur, sürekli yayınlarla insanlar inandırılır, beyin yıkaması yapılır...
Tehdit altında olduğu belirlenen grubun “haklarını korumak” için devreye emperyal baronlar girer.
Küresel baronlarla ilişkileri vardır bu tehdit alan grupların... Önce oraya iyi niyet elçileri gönderilir, ardından ambargo söylemleri başlar, yaptırımlar...
Sonra karar verilir bombalanır, tahrip edilir...
Önce tahrip ederler sonra da “imar” için oraya gidip sömürürler...
Sonuç...
Küresel emperyalizmin Afrika’daki değişik ülkeler için harcadığı miktar 3,5 trilyon civarında...
Bahane olarak “El Kaide” gösterilerek Afganistan işgal edildi... İkiz kuleler bahane edilerek Afganistan’da çok kalınacağı kesin... Yetkilisinden tapu gibi itiraf var; “Afganistan’da hiçbir zaman bulamayacağımız birilerini aramaya gideceğiz” diyen Pentagon yetkilileri...
Saddam’ın olmayan nükleer bombaları bahane gösterilerek Irak işgal edildi ve bölündü...
Yalanlarla, medya yayınlarıyla halkın beyni yıkandı...
Sürekli aynı yerler tehdit edilebilir...
Şimdi sıra Suriye’de; eğer karışıklık dinmezse mezhep çatışması olur ve tüm sınır komşuları da karışır...
Başta Türkiye, Lübnan, İran ve İsrail etkilenir...
Haçlı seferleri gelir kapımıza dayanır...
İşte size hayatın gerçeklerinden birkaç kesit...
Bunlar komplo teorileri değil olanın tespitidir...
Prof. Dr. Ramazan Demir
20.6.2011  www.r-demir.com

27 Haziran 2011 Pazartesi

usulen tespit ve tefhim!...........

AKP % 40.37, CHP % 21.06
Mustafa Nevruz SINACI
Seçimden tam 9 gün sonra, 23 Haziran 2011 – Perşembe günü Yüksek Seçim Kurulu “12 Haziran 2011 tarihli 24’üncü, ‘usulen parlâmenter tespit ve tefhim’ tatbikatının” resmi sonuçlarını açıkladı.
Şimdi; “Bu seçimin namusu CHP ve MHP’den sorulur” ile “Akıl, bilim ve gerçeğin ışığında analiz” başlıklı makalelerimde, ısrarla vurguladığım hayati bir konuyu hatırlatmak; Fiili ve hukuki muhatapları “kamu vicdanı adına” sorgulamak istiyorum:
Şöyle ki:
Kendi beyan, yayın ve ifadelerine göre, “her sandıkta asgari 2 görevlisi” olan CHP, MHP ve BDP ‘emek, özgürlük (?) demokrasi (!) bloğu’ niçin YSK’dan önce veya akabinde ellerindeki sandık başı, teslim-tesellüm ve birleşik tutanak sonuçlarını kamuoyuna açıklayıp tekzip yahut tasdik beyanında bulunmadı? Bu ne kadar basit, ilkesiz, anlamsız ve tutarsız bir particilik? Her fırsatta YSK’nu suçladıkları ve “güvenilmez” yaftası ile damgaladıkları halde;  Onurlu, dikkatli ve sorumlu bir biçimde takip etmez; Buna rağmen, özellikle kendi ihtiras, “kast-ı mahsus” ve cehaletlerinden kaynaklanan mesnetsiz suçlamalarını ısrarla sürdürürler!..
Yüksek Seçim Kurulu’nun elbette “başkanından, ilçe seçim kurulu hâkimleri ve en dip sandık başı görevlilerine kadar” takdir, tensip ve tasvip edilecek yanı yok. Vaktiyle Demokrat Parti olarak bunlardan çektiğimiz çile, yediğimiz fırça, maruz kaldığımız azar, istihza, inat ve aşağılamalardan illallah etmiştik. Fakat bütün bu olumsuzluklara rağmen “biz” saygıda kusur etmedik. Usulde hata yapmadık. Hukuki takipte ihmalkâr olmadık.
Sonuçta: Zorla da olsa YSK’yı hak, adalet ve hukuk’a vesile kıldık.    
Şimdi soruyorum: Şu an şikâyet konusu sürecin idare, idame ve hatasız icrası için kaç sorumlu vatandaş, kaç dikkatli siyasi parti dilekçeler vererek, itirazlar yaparak, hatırlatma, uyarma ve duyurularda bulunarak veya davalar açarak sürecin sağlıklı biçimde oluşmasına ve işlemesine katkıda bulundu? Göründüğü kadarıyla benim verdiğim ve ‘biri hariç’ diğerlerine hiçbir cevap alamadığım başvurular dışında, pek de alâkadar olan çıkmamış!...
Kaldı ki; AKP sekiz yıldır abuk-sabuk, amaçsız ve anlamsız Anayasa değişiklikleri peşinde koşarken ben; siyasi partiler ve seçim yasalarına dikkat çekebilmek için uğraş verdim. Netice ortada. “Yasa dolanma” fikrinin mucidi sahteci bezirgânlar, adalet ve hukuktan zerrece anlamayan, sözde yasa’cı danışılanlar sayesinde memleket karmaşa, kalkışma/kaos, anarşi ve terör, tehdit ortamına itildi. Üstelik göz göre, göre…       
            Şimdi gelelim YSK tarafından açıklanan “kesin” sonuçlara:
Türkiye geneli kayıtlı seçmen sayısı (cezaevi dâh) 50.237.343  
Yurtdışı kayıtlı seçmen sayısı                              2.568.979
Seçmen sayısı Türkiye toplamı                         52.806.322
Gümrükler dâhil oy kullanan seçmen sayısı       43.919.948
Gümrükler dâhil “geçersiz” oy sayısı                      973.185
Gümrükler dâhil “oy kullanamayan” seçmen s.    8.886.394
Bu Sonuçlara Göre “Hesabın Gerçeği”:
1. Seçime Katılma Oranı:         % 87.16 değil, % 83.18
2. AKP’nin aldığı oy:    % 49.80 değil,             % 40.37
3. CHP’nin aldığı oy:    % 25.98 değil,             % 21.06
4. MHP’nin aldığı oy:   % 13.02 değil,             % 10.55
5. BDP’nin aldığı oy:    % 06.59 değil,             % 05.34 olup;
Yurt içinde oy kullanmayan (6.451.678) ve oy kullandırılmayan (2.439.696) yurt dışı seçmeni ile cezai takibe uğramamak için sandığa gidip “iptal” oyu kullanan (973.185)’i alıp;, Toplam (9.864.559)’e (muhtemel 750.000 dolayında) iddia edilen “kayıt dışı” seçmeni ilâve ettiğimizde; Katılım oranı derhal % 80’in altına; ‘orta malı-sahte/sanal’ oyların ispatı halinde ise katılım oranı % 70’e ve AKP oyları % 30’a düşer. Unutma!.. “Adalet mülkün temelidir” (Mülk = Devlet)        

17 Mayıs 2011 Salı

Mehmet Arif DEMİRER

ADNAN MENDERES ÜNİVERSİTESİ ADNAN MENDERES SEMPOZYUMU DÜZENLEDİ, 12 - 14 MAYIS 2011
Mehmet Arif DEMİRER
Adnan Menderes Üniversitesi, bir İLK’e imza attı: 12 – 14 Mayıs günleri Adnan Menderes Sempozyum’u düzenledi. Sempozyumda 37 bilimsel tebliğ sunuldu, tartışıldı. Tebliğlerde ufak tefek yanlış ve eksiklikler vardı. Organizasyon kusursuz idi. İlgilileri içtenlikle kutluyor, bildirilerin ve tartışmaların kitabının yayımlanmasını sabırsızlıkla bekliyorum.
Yanlışlar elli yıllık dezenformasyandan ve buna dayalı olarak yayımlanmış kitaplardaki hatalardan kaynaklanıyordu. Örneğin iki bildiride Menderes’in 1960 yılında Sovyetler Birliği’ne kredi almak amacı ile gitmeyi planladığı belirtilmişti. Seyahatin amacının çok farklı olduğunu, Zorlu’nun eşitlik ilkesine dayalı “Madem ki ABD, SSCB ile ikili görüşmelere başlamıştır, biz de başlarız” önerisinden kaynaklandığını anlatmak görevi bana düştü.
Sempozyum kitabı çıktıktan sonra yetkili bir heyetin bu kitaptaki bildiri ve tartışmalardaki tüm maddi hataları (kişisel yorumları kastetmiyorum) tespit edip doğruları belgeleyerek bildiri sahiplerine veya tartışanlara gönderdiği takdirde elli yıllık dezenformasyonun önüne bir ölçüde geçilmiş olur. Bu önerimi sempozyum yetkililerine sunacağım.
Bildirim, ATATÜRK’ün Türk Miletine son Vaatlerini Menderes Gerçekleştirmişti, büyük ilgi gördü ve bana çok sayıda soru yöneltildi. Bunlardan biri, belki de en anlamlısı, annesinin yanında oturmakta olan on yaşlarında bir erkek çocuğun sorduğu soru idi: “Madem ki bu kadar iyi bir adamdı, Menderes’i neden astılar?” Zor bir soru idi. Eğer “iyi adamlar asılmaz ama kötüler asılır” mantığı ile cevap verseydim, bir sonraki soru Öcalan ile ilgili olabilirdi. Kaçamak bir cevabı tercih ettim: “Türkiye’nin kamyonunun frenleri patladı, ağaca tosladı.”  Gerçekten 27 Mayıs Darbesi ve sonrası bir yol kazası mı idi? Tartışılmalı.      
DEMOKRAT PARTİ VE YENİ GENEL BAŞKANI ZEYBEK 14 MAYIS’I UNUTTU !
Adnan Menderes Sempozyumu’nun sonuncu günü 14 Mayıs idi. Demokrat Parti web sitesine sık sık baktım, 14 Mayıs 1950’yi hatırlatan bir yazı  yayımlanacak mı diye. Nafile…
Aydın’da tanıştığım bir gazeteci ise köşesinde 14 Mayıs 1950’yi hatırladı. İzni ile birkaç cümlesini alıntılıyorum: 
“… 14 Mayıs 1950 tarihi siyasi tarihimizde neredeyse hiç bilinmemektedir. Yani çok partili bir seçimle, halkın ilk kez siyasi iktidarı değiştirdiği bu tarih neden hep kapalı kapılar ardında hatırlanmıştır?

“Cumhuriyetin ilanından çeyrek asır sonra ilk defa muhalefet iktidar olmuş ve bu durum 27 Mayıs 1960 ihtilali kadar konuşulmaması ve bilinmemesi sizce de garip değil midir? Günahıyla ve sevabıyla bu tarih, öncesi ve sonrasıyla konuşulmalı, aydınlatılmalı, herkes tarafından bilinmelidir. Bunun için Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nin (ADÜ) organize ettiği ve Aydın’da üç gündür süren sempozyum Türk Siyasi tarihi içinde faydalı olacaktır.

“Bu sempozyumun geleneksel hale getirilip Adnan Menderes dönemi hakkında eksik ve yanlış bilgilenmelerin son bulması ortak arzumuz olmalıdır.”

Aydınlı gazeteci arkadaşım Sayın Atila Karpınar’ın hatırladığı ve daha iyi bilinmesini önerdiği 14 Mayıs 1950 gününün anlamını DP yeni Genel Başkanı’nın ve yardımcılarının partinin web sitesine taşıyacak kadar hatırlamamış olmaları düşündürücüdür. Ama zaten yeni genel başkan 27 Mart günü durup dururken, DP’yi MHP’ye yamamak istemiş ve önerisi reddedilmemiş miydi? O teklifini hatırlayınca, 14 Mayıs’ı unutmasını yadırgamamak lazım.
Bayar, Menderes ve DP hakkında yeni sempozyumların düzenlenmesini diliyorum…   
Mehmet Arif DEMİRER
DEMOKRAT PARTİ (eski) GENEL BAŞKAN YARDIMCISI

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Türk Demokrasi Bayramı


Türk Tarihinde “ADNAN MENDERES” Sempozyumu Aydın Menderes Üniversitesi Atatürk Kongre Merkezi; AYDIN

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı ve kurucusu, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılışının ertesi günü; Daha Cenaze Namazı kılınmadan, mübarek bedeni soğumadan ve aziz nâşı toprağa verilmeden; baskı, tasallut, tehdit ve tefrika ile kendisini 2. Cumhurbaşkanı seçtiren İsmet İnönü ve yandaşlarınca vaki;, “Türk İnkılâbı ve Atatürk ilkeleri’ni” milli hafızadan silmeye matuf menfur karşı devrim’in faili; gerici ve mürteci milli şeflik zihniyetinin partizanlık ve amansız zulmü 12 Kasım 1938’de başladı.        
            Daha yenice, bir büyük savaştan çıkmış, esaretten kurtulup istiklâline kavuşmuş; Aziz, kadim ve necip Türk Milleti’nin hayatı 11 yıl 7 ay boyunca karanlık, tiranlık, baskı, zulüm ve zindan edilerek; 14 Mayıs 1950’ye kadar süren bir işkence ve kâbusa gömüldü.
Halk, Atatürk önderliğinde elde ettiği bütün kazanımlarını yitirdi.
Dahası, 26 Aralık 1938 günü, devletin tek partisi, yönetici ve yönlendiricisi CHP ilk “olağanüstü kurultayını” yaptı. Bu Kurultayda İnönü, Cumhurbaşkanlığının yanı sıra, “Milli Şef” sıfatıyla partinin değişmez genel başkanı ilan edildi. Yani böylece Parti Genel Başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı aynı kişide birleşti. Buna paralel; Devletin Valileri CHP’nin İl Başkanı, Kaymakam ve Bucak Müdürleri de İlçe ve Bucak Başkanı yapıldı. Başta Ankara ve İstanbul olmak üzere, çoğu il’de Valiler aynı zamanda Belediye Başkanı idiler!..
            Yani kısaca, 12 Kasım 1938’den itibaren ülkeyi karanlık, kâbus, despotizm ve zulüm bürüdü. Ta ki, 07 Ocak 1946 tarihinde Demokrat Parti’nin kurulmasına kadar!.. Türk Milleti, bu zaman zarfında yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik, açlık ve hastalıktan kırıldı. Jandarma zulmü dillere destan oldu. Masum ve mazlum insanlar, sıradan vatandaşlar devletten korkar ve halk partisinden nefret eder oldu…
Özellikle kırsal kesimde, dönemin hayat şartları çok ağırdı. Büyük bir yokluk, cehalet ve sefalet yaşanıyordu. Mahmut Makal'ın Ocak 1950'de yayımlanan “Bizim Köy” adlı romanı “milletin efendisi” denilen köylünün nasıl bir açlık, yokluk ve yoksulluğun pençesinde yaşam mücadelesi verdiğini, şöyle bir örnekle anlatır: "9 Ekim Cumartesi. 1. dersten sonra çocuklara sırayla sordum. Bu sabah 21 kişi hiçbir şey yemeden aç gelmiş. 10 kişi yavan ekmek dürüp yemiş. 11 Ekim öğleden sonra: 31 kişi hep karpuz şalağı ile ekmek yemiş.(Cacık: Yabani ot)"    
            İşte, 12 Kasım 1938 – 14 Mayıs 1950 arası devletin ve milletin hali budur!..
            Bu nedenle 14 Mayıs; Tarihi söylem biçimiyle “Beyaz İhtilâl” çok önemlidir.
Bu gün; Türkiye de demokrasinin doğum günü; Cumhuriyetin demokrasiyle buluşma, halkın devletle barışma, kucaklaşma; 12 yıldır maruz kalınan, mağduru olunan geri kalmışlık zincirinin kırılma; Devletin dikta, sulta ve cuntalardan kurtarılma; millet iradesine kavuşma ve bu sayede tarihinin en büyük kalkınma - gelişme hareketin başlatılma günüdür.. 
Başlayan günün Mimarı; Atatürk’ün Komitacı Başvekil’i Celâl Bayar ve bizzat millete vekil tayin ettiği Adnan Menderes ile efsanevi arkadaşlarıdır. Türkiye, 10 yıl süren Menderes iktidarında, tam bir “asrısaadet” dönemi yaşamış; 27 Mayıs 1960 menfur kalkışmasına değin, dünyanın en mamur, müreffeh ve muktedir devletleri arasına yükselmiştir. Umur-u devlet, sine-i millet, kamu vicdanı, insanlık ve İslâm âlemi O’na minnettar ve müteşekkirdir.
İşte bu ve daha binlerce haklı, doğru nedenle 14 Mayıs, maşeri vicdanda “Demokrasi Bayramı” olarak bilinir ve kutlanır. Ben de kutluyorum. Bu günü manâ ve muhtevasına en uygun biçimde ihya eden “Adnan Menderes Üniversitesini” de..     
Atatürk’e taciz ve aziz hatırasına tecavüze vesile l Mayıs’ı “İşçi Bayramı” ilân ettiği halde; 14 Mayıs’ı “Demokrasi Bayramı” ilân etmekten kaçınan AKP ve hükümetini kınar; Sempozyum’un hayırlı, kutlu ve başarılı olmasını dilerim.    
Mustafa Nevruz SINACI
Siyaset Bilimci-Hukukçu, Araştırmacı-Yazar
Demokrat Parti 7. ve 9. dönem Genel Başkan Vekili
Millet, Devlet ve Rejime Muhalefet
Mustafa Nevruz SINACI
O’nun için “sopası yok” diyenler, büyük bir gaflet, dalâlet ve yanılgı içindeler. Türkiye’nin 36 etnik unsurla (Kürt Sorunu) var diyenler de!..
Bunların hepsi yalan, emperyalistlerin (hırsız, yolsuz, soyguncu, vurguncu, leş kargası ile sülüklerin) dayatması ve ahmakları kullanma, milletleri aldatma, sömürme vasıtasıdır. Bir taraftan da, “hükümetler kullanılarak” milletler aptal yerine konuluyor. Nasıl mı? Şöyle: Suriye de Kürt’lerin adı yok. Vatandaşlık ve insanlık hakları da!.
Değil, bizim Kürt kardeşlerimiz gibi birinci sınıf vatandaş olmak; Oradakilerin tamamı öteki.. Sıralamada adları yok. % 5 azınlığın % 95’e tahakküm ettiği insanlık ve İslâm dışı, hak ve halk düşmanı bir BAAS rejimi. K. Irak’a gelince tam bir rezalet… Kayıp Yahudi kabilesi banisi Barzani-Talabani çetesi kuzeyin Kürtlerini sürüm sürüm süründürüyor. İran’a gelince; İran’ın da “my bradırlar” ve Esat’lardan farkı yok!..
Şimdi adama sorarlar. Niçin İran, Irak ve Suriye’de Kürt sorunu yok?..               
Şimdi bizde fütursuz yalanlar söyleyerek; “Kürt Sorunu var, sivil Anayasa sorunu var” diye AB dalkavukluğu ve ABD yalakalığı ile millete şov yapmak, iftira etmek, tam aymazlık, utanmazlık, alçaklık ve şımarıklıktır!...
Sürekli aldatmak, halkı aptal yerine koymak veya sistematik ajitasyon yahut asimetrik sosyolojik, psikolojik savaşla; Beyinleri iğfal ederek, milli hassasiyetler ile mâşeri vicdanı, yani, “kamu vicdanını” uyuşturmaktır.
Bunun adına: Millet, devlet ve rejime muhalefet denir.
Bir iktidar partisi için “millete, devlete ve rejime muhalefet” felâkettir.
Örneğin: Anarşi, terör ve tedhiş örgütünün mahpus başı ile görüşmek; Hukuk dışı bağ, yardım, yataklık ve yaltaklık unsurlarına taviz; Müesses nizamın Ordu, yargı ve bürokrasi gibi temel kurumlarını ıslah; Görevi kötüye kullanma, hırsızlık-yolsuzluk ve suiistimal faillerinden ayıklayıp, arındırmak yerine; Güçsüz kılınmaları, dumura uğratılmaları, “siyasi kadrolaşma” vasıtasıyla bir nevi, asli fonksiyonlarından uzaklaştırılmak suretiyle, iktidar partisinin emir ve hizmetine ilhaka kalkışmaları bu meyandadır.          
Bundan vahim hakikatler, vukuatlar, görevi ihmal ve suiistimaller var.
“Şurası mutlaka bilinmelidir ki; Sadece İstanbul değil, Ankara, Diyarbakır, Hakkâri, Van, Şırnak, Mersin ile diğer il ve ilçeler dahil olmak üzere, 18-19 Nisan 2011 Pazartesi-Salı günü meydana gelen saldırı, cinnet ve kalkışmalar; bir "Kürt sorunu” iddiası ve ihdası ile "rant seferberliği" ilân etmiş güruh, dönme-devşirme ve sabetayların TC vatandaşlarını "gasp, irtikap, soygun-vurgun" ve harici bedhah yandaşlarına peşkeş çekme harekâtının alçaklık, küstahlık ve aleni düşmanlık yüzüdür.
Aksi taktirde; ülkemizde asla bir Kürt sorunu yoktur.
Apaçık görüleceği üzere, "vardır" diyenlerin, bölücü örgüt ve elebaşısı dâhil aralarında "bir tek Kürt yoktur". Bu organize serseri takımı, dahili bedhah ve sergerdelerin tamamı her ne kadar TC vatandaşı olsalar bile; Hakikatte Ermeni, Rum ve İbrani asıllı dönme-devşirme, ajan provokatör ve kripto olup; AB-ABD'nin, beyinleri iğfal edilmiş, ihanet erbabı, göbekten düşmana bağlı, bindirilmiş kıt'alardır.
Bunun çok iyi bilinmesi; Mustafa Kemâl AtaTürk'ün ifadesi ile: "Ülkemizin en asil soy ve kadim boylarından olan" Kürt kardeşlerimiz ile; Barış, karşılıklı itimat, onurlu-sorumlu işbirliği, akrabalık, sadakat ve samimiyete dayalı insicamın özenle korunması ve bu menfur unsurlara karşı "İTTİHAD VE TEVHİD" yapılarak birlikte mücadele edilmesi gerekir.
Zira "6-7 Eylül" olayları da bu güruhun tertibi olup; 27 Mayıs 1960'da bu melânetlerin işi ve eseridir. Artık TC vatandaşları kendine gelmeli ve bu melânetlere; Tek bir bilek ve tek bir yürek olarak "Yeter artık dur" demelidir.” Başka türlü bu soygun, vurgun, peşkeş ve ihanet önlenemez. Gündem: Çok samimi ve ciddi bir şekilde “hesaplaşma ve yüzleşme” olmadıkça; Adalet avdet etmez, ülkemiz “özgür ve bağımsız” bir hukuk ve demokrasi devleti olamaz!.. 
***
Sorun “MİLLİ DEVLETİ İHYA” Sorunudur.
Mustafa Nevruz SINACI
Halka söz verilmesine ve yıllardır “duygu sömürü” (siyaset simsarlığı) yapılmasına rağmen, 14 Mayıs Demokrasi Bayramı olarak kabul ve ilân edilmedi. Oysa komünist ürünü, terör ve tedhiş unsuru “Bir Mayıs” hem bayram ve hem de tatil edildi. Bu ikiyüzlü bir siyaset ve çifte standart, milleti aldatma ve kandırma değil de nedir?.. Peki, oldu da ne oldu?.. 
Güya bu yıl, bir Mayıs “İşçi/Emekçi” Bayramı; Ülke geneli ve adı “Kızıl Meydan” a çıkan Taksim’de sorunsuz olarak kutlandı öyle mi?.. Üstelik AB dayatmaları doğrultusunda düzenlenen “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu” engeline takılmadan.. Özgürce veya eylemcilerin tavrına bakılırsa haince, alçakça, şerefsizce, düşmanca ve küstahça!.. 
Bir Mayıs’ta, özellikle İstanbul/Taksim, Diyarbakır, Mersin, Güney Doğu’nun büyük bölümü ve nispi olarak diğer yerlerde yaşanan “aleni düşmanlık, tam ihanet, alçaklık, adilik ve küstahlık”; İktidar’ın ileri sürdüğü açılım, yeni demokrasi ve insan hakları göstergesi falan değil; Tam aksine aczin, iradesizlik, güçsüzlük veya terör odaklarına yardım ve yaltakçılığın iğrenç görüntüsü idi!.. Bu bir zaaf da olamaz!.
Madalyonun diğer yüzü de çok kirli. Şöyle ki:, Muhtelif görevler için: Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtarıcısı ve Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve O’nun ilkeleri ve inkılâplarını (devrimlerini) koruyacaklarına yemin edenler (bunlar kendilerini iyi bilirler), 1 Mayıs 2011 Pazar günü; Sözde “İşçi-Emekçi Bayramı” kutlamaları sırasında onun heykeline çıkarak, alçakça, şerefsizce, soysuzca ve haince “taciz-tecavüz ve hareketlerde bulunanlara” müdahale etmediler. Devlet adına orada bulunan Polis de müdahale etmedi. Oysa bunlar terör örgütü kisvesine bürünerek istismarı iyice tırmandırmaya ve alenen tahrike çalışmışlardır.
Şimdiye kadar bu melânetlerin, Kürtçülük faaliyeti ve TSK ya karşı saldırıları dışında ATATÜRK' e karşı bir eylemlerine rastlanmamıştır. Bu vahim ve açık tahrik nitelikli saldırı karşısında, devlet güvenlik teşkilâtının sessiz ve kayıtsız kalmasından hayrete, dehşete düşen bazı vatandaşlar şöyle konuştular ve yazdılar: “Manzarayı görenler arasında Bunlar olsa olsa, İmam Hatipten yetişme Din Bezirgânları olup, Çapkının emrindeki Tarikat - Cemaat üyeleri olmalıdır. Güya Anıtın etrafında barikat kurarak Ata’yı savunmaya çalışmışlar. Herhalde bir istihbarat var ki buna ihtiyaç duyulmuş..” Bunu yazanlara şöyle cevaplar verildi:
“O zaman neden sivil giyinmiş, vurduğu yerden ses getiren Görevliler kullanılmadı?.. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk ve O’nun bu memlekete yaptığı hizmetleri unutturmak ana görevleri olmaktadır. Hem de utanmadan bunların çıkmasına göz yumulmuş, her hangi bir işlem yapıldığına şahit olunmamıştır. O ahlaksızlar, ATAMIZIN yüzüne ve başına o kahrolası ellerini sürerek, V işareti yaparak, Bebek katilinin resmini ve renkli pisliklerini asarak, her türlü ahlaksızlığı yapmışlardır. Bunları görüp, mani olmayan, bütün görevlileri Lanetliyoruz - kınıyorum. Bize göre 1 MAYIS Kutlaması, sadece Propaganda ve Provakasyonun yapıldığı bir toplantı olmuştur. Bu duruma neden olanların, Allah Belasını Versin.”
Siyaset bilimi, felsefe ve sosyoloji de “hükümet olmak” hüküm etmek anlamına gelir. Bunun en mükemmel açılımı; “Devlet kurma ve devlet olma” sanatının binlerce yıldır banisi ve rakipsiz zirvesi Türk Milli siyaseti tarafından yapılır. Mustafa Kemal Atatürk’ün, insanlık düşmanı, alçak ve aşağılık emperyalistlere karşı verdiği mücadelede “bunu” açıkça görürüz.
Buna göre: Devlet için; Ismarlama, dayatma, zata mahsus ve uyduruk “yasa” nam düzenlemeler bir anlam ifade etmez. Asıl olan, adalet ahlâkı ve evrensel hukuktur. Devlet cihazlarının esas, usul ve şiarı buna göre kaimdir. Yani: Devlet adına tasarruf hakkına sahip olan herkes ve her kurum: Evrensel hukuk, kamu vicdanı ve doğrusal yönde kişilik haklarına uymak ve bunları her şeye rağmen korumak, korutmak zorundadır. Dolayısıyla hükümetler adaletle hükmetmek zorunda ve durumundadır. Hükümetler, devletin diri cihazı el, ayak ve kollarıdır. Bu sıfatla:, Evrensel hukuk, genel ahlâk ve kamu vicdanı cihetiyle “suç teşkil eden her teşebbüs, eylem ve kalkışmayı” anında önlemek hükümetin görevidir.
Aksi takdirde hükümet “keellem yekün” yok hükmündedir.   

21 Nisan 2011 Perşembe

1982 Anayasası analizi...

Mustafa Nevruz SINACI
DEMOKRASİ’DEN DİKTATÖRLÜĞE!...
1982 Anayasası'nda Yapılan Değişiklikler (1)
Mustafa Nevruz SINACI
12 Eylül askeri müdahalesinin ardından hazırlanan ve 7 Kasım 1982 tarihli halk oylamasında kabul edilen; 1982 Anayasası’nın oylama sonuçları
9 Kasım 1982 günü açıklanarak Yüksek Seçim Kurulu kararları yayınlandı.
Yüksek Seçim Kurulu, 1982 Anayasası halkoylaması sonuçlarına ilişkin 2 karar yayınladı. Resmi Gazete'nin 9 Kasım 1982 tarihli sayısında (17863 Mükerrer) yayımlanan ilk kararda, 730 sandık dışındaki sonuçlar açıklandı ve Anayasa'nın kabul edildiği ilan edildi. Resmi Gazete'nin 20 Kasım 1982 tarihli sayısında da (17874) kesin sonuçlar il il açıklandı. Buna göre, 1982 Anayasası, 1.626.431 "red" (yüzde 8.63) oyuna karşılık, 17.215.559 "kabul" (yüzde 91.37) oyuyla kabul edildi.”
Bu Anayasa 1987’ye kadar orijinal haliyle yürürlükte kaldı.
17 Mayıs 1987’den itibaren; Başta AB baskısı, organize çıkar örgütleri “rant” kesimi, demokrasi, adalet ve hukuk düşmanları dayatması ve ABD’nin sistematik manipülâsyonları sonucu yoğun bir “yeniden imal/inşâ, (transformasyon) ekleme, çıkarma ve (siparişe uygun) değiştirme operasyonları ile;, Sevr doğrultusunda despotluk, diktatörlük ve “AB müktesebat sürecine paralel, istibdada geçiş süreci başlatılmış oldu. 
Bunun adına, kinayeten “Demokratikleşme ve sivilleşme” denildi!..  
Oysa her adım, (nadir istisnalar hariç) her değişiklik ve düzenlemede tam tersi oldu.
Lütfen, aşağıda yer alan ve adı “değişiklik operasyonu” olan; Değiştirme, yeniden yapılandırma ve Türkiye Cumhuriyetini dönüştürme sürecini dikkatle inceleyiniz…     
            Anayasa'da bugüne kadar tam 17 kez ek ve değişiklik yapıldı. 
Bu düzenlemelerde Anayasa'nın, geçicilerle birlikte toplam 194 maddesinden 105'i değiştirildi, 4 madde yürürlükten kaldırıldı. Eklenen 3 geçici maddeden 2'si daha sonra Anayasa metninden çıkarıldı.
Böylece 1892 Anayasasının birim madde bazında % 56’sı,  genel kapsam ve genel ağırlık bağlamında (üçte iki) 2/3’si değiştirilmiş oldu.
Yapılan ayarlama düzenleme ve derlemelere göre: 1982 Anayasası'nda bugüne kadar gerçekleştirilen ek ve değişiklikler sırasıyla şöyledir:
1.      değişiklik:
Anayasa'da 17 Mayıs 1987 tarihinde yapılan ilk değişiklikle 67, 75. ve 175. maddeler yeniden düzenlendi, geçici 4. madde ise yürürlükten kaldırıldı. Bu düzenleme kapsamında 67. maddede yapılan değişiklikle 21 olan seçme ve halkoylamasına katılma yaşı 19'a indirildi; 75. maddenin yeniden düzenlemesiyle 400 olan milletvekili sayısı 450'ye çıkarıldı.
Anayasa değişiklikleri gibi hassas konular üzerinde titizlikle durulmasını sağlamak ve iki görüşme arasında kamuoyu fikrinin de sağlıklı bir biçimde alınmasına olanak sağlamak amacıyla (yalan, esas amaç değişiklikleri kolaylaştırmak ve basitleştirmekti) 175. maddede değişiklik yapıldı. Anayasa değişikliklerinin diğer kanunlardan farklı olarak TBMM Genel Kurulu'nda iki defa görüşülmesi şartı getirildi. Teklifin kabulünün üye tamsayısının 3'te 2 (550’ye göre: 550:3 = 183 x 2 = 367) çoğunluğu yerine, üye tamsayısının 5'te 3 (550: 5 = 110 x 3 = 330) çoğunluğunun gizli oyuyla olacağı hüküm altına alındı.
12 Eylül döneminde getirilen, siyasi partilerin ve liderlerinin siyasi yasaklarına ilişkin geçici 4. madde, yapılan referandumla yürürlükten kaldırıldı. Böylece, siyasi partilerin ve liderlerinin yasakları sona erdi.
2. değişiklik:
Anayasa'daki ikinci değişiklik 8 Temmuz 1993 tarihinde yapıldı.
Anayasa'nın 133. maddesinde yapılan değişiklikle, radyo ve televizyon istasyonları kurmak ve işletmek, kanunla düzenlenecek şartlar çerçevesinde serbest hale getirildi.
3. değişiklik:
Anayasa'daki 3. değişiklikte; başlangıç metni, 33, 53, 67, 68, 69, 75, 84, 85, 93, 127, 135, 149. ve 171. maddeleri yeniden düzenlendi. 23 Temmuz 1995 tarihinde yapılan bu değişiklikle ayrıca 52. madde de yürürlükten kaldırıldı. Başlangıç metninde yapılan düzenlemeyle yazımda bazı değişikliklere gidilerek, Anayasa'ya daha demokratik bir nitelik kazandırıldı ve 12 Eylül askeri müdahalesine yapılan atıflar ayıklandı. ''Dernek kurma hürriyetinde'' değişikliğe gidilerek, genel olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına ilişkin getirdiği standartlar yakalanmaya çalışıldı.
            İşçiler gibi kamu çalışanlarına da toplu görüşme yapabilme hakkı tanındı.
            Anayasa'nın 67. maddesinde yapılan değişiklik, yurt dışında yaşayan vatandaşların oy hakkını kullanabilmelerinin kanunla düzenlenmesini öngörüyordu. (aradan geçen 15 yıla rağmen gerçekleşmedi) ''Kimsenin kesin hüküm giymedikçe suçlu sayılamayacağı'' ilkesinden hareketle, cezaevlerindeki tutukluların oy kullanmalarına imkân sağlandı. 1987'de yapılan değişiklikle 19 olarak belirlenen seçme ve halk oylamasına katılma yaşı, bir yaş daha aşağı çekilerek 18'e indirildi.
            Siyasi partilerin yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunması ile kadın ve gençlik kolları gibi yan örgütlerin kurulmasını yasaklayan hüküm Anayasa'dan çıkarıldı. Yüksek öğretim elemanlarının kanunla düzenlenme şartıyla da olsa siyasi partilere üye olabilmeleri mümkün kılındı. Siyasi partilere üye olabilmeleri mümkün olmayan yüksek öğretim öğrencilerine de bu hak tanındı. Devletin, siyasi partilere yeterli düzeyde ve hakça yardım yapması imkânı getirildi.
            Milletvekili sayısı 550 oldu
''Siyasi partilerin uyacakları esaslar'' başlıklı maddede değişikliğe gidilerek, partilerin Anayasa'nın 14. maddesindeki esaslara uyması yükümlülüğü kaldırıldı; bu ilkelerin kanunla belirlenmesi esasına geçildi. Siyasi partilerin ticari faaliyete girişemeyecekleri hükmü konuldu. 1987'de yapılan değişiklikle 450'ye çıkarılan milletvekili sayısı yeni düzenlemeyle 550 olarak belirlendi.
''Milletvekilliğinin nasıl sona ereceği'' hükmüne açıklık getirildi. İstifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesinin, istifanın geçerli olduğu TBMM Başkanlık Divanı'nca tespit edildikten sonra TBMM Genel Kurulunca kararlaştırılması uygulaması getirildi. ''Partisinden istifa eden milletvekilinin bir sonraki seçimde, başka bir partinin genel merkez organlarınca aday gösterilemeyeceği'';, ''partisinden istifa ederek başka bir partiye giren milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine üye tam sayısının salt çoğunluğuyla karar verilmesi'';, ''partisinden istifa ederek -seçim hükümetleri hariç- Bakanlar Kurulunda görev alan milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla karar verilmesi'' hükümleri kaldırıldı…
Eylül olan yasama yılı başlangıcı Ekim olarak belirlendi.
127. maddede yapılan değişiklikle, mahalli idarelerin seçimlerinin 5 yılda bir yapılmasına ilişkin düzenleme korundu. Ancak, milletvekili genel veya ara seçiminden önceki veya sonraki bir yıl içerisinde yapılması gereken genel veya ara seçimlerin, milletvekili seçimleriyle birlikte yapılması hükmü getirildi. Bir siyasi partinin kapatılması gibi önemli sonuçlar doğuracak davalarda, parti genel başkanının sözlü savunması olmaksızın karar verilmesinin sağlıklı sonuçlar doğurmayacağı düşüncesiyle partinin genel başkanı ya da tayin edeceği vekilinin dinlenilmesi şartı getirildi. 52. madde ise yürürlükten kaldırıldı. Böylece sendikaların siyasi faaliyette bulunmaları, siyasi partilerden destek görmeleri ve siyasi partileri desteklemeleri önündeki engel ortadan kalktı.
4. değişiklik: Anayasa'nın 143. maddesinde 18 Haziran 1999 tarihinde yapılan değişiklikle, DGM'lerde yer alan asker üyelerin yerine sivil yargıçların atanması sağlandı.
 ***
DEMOKRASİ’DEN DİKTATÖRLÜĞE!...
1982 Anayasası'nda Yapılan Değişiklikler (2)
Mustafa Nevruz SINACI
            5. değişiklik:
Anayasa'da 13 Ağustos 1999 tarihinde yapılan 5. değişiklikle 47, 125. ve 155. maddeler yeniden düzenlendi. 47. maddede yapılan değişiklikle ''özelleştirme'' kavramı Anayasa'ya girdi. Yeni düzenlemeyle kamu tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan işletme ve varlıkların özelleştirilmesine ilişkin esas ve usullerin kanunla gösterilmesi hükmü getirildi. Kamu hizmeti imtiyaz sözleşme ve şartlaşmalarında doğacak uyuşmazlıkların, milli ya da milletlerarası tahkim yoluyla çözümlenebilmesine olanak tanındı. Anayasa'nın 155. maddesinde değişiklik yapılarak, 1924 Anayasası'nda benimsenen sisteme dönüldü. İmtiyaz şartlaşma ve sözleşmeleri, Danıştay'ın inceleme yapacağı konular arasından çıkarılıp, sadece görüş bildirebileceği konular arasına alındı.
            6. değişiklik
Anayasa'da, 3 Ekim 2001 tarihinde yapılan 6. değişiklik, AB müktesebatına uyum çalışmaları çerçevesindeki en kapsamlı değişiklik oldu. Bu düzenlemeyle Anayasa'nın başlangıç metninin yanı sıra 13, 14, 19, 20, 21, 22, 23, 26, 28, 31, 33, 34, 36, 38, 40, 41, 46, 49, 51, 55, 65, 66, 67, 69, 74, 86, 87, 89, 94, 100, 118. ve 149. maddeler ile geçici 15. maddede değişikliğe gidildi. Başlangıç metnindeki bir cümle, ''Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı'' şeklinde değiştirildi. Yakalanan ya da tutuklanan kişilerin hâkim önüne çıkarılma süreleri AİHS'ne uyumlu hale getirilerek, zanlının en geç 48 saat içinde, toplu işlenen suçlarda ise en çok 4 gün içinde hâkim önüne çıkarılması sağlandı.
''Özel Hayatın Gizliliği'' başlıklı maddede yapılan düzenlemeyle herkese, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı tanındı. Özel hayat ve aile hayatının gizliliğine dokunulmazlık; herhangi bir kişinin üstü, özel kâğıtları ve eşyalarının aranması için yazılı emir zorunluluğu getirildi. Yazılı emir olmadıkça kimsenin konutuna girilemeyeceği, arama yapılamayacağı ve buradaki eşyaya el konulamayacağı hükme bağlandı.
Haberleşme hürriyeti
''Haberleşme Hürriyeti'' başlıklı 22. maddede yapılan düzenlemeyle, usulüne göre verilmiş hâkim kararı ve yazılı emir olmadıkça, haberleşmenin engellenemeyeceği ve haberleşmenin gizliliğine dokunulamayacağı hükmü getirildi. Ülkenin ekonomik durumu, vatandaşların yurt dışına çıkma hürriyetini sınırlayan şartlar arasından çıkarıldı. Düşünce ve anlatım özgürlüğünün sınırları genişletildi, toplumdaki dil farklılıkları sosyolojik bir gerçek olarak değerlendirildi ve bu duruma Anayasa'da getirilen engel kaldırıldı. Milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve bölünmez bütünlüğün korunması amaçlarıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanabileceği şartı Anayasa'ya konuldu. ''Kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dilde yayım yapılamaz'' hükmü Anayasa'dan çıkarıldı.
            Kadın-Erkek eşitliği Anayasa'ya girdi
Herkesin derneklere üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahip olmasına ilişkin hüküm Anayasa'ya konuldu. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlemede izin alma zorunluluğu kaldırıldı. Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kabul edilemeyeceği hükmü getirildi. Anayasa'da, kadın-erkek eşitliğini sağlamaya yönelik olarak, ''Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır'' şeklinde düzenleme yapıldı.
Kamulaştırmada, gerçek karşılıkların ödenmesi ve ödemede gecikme halinde faiz yönünden bireylerin zarara uğramamaları konusunda değişiklik yapıldı. Devlet ve kamu tüzel kişileri, kamu yararının gerektirdiği hallerde gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla özel mülkiyette bulunan tanışmazların tamamını veya bir kısmını kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkili kılındı.
            49. maddede yapılan değişiklik ile devlete, çalışanların yanı sıra işsizleri de koruma görevi verecek şekilde düzenleme yapıldı. Buna göre devlet; çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri almakla yükümlü oldu. Asgari ücretin tespitinde, çalışanların geçim şartları ile ülkenin ekonomik durumunun göz önünde bulundurulması hükmü getirildi.
Kadın-erkek arasında eşitsizlik oluşturduğu düşülen ''Yabancı babadan ve Türk anadan olan çocuğun vatandaşlığı kanunla düzenlenir'' hükmü Anayasa'dan çıkarıldı.
Parti kapatmaya düzenleme
Anayasa'nın, 67. maddesinde yapılan değişiklikle, TBMM'de çoğunluğu elinde bulunduranların sık sık seçim değişiklikleri yaparak kendilerine avantaj sağlamaları engellenmek istendi. Maddeye, ''Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz'' hükmü eklendi.
69. maddede yeniden değişiklik yapılarak, ''odak'' hali tanımlandı, odağa kriterler getirilip kavram kargaşasına son verilmek amaçlandı.
            Buna göre, bir partinin temelli kapatılmasının, sadece Anayasa'nın 68/4. fıkrasındaki eylemlerin odağı haline gelmiş olması şartıyla mümkün olacağı şartı getirildi. Temelli kapatılan bir siyasi partinin mensuplarının üye çoğunluğunu oluşturduğu yeni bir partinin de kapatılacağına ilişkin hüküm, bu durumun tespitinin oldukça güç olduğu gerekçesiyle yürürlükten kaldırıldı. Temelli kapatılan bir partinin kurucularının ve her kademedeki yöneticilerinin 5 yıl süreyle yeni bir partinin kurucusu, yöneticisi ve deneticisi olamayacağı hükmü getirildi. Yapılan değişikliklerde, siyasi partiler için kapatmanın yanı sıra Hazine yardımından yoksun bırakılma yaptırımı da öngörüldü. Böylece Anayasa Mahkemesine, bir tüzel kişiye uygulanması mümkün en ağır yaptırım olan kapatma yerine, daha hafif bir ara yaptırım uygulama imkânı verildi.
            Dilekçe hakkı yabancılara da tanındı
Türk yurttaşlarının sahip olduğu TBMM'ye dilekçe ile başvurma hakkı, karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla yabancılara da tanındı. ''TBMM'nin görev ve yetkilerine'' ilişkin Anayasa'nın 87. maddesi, 2001 ve 2004 yıllarında iki kez değiştirildi.
Son değişikliğe göre, TBMM'nin af yetkisi ile ilgili sınır kaldırıldı
Genel veya özel af kararının TBMM'nin üye tam sayısının 5'te 3'ü ile alınabileceği hükmü getirildi. Cumhurbaşkanının kısmen veya tamamen uygun bulmadığı kanunları bir daha görüşülmek üzere TBMM'ye gönderebileceği, TBMM'nin de sadece geri gönderilen maddeleri görüşebileceği hüküm altına alındı. TBMM Başkanı seçimine yönelik düzenleme yapılarak, seçimin daha kısa sürede tamamlanması sağlandı. Milli Güvenlik Kurulu bünyesine Başbakan yardımcıları ve Adalet Bakanı da dâhil edildi; kurul kararlarının tavsiye niteliğinde olduğu vurgulandı.
            Parti kapatmalar zorlaştırıldı
Parti kapatmalar zorlaştırıldı. Anayasa Mahkemesinin Anayasa değişikliklerinin iptali ve siyasi partileri kapatmada, 5'te 3 çoğunlukla karar vereceği hükme bağlandı. Anayasa'nın geçici 15. maddesinin son fıkrası yürürlükten kaldırıldı.
Böylece, 12 Eylül 1980-6 Aralık 1983 döneminde çıkarılan kanunlar, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasa'ya aykırılığının iddia edilebilmesinin yolu açıldı.
 ***
 DEMOKRASİ’DEN DİKTATÖRLÜĞE!...
1982 Anayasası'nda Yapılan Değişiklikler (3)
Mustafa Nevruz SINACI
Anayasa'nın 86. maddesinde değişiklik yapılarak, milletvekillerinin özlük ve emeklilik haklarına ilişkin madde yeniden düzenlendi. Milletvekillerinin özlük hakları ve emekliliklerinin kanunla düzenlenmesi ile milletvekili ödeneğinin aylık tutarının, en yüksek emekli sandığı iştirakçisinin görevdeyken aldığı miktardan az olamayacağı hükmü getirildi. Milletvekili emekli maaşının da ödenek ve yolluğun toplamının yarısından az olamayacağı belirtildi. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 2001 yılında yapılan bu Anayasa değişikliğinde yer alan, 86. madde dışındaki maddeleri onayladı; söz konusu maddedeki düzenlemeleri ise referanduma götürme kararı aldı.
7. değişiklik
Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, milletvekillerinin özlük ve emeklilik haklarına ilişkin maddeyi referanduma götürme kararının ardından, 86. maddedeki düzenlemeyle ilgili olarak, 21 Kasım 2001 tarihinde yeniden Anayasa değişikliğine gidildi.
Söz konusu maddede değişiklik yapan yasa 1 Aralık 2001'de Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Böylece Cumhurbaşkanı Sezer'in önceki değişiklik metnini referanduma götürme kararının konusu ortadan kalkmış oldu.
            8. değişiklik
Anayasa'da 26 Aralık 2002 tarihinde yapılan 8. değişiklikle 76. ve 78. maddeler yeniden düzenlendi. ''Milletvekilliği Seçilme Yeterliliği'' başlıklı maddede yapılan değişiklik ile milletvekili seçilemeyecek şartlar arasında yer alan ''ideolojik veya anarşik eylemlere'' ifadesi ''terör eylemlerine'' şeklinde değiştirildi. TBMM üyeliklerinde boşalma olması halinde, TBMM kararı ile ara seçime gidilebileceği; ancak bir ilin veya seçim çevresinin TBMM'de üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden 90 günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılması öngörüldü.
            9. değişiklik
AB'ye uyum çalışmaları çerçevesinde; 7 Mayıs 2004 tarihinde Anayasa'nın 10, 15, 17, 30, 38, 87, 90, 131. ve 160. maddelerinde değişiklik yapıldı, 143. madde yürürlükten kaldırıldı. Kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu, 10. maddede yapılan değişiklik ile Anayasa'ya konuldu. Devletin, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlü olduğu da kaydedildi. Basın araçları anayasal koruma altına alındı. Basın araçlarının da basımevi ve eklentileri gibi, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemeyeceği veya işletilmekten alıkonulamayacağı hükmü getirildi.
Ölüm cezası kaldırıldı
Anayasa'nın, 38. maddesinde yapılan değişiklik ile ölüm cezası kaldırıldı. Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemeyeceği hüküm altına alındı, ancak Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebileceği şartı getirildi.
Anayasa'da, ölüm cezası ile ilgili yer alan diğer hükümler de metinden çıkarıldı.
Temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalar ile kanun hükümlerinin çelişmesi halinde ortaya çıkacak uyuşmazlıkta, hangisine öncelik verileceği konusundaki tereddütlerin giderilmesi amacıyla 90. maddeye fıkra eklenerek, uyuşmazlıklarda, milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınması hükmü öngörüldü.
Genelkurmay Başkanlığı'nın YÖK'e temsilci vermesi uygulamasına son verildi.
Devlet harcamalarının denetlenmesinde şeffaflığın sağlanması amacıyla 160. maddenin, ''Silahlı Kuvvetler elinde bulunan devlet mallarının TBMM adına denetlenmesi usulleri, Milli Savunma hizmetlerinin gerektirdiği gizlilik esaslarına uygun olarak kanunla düzenlenir'' fıkrası madde metninden çıkartıldı. Anayasa'nın 143. maddesi yürürlükten kaldırılarak, 1999'da yapılan değişiklik ile subay üyelerinin yerine sivil yargıçlar atanan DGM'ler kaldırıldı.
            10. değişiklik
Anayasa'da 21 Haziran 2005 tarihinde yapılan değişiklikle 133. maddedeki, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'na (RTÜK) üye seçimine ilişkin düzenleme kabul edildi.
            11. değişiklik:
Anayasa'da 29 Ekim 2005 tarihinde 11. değişiklik yapıldı.
Bu değişiklikte, 130, 160, 161, 162. ve 163. maddelerde yeni düzenlemeye gidildi.
Yeni bütçe kapsamına uyum sağlandı ve Sayıştay'ın denetim kapsamı genişletildi; bütçenin hazırlanması, uygulanması ve kontrolüne ilişkin süreç güçlendirildi. 162. maddede yapılan yeni düzenlemeyle, ''genel ve katma bütçe tasarıları'' ibaresi ''merkezi yönetim bütçe tasarısı'' şeklinde değiştirilerek, uluslararası standartlar ve AB müktesebatına uygun olarak tanımlanan yeni bütçe kapsamına uyum sağlandı.
            12. değişiklik:
Anayasa'nın 76. maddesinde 13 Ekim 2006 tarihinde yapılan değişiklikle 30 olan milletvekili seçilme yaşı 25'e indirildi.
            13. değişiklik:
Anayasa'daki düzenlemeler kapsamında 10 Mayıs 2007 tarihinde, Geçici 17. madde metne eklendi. Buna göre, 22 Temmuz 2007'de yapılacak seçimde; bağımsız adayların isimlerinin birleşik oy pusulasında yer almasına ilişkin düzenleme yapıldı.
            14. değişiklik:
Anayasa'da 31 Mayıs 2007 tarihinde yapılan 14. değişiklikle; 77, 79, 96, 101. ve 102. maddelerde düzenlemeye gidildi; geçici 18. ve geçici 19. maddeler eklendi.
TBMM seçimlerinin, 5 yılda bir yerine 4 yılda bir yapılması kararlaştırıldı. Yüksek Seçim Kurulunun (YSK) görev ve yetkileri kapsamına, Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin usul ve esaslar da dâhil edildi. TBMM'nin, yapacağı seçimler dâhil bütün işlerinde, üye tamsayısının 3'te 1'i ile toplanması (184) kararlaştırıldı. Ayrıca, Meclis'in, Anayasa'da başkaca bir hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar vermesi, ancak karar yeter sayısının hiçbir şekilde üye tamsayısının 4'te 1'inin bir fazlasından az olamayacağı hükmü getirildi.
Cumhurbaşkanının 5 artı 5 sistemiyle ve halk oyuyla seçilmesi kararlaştırıldı;
Cumhurbaşkanı seçiminin nasıl yapılacağı da belirtildi. Anayasa'nın, ''Seçim kanunlarında yapılacak değişikliklerin, yürürlüğe girdikleri tarihten itibaren 1 yıl içinde uygulanamayacağına'' ilişkin maddesinin, Cumhurbaşkanı seçiminde dikkate alınmayacağı hükmü getirildi. Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin getirilen yeni düzenlemelerin 11. Cumhurbaşkanı seçiminde uygulanmasını öngören düzenleme de kabul edildi. Bu düzenlemeler halkoylamasında tümüyle oylandı.
15. değişiklik
Anayasa'daki 15. değişiklik 16 Ekim 2007 tarihinde yapıldı. ''Seçim kanunlarında yapılacak değişikliklerin 11. Cumhurbaşkanı seçiminde uygulanmasına imkân tanıyan'' Geçici 18. madde ile ''Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin getirilen yeni düzenlemelerin 11. C. Başkanı seçiminde de uygulanmasını'' öngören Geçici 19. madde Anayasa metninden çıkarıldı.
            16. değişiklik
Anayasa'nın 10. maddesinde 9 Şubat 2008 tarihinde yapılan değişiklikle, ''devlet organları ve idare makamlarının, bütün işlemlerinde olduğu gibi her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorunda olduğu'' hükmü getirildi.
42. maddede yapılan değişiklikle ise yükseköğretimde başörtüsünün serbest bırakılmasına ilişkin hüküm kabul edilerek, kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple, kimsenin yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemeyeceği belirtildi.
Ancak, bu değişikliklerin yürürlüğü, Anayasa Mahkemesi tarafından durduruldu.
***
DEMOKRASİ’DEN DİKTATÖRLÜĞE!...
1982 Anayasası'nda Yapılan Değişiklikler (4)
Mustafa Nevruz SINACI
            17. (son) değişiklik; 12 Eylül 2010
         (Toplam 26 maddeden ibaret en köklü, esaslı ve kapsamlı ek ve değişiklik; 10, 20. 23. 41. 51. 53. 54. 74. 84. 94. 125. 128. 129. 144. 145. 146. 147. 148. 149. 156. 159. 166. ve geçici 15. Madde)
         KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ
            Kadın-erkek eşitliği konusunda alınacak tedbirler, Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamayacak. Çocuklar, yaşlılar ve özürlüler ile harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmayacak.
KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMASI
Herkes kendisi ile ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahip olacak. Bu hak, kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsayacak. Kişisel veriler ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızası ile işlenebilecek.
YURT DIŞINA ÇIKIŞ YASAĞI
Yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması nedeniyle ve hakim kararıyla sınırlandırabilecek.
ÇOCUK İSTİSMARI
Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça ana ve babası ile kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahip olacak. Devlet, her türlü istismara karşı çocukları koruyucu tedbirleri alacak.
SENDİKA VE TOPLU SÖZLEŞME
Aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunabilecek. Memurlara ve diğer kamu görevlilerine toplu sözleşme yapma hakkı tanınacak. Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde, taraflar Kamu Görevlileri Kuruluna başvurabilecek. Kurul kararları, kesin ve toplu sözleşme hükmünde olacak. Toplu sözleşme emeklilere de yansıtılacak. Greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu grev uygulanan iş yerinde neden oldukları maddi zarardan sendika sorumlu tutulamayacak. Siyasi amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grevi ve lokavtı, genel grev ve lokavt, iş yeri işgali, iş yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişlere ilişkin yasaklar kaldırılacak.
KAMU DENETÇİLİĞİ KURUMU
“Kamu Denetçiliği Kurumu” (ombudsmanlık) oluşturulacak. Kurum, TBMM Başkanlığına bağlı olarak kurulacak ve idarenin işleyişi ile ilgili şikâyetleri inceleyecek. Kamu baş denetçisi TBMM tarafından gizli oyla ve 4 yıl için seçilecek.
Milletvekilliğinin düşürülmesi uygulaması kaldırılacak.
TBMM Başkanlık Divanı 2. dönem sonuna kadar görev yapacak.
YÜKSEK ASKERİ ŞURA KARARLARI
Yüksek Askeri Şuranın (YAŞ) terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç, her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açılacak.
İdari yargı, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olacak, “yerindelik denetimi” yapılamayacak.
TOPLU SÖZLEŞME HAKKI
Memurlara verilen uyarma ve kınama cezaları yargı denetimine açılacak.
Adalet hizmetleri ile savcıların idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığınca denetimi, adalet müfettişleri ile hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçiler; araştırma, inceleme ve soruşturma işlemleri ise adalet müfettişlerince yapılacak.
 ASKERİ YARGI
Askeri yargının görev alanı yeniden belirlenecek. Askeri yargı, askeri mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülecek. Askeri mahkemeler, asker kişiler tarafından işlenen askeri suçlar ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevli olacak.
Devletin güvenliğine, anayasal düzene ve düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar, her durumda adliye mahkemelerinde görülecek.
Siviller, savaş hali dışında askeri mahkemelerde yargılanamayacak.
ANAYASA MAHKEMESİNİN YAPISI
Anayasa Mahkemesi yeniden yapılandırılacak. Halen 11 asıl 4 yedek üyeli Anayasa Mahkemesi, 17 asıl üyeden oluşacak. TBMM, 2 üyeyi, Sayıştay Genel Kurulunun gösterdiği 3′er aday arasından, 1 üyeyi ise baro başkanlarının avukatlar arasından göstereceği 3 aday arasından gizli oyla seçecek.
Cumhurbaşkanı, 3 üyeyi Yargıtay, 2 üyeyi Danıştay, 1 üyeyi Askeri Yargıtay, 1 üyeyi Askeri Yüksek İdare Mahkemesince gösterilecek 3′er aday içinden; en az ikisi hukukçu olmak üzere 3 üyeyi ise YÖK’ün kendi üyesi olmayan yüksek öğretim kurumları öğretim üyeleri arasından göstereceği 3′er aday içinden seçecek. Cumhurbaşkanı, 4 üyeyi de üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, 1. sınıf hâkim ve savcılar ile en az 5 yıl Raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından belirleyecek.
Anayasa Mahkemesi iki bölüm ve Genel Kurul halinde çalışacak. Bölümler, başkanvekilinin başkanlığında 4 üyenin katılımı ile toplanacak. Genel Kurul ise mahkeme başkanının veya başkanın belirleyeceği başkanvekilinin başkanlığında en az 12 üye ile toplanacak. Bölümler ve genel kurul, kararlarını salt çoğunluk ile alacak.
Siyasi partilere ilişkin dava ve başvurulara, iptal ve itiraz davaları ile Yüce Divan sıfatıyla yürütülecek yargılamalara, Genel Kurul bakacak.
Anayasa Mahkemesi, Anayasa değişikliğinde iptale, siyasi partilerin kapatılmasına ya da devlet yardımından yoksun bırakılmasına karar verilebilmesi için toplantıya katılan üyelerin üçte iki oy çokluğuyla karar alacak.
Şekil bozukluğuna dayalı iptal davaları, Anayasa Mahkemesince öncelikle incelenip karara bağlanacak.
Anayasa Mahkemesi, Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri, dosya üzerinden inceleyecek. Ancak, bireysel başvurularda duruşma yapılmasına karar verilebilecek. Mahkeme, gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek üzere ilgilileri ve konu üzerinde bilgisi olanları çağırabilecek, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısından sonra kapatılması istenen siyasi partinin genel başkanlığının veya tayin edeceği bir vekilin savunmasını dinleyecek.
Anayasa Mahkemesi üyeleri arasından gizli oyla ve üye tamsayısının salt çoğunluğu ile 4 yıl için bir başkan ve iki başkanvekili seçilecek. Görev süresi bitenler yeniden seçilebilecek. Anayasa Mahkemesi üyeleri 12 yıl için seçilecek. Bir kişi 2 defa üyeliğe seçilemeyecek. 12 yıldan önce yaş sınırını dolduran üye emekliye ayrılacak.
Anayasa Mahkemesinin mevcut yedek üyeleri “asıl üye” sıfatını kazanacak.
YÜCE DİVAN
Anayasa Mahkemesine kişisel başvuru yapılabilecek.
Meclis Başkanı, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanacak. Yüce Divan kararlarına karşı yeniden inceleme başvurusu yapılabilecek. Genel Kurulun yeniden inceleme sonucu verdiği kararlar kesin olacak. Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyeleri için “hâkimlik teminatı” geçerli olacak.
 ***
 DEMOKRASİ’DEN DİKTATÖRLÜĞE!...
1982 Anayasası'nda Yapılan Değişiklikler (5)
Mustafa Nevruz SINACI
HSYK’NIN YAPISI 
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) yeniden yapılandırılacak. HSYK’nın halen 7 olan üye sayısı 22′e, 5 olan yedek üye sayısı ise 12′a çıkarılacak. HSYK, 3 daire halinde çalışacak. HSYK’nın Başkanı, Adalet Bakanı olmaya devam edecek. Adalet Bakanlığı Müsteşarının Kurulda yer alması uygulaması da sürecek.
Kurulun, 4 asıl üyesi, yüksek öğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca; 3 asıl ve 3 yedek üyesi, Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca; 2 asıl ve 2 yedek üyesi, Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca; 1 asıl ve 1 yedek üyesi, Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından; 7 asıl ve 4 yedek üyesi, birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adli yargı hakim ve savcıları arasından adli yargı hakim ve savcılarınca; 3 asıl ve 2 yedek üyesi idari yargı hakim ve savcıları arasından idari yargı hakim ve savcılarınca dört yıl için seçilecek. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilecek.
Kurul üyeliği seçimi, üyelerin görev süresinin dolmasından önceki 60 gün içinde yapılacak. Kurulun “meslekten çıkarma” cezasına ilişkin kararlarına itiraz yolu getirilecek. Kurulun diğer kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamayacak. HSYK’nın mevcut asıl ve yedek üyelerinin görevleri, seçildikleri sürenin sonuna kadar devam edecek.
 GEÇİCİ 15. MADDE
“Ekonomik ve Sosyal Konsey” Anayasa kapsamına alınacak. 12 Eylül dönemindeki Milli Güvenlik Konseyi üyeleri ile bu dönemde kurulan hükümetler ve Danışma Meclisi’nde görev alanların yargılanmasını önleyen geçici 15. maddesi yürürlükten kaldırıldı.
 12 Eylül 2010 tarihli referandum “Türkiye geneli” sonuçları:
 Evet: %57.94, (21,874,192) oy         Hayır: %42.06, (15,878,206) oy
Toplam Sandık Sayısı:151,870            Açılan Sandık Sayısı: 151,870
Geçersiz Oy Sayısı:  713,226              Toplam Oy Sayısı:  37,752,398
          Anayasa’lara ilişkin referandum hakkında genel bilgi:
Türkiye'de anayasal düzenlemelere ilişkin ilk referandum, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinin ardından hazırlanan 1961 Anayasası için yapıldı.
9 Temmuz 1961'deki halk oylaması ile Anayasa yüzde 38,3 ''Hayır'' oyuna karşılık yüzde 61,7 ''Evet'' oyuyla kabul edildi.
Türkiye, ikinci kez ''1982 Anayasası'nın” halkoyuna sunulması üzerine sandık başına gitti. İkinci referandum, 1980 askeri müdahalesinin ardından hazırlanan 1982 Anayasası için 7 Kasım 1982'de yapıldı. Halkoylamasına, 18 milyon 885 bin 488 seçmen katıldı. 17 milyon 215 bin 559 seçmen ''Kabul'' (yüzde 91,37), 1 milyon 626 bin 431 seçmen de ''Red'' (% 8,63) oyu kullandı. 1982 Anayasası, sonuçların açıklanmasıyla 9 Kasım 1982'de yürürlüğe girdi.
Değişiklikler ve referandum
3. halkoylaması, 1982 Anayasası'nın Geçici 4. Maddesi ile getirilen siyasi yasakların kalkıp kalkmaması konusunda 6 Eylül 1987'de yapıldı. YSK, halkoylaması sonuçlarını 12 Eylül 1987'de açıkladı. Halkoylamasına 24 milyon 436 bin 821 seçmen katıldı. Geçerli 23 milyon 347 bin 856 oydan, 11 milyon 711 bin 461'i ''Evet'', 11 milyon 636 bin 395'i ''Hayır'' çıktı.
Böylece, Geçici 4. Madde yürürlükten kalktı.
Türkiye'nin 4. kez önüne getirilen halkoylaması sandığının konusu ise Anayasa'nın 127. maddesindeki yerel seçimlerin 1 yıl erkene alınıp alınmaması oldu. Bu halkoylaması, 25 Eylül 1988'de yapıldı. Seçmenlerin yüzde 65'i değişiklik için ''Hayır'', yüzde 35'i ''Evet'' oyu kullandı. Böylece yerel seçimlerin erkene alınması için Anayasa'nın 127. maddesindeki değişiklik kabul edilmedi ve 13 Kasım 1988 olarak öngörülen erken yerel seçim yapılmadı.
Anayasal metinlere ilişkin 5. halkoylaması ise 21 Ekim 2007'de yapıldı.
Cumhurbaşkanının halk tarafından ve 5 artı 5 sistemiyle seçilmesini öngören düzenlemenin de arasında yer aldığı Anayasa değişiklikleri, 22 Temmuz Pazar günü yapılan milletvekili genel seçimi ile halkoyuna sunuldu.
Referandum süreci durdu
Bu arada, Anayasa'nın ''Başlangıç'' metni ile 33 maddesinde değişiklik yapan yasa, 3 Ekim 2001 tarihinde TBMM'de kabul edildi. Dönemin Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer, yasanın 32 maddesini onayladı, yasanın ''milletvekili ödenek ve yolluklarını'' düzenleyen 27. maddesini ise halkoyuna sunma kararı aldı. Yasa, 27. madde dışında, 17 Ekim 2001'de Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Anayasa değişikliğine ilişkin yasanın 27. maddesi ise yaşanan tartışmalardan sonra 22 Ekim 2001 tarihli Resmi Gazete'de yayımlandı. Böylece, 120 günlük referandum süreci başlamış oldu.
Ancak, söz konusu madde ile ilgili olarak, TBMM'de tekrar Anayasa değişikliğine gidildi. Anayasa'nın 86. maddesinde değişiklik yapan yeni düzenleme, 1 Aralık 2001'de Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Böylece, Cumhurbaşkanı Sezer'in önceki değişiklik metnini referanduma götürme kararının konusu ortadan kalkmış oldu.