3 Ocak 2014 Cuma

ŞEREF AYDOĞAN

ADALETİN MUTFAĞINDA BİR FAZİLET ABİDESİ
Mustafa Nevruz SINACI
            Bu gün siyaset yapmayacak ve siyasetten konuşmayacağız...
Şeref AYDOĞAN
Ama dönem itibarıyla, siyasi partilerin ve siyasetin hayat bulduğu; Sevk, idare, idame, kontrol ve koordine edildiği adalet, hukuk ve hakikat mutfağına şöyle bir bakacağız.
Hani, merhum İsmet İnönü’ye bir söylem izafe olunur; “Kafasında kırk tilki dolaşır, lâkin hiçbirinin kuyruğu bile, mümkün değil bir diğerine değmezdi…” Demem o ki, bu hafta hayırlısıyla “merhaba” dediğimiz 2014 yılı itibarıyla Türkiye Cumhuriyetinde irili ufaklı tam 78 siyasi parti mevcut. Bunlardan ez az 60 – 65 tanesi usulen, şeklen, muvazaa (tartışmalı, bir başka partinin yedeği, müstakbel ikamesi, stepnesi) cihetiyle ve bilhassa günü gelince (seçim arifelerinde) pazarlık masasına konulmak için vardır. Bir kısmı da, yasal boşluk, ayrıcalık, imtiyaz ve istisnalardan yararlanarak “dokunulmaz tüzel kişilikler üzerinden çıkar sağlamak amaçlıdır. Bazıları da radikal uç ve unsurların at oynattığı, (görünürde ve resmiyette herhangi bir kötü sicili olmayan) De’Facto menfaat örgütlerinin cirit attığı yerlerdir.
Biz, muhtemelen bunların arasında yer alan iyi, namuslu, dürüst, tarafsız, bağımsız, onurlu ve sorumlu; Hukukun üstünlüğüne sahip ve bütün unsurlarıyla saygılı gerçek demokrat kitle partilerini tenzih ederiz. Zira unutulmamalıdır ki “Siyasi Partiler İnsan Hakları, Adalet ahlâkı, Hukuk ve Demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır.”
İşte bu nedenle ülkemizde 50 yılı mücavir bir süredir adalet yok. Hukuk tartışmalı, “kalkınma-gelişme, ilerleme, özgürlük, güvenlik, bilim, toplumsal mutluluk, şerefli, helâl ve dürüst zenginliğin teminatı demokrasi, külliyen yok hükmündedir.” Kimin sayesinde? Elbette mevcut ve mer-i siyasi parti nam teşekküllerin bir kısmının!.. Şimdi sözün özüne gelelim:
Devlette her sektörün idare, idame, takip, kontrol, kanun ve kurallara göre koordine edildiği bir sorumlu daire vardır. Elbette, bu siyasi partilerin de, takip, kontrol ve koordine edildikleri bir devlet ünitesi var. Kendi özel yasası ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu gereği, Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcılığı bünyesinde kurulu “Siyasi Partiler Bürosu”…
Ama yukarıda “mutlak surette namuslu, dürüst, demokrat, adalet ve hukuka hakkıyla vakıf, sahip ve saygılı” olanları istisna ederek tanımlayıp, kısaca durumlarını açıkladığımız; Nevi-i şahsına münhasır Türkiye Cumhuriyeti partilerini hukuki yönden takip, kontrol, idare ve istikrarla (yol kazası, faaliyet arızası, sahtekârlık, yalancılık, idareyi kandırma olmadan ve birbirlerine karşı saygılı, mesafeli konumda) faaliyet göstermelerini sağlamak, gerçekten de dünyanın en zor, en çileli, belâlı, yorucu ve meşakkatli işidir!..
Peki, yozlaşmış bir yapıda bu nasıl mümkün olmakta?.     
Cevap: “adaletin mutfağı”, yani “Siyasi Partiler Bürosu” sayesinde
İfa ve icra ettiği görev, taşıdığı sorumluluk, hayati varlık ve ağırlık bakımından; En az bağlı bulunduğu kurum olan “Yüksek Mahkeme” kadar önemli bir ünite. Yıllar önce basiret, feraset ve beka sahibi nadirden bir “umur-u devlet” eşhasınca keşfedilmiş bir “fazilet abidesi” etrafında ve Atatürk’ün “millet memuru” tarifi muvacehesinde; Fedakâr, vefakâr, hak, hukuk, adalet ve sadakat ilkeleri etrafında halkalanmış, görev şuuru içinde bir grup memur…
İfrat değil, tefrit değil, abartma hiç değil!.. Ben bu daireyi yıllardır bilirim.
Bu görevi özveriyle 30 yıldır yürütmekte olan, sevgili ve değerli Müdürümüz Şeref Aydoğan’ın kurmuş olduğu düzen (sistem) sadece ben değil, her hangi bir siyasi partili olup da, kendisini tanımayan, bilmeyen, takdir etmeyen kimse yoktur. Şeref Aydoğan ve değerli mesai arkadaşları Türk Siyaset hayatının “idame ve idare” makamında çok saygın bir yere sahip olmakla; Burada, izninizle Şeref Aydoğan’ı biraz tanıtmak istiyorum:     
            ŞEREF AYDOĞAN: 1949 Yozgat-Çayıralan, İnönü köyü doğumlu. İlkokulu kendi köyünde, Ortaokul ve Liseyi Ankara’da bitirdi. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Matematik bölümünü memuriyette tamamladı. Hem çalıştı, hem okudu. Bu arada evlendi, aile geçindirdi. Vatani görevini Yedek Subay olarak Ağrı-Patnos’ta yaptı. Evli ve üç çocuk babasıdır...
            İyi ki varsın Şeref Aydoğan, keşke bütün devlet memurları da senin gibi olsa…

30 Aralık 2013 Pazartesi

DEMOKRASİ ŞÛRASI!...

DEMOKRASİDE BİRLİK VAKFI
DEMOKRASİ ŞÛRASI SONUÇ BİLDİRİSİ
            Türkiye’de ilk defa “Demokrasi Şurası” Demokraside Birlik Vakfı”nın organizasyonu ile 30 Kasım 2013 tarihinde Milli Kütüphane’de toplanmıştır.
Dört Oturum şeklinde gerçekleştirilen Şura’da; demokrasi tarihimizin gelişimi bugünü, darbeler, dünyadaki uygulamaları ve evrensel standartlar ile Türkiye demokrasisi mukayese edilmiş, özetle ülkemizin bir numaralı meselesi olan demokrasi, masaya yatırılarak enine boyuna tartışılmıştır.
Şura’ya aşağıda isim ve unvanları yazılı ülkemizin yetiştirdiği değerli siyasetçiler, akademisyenler,  STK temsilcileri ve kalabalık bir izleyici topluluğu katılmıştır.
Ferruh BOZBEYLİ - E.TBMM Başkanı
Prof. Dr. Cihat GÖKTEPE -  Uluslararası Antalya Üniversitesi Rektörü
Veyis GÜNGÖR  - Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (UETD) Hollanda Başkanı
Doç. Dr. Atilla SANDIKLI -  BİLGESAM Başkanı
Prof. Dr. Mehmet ALTAN - İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi
Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ -  İnsani Değerler Derneği Genel Başkan Yardımcısı
Prof. Dr. Talip KÜÇÜKCAN - Marmara Üniversitesi Öğretim üyesi, SETA  Editörü
Dr. Muhammet ÇAKMAK - CHP Parti Meclisi Üyesi
Prof. Dr. Vedat BİLGİN - Gazi Üniversitesi öğretim üyesi 
Doç. Dr. Hamit Emrah BERİŞ - Gazi Üniversitesi Öğretim üyesi, SDE uzmanı
Mehmet BOZDEMİR - Demokraside Birlik Vakfı Başkanı
            Şura sonucunda aşağıdaki tespitler yapılmıştır.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
            1. Türkiye’nin bir numaralı meselesi demokrasidir ve Türkiye’nin demokratikleşmeden normalleşmesi mümkün değildir.
            2. Türkiye’deki demokrasi, evrensel standartların oldukça gerisindedir.
3. Türkiye’de son yıllarda yaşanan gerilimler ve olayların temelinde çağcıl demokrasi, demokratik kültür ve olgunluk eksikliği yer almaktadır.
4. Birleşmiş Milletlerin hazırladığı 187 ülkenin insani gelişmişlik endeksinde Türkiye 92.sıradadır. Üst sıralarda demokrasi standardı yüksek ülkeler yer almıştır.
5. TBMM’ye ve Anayasaya “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Yazmakla o ülkeye hemen demokrasi gelmez.
6. Demokrasilerde en üstün değer insan ve hukuktur.
7. Demokrasi, herkesin kendi sorumluluğunu bilmesidir.
8. Demokrasi, kurumlar ve kurallar rejimidir.
9. Demokrasilerde beş temel kurum olan; yasama, yürütme, yargı, hür basın ve STK’lar kendi varlıklarını kanıtlamalı ve kendi kurallarını özgür bir şekilde uygulayabilmelidir.
10. Gelişmemiş demokrasilerde siyasiler halktan aldıkları gücü kendi güçleri zannederler ve bu gücü hukuk dışı, keyfi kullanmaları ülkeleri felaketlere götürmüştür. Kontrolsüz güç en tehlikeli güçtür. 
11. Yürütmenin yani hükümetin ve partilerin kontrolünde olan bir meclis yasama görevini gerçek manada yapamaz ve böyle bir ülkede gelişmiş bir demokrasiden söz edilemez.
12. Yürütmenin kontrolünde ve vesayetinde olan bir yargıdan adaletin tecellisi beklenemez ve böyle bir ülkede gelişmiş bir demokrasiden söz edilemez.
13. Hür basının ve güçlü STK’ların bulunmadığı ülkelerde güçlü ve gelişmiş demokrasi de yok demektir.
14. Siyasi hayatımızda partilerin kendilerini devlet gibi görmeleri CHP ile başlayıp DP ile devam etmiş ve bu anlayış iktidara gelen diğer partilere de sirayet etmiştir. Bu durum toplumda kutuplaşmalara ve kamplaşmalara sebep olmuş ve demokrasimizin gelişmesini engellemiştir.
15. Bütün darbeler ve muhtıralar demokrasinin gelişip güçlenmesini engellemiştir, darbelerin anası 27 Mayıs 1960 darbesidir.
16. Darbe neden olur? Devletin gücü toplumdan daha güçlü olduğu zaman orada darbe olur. Devleti sınırlandıracak unsurlar ortaya çıkmamıştır. Darbe siyasal kültürümüzün temelinde vardır. Tanzimat ağır bir bürokratik vesayet kurmuştur ve halen devam etmektedir. Devlet özne, toplum nesneler yığını olmuştur. Devlet toplumu istediği gibi düzenlemeye kalkmıştır. 28 Şubat Özal’a verilen bir cevaptır.
17. Demokrasi temelde hukuktur. Darbecilerin yaptığı anayasa başta olmak üzere, aynı seçim kanunu, aynı siyasi partiler kanunu ve diğer kanunlar yürürlükte ise darbenin alt yapısı her zaman vardır. Zayıf ve gelişmemiş demokrasilere her zaman müdahaleler olur. Demokrasimiz halen tehdit altındadır.
18. Sivillikten ve darbelere karşı olmaktan bahsedip, darbecilerin hukuk sistemi ile iktidara devam etmek ahlaki değildir.
19. Milletvekillerinin kendini halka karşı değil, lidere ve partisine karşı sorumlu görüldüğü yerde demokrasi olmaz.
20. Demokrasi insanın mutlak kutsallığı üzerinde yeni biçimleniyor, yeniden şekilleniyor. Ulus devletten insan odaklı bir devlete geçiş var. İnsanın ben çok değerliyim diyebilmesi çok önemlidir. Değer üretmeyen bir insan kendini değerli kılamaz. Siyaset, mesleği olmayan insanları bir asansörle en tepeye çıkaran, bir anda sınıf atlatan bir kurum haline gelmiştir. Bizi kim yönetecek değil, nasıl yönetecek diye baktığımız zaman demokrasi olacaktır.
21. Hollanda’nın 400 yıllık bir demokrasi geleneği vardır. 17 bölgenin birlikte yaşama kültürü ve meclisleri çok güçlüdür. Hollanda anayasasının ilk maddeleri özgürlüklerin korunması ve ırkçılıkla mücadeledir. Türkiye’deki STK’lar yurt dışında partnerler bulmalı ve değerler konusunda işbirliği yapmalıdır.
22. Laiklik olmazsa demokrasi olur mu? Demokrasi, din ve laiklik ilişkileri gelişmiş demokrasilerde son derece normal bir işleyiştedir. Din, sosyal, ekonomik ve siyasi hayatta etkin bir şekilde vardır. Laik olup demokratik olmayan ülkeler olduğu gibi, demokrasisi gelişmiş, fakat laik olmayan ülkeler de vardır.
23. Partiler arası ilişkilerin normalleşmesi, gerginliklerin azaltılması demokrasimizin gelişmesine çok önemli katkılar sağlayacaktır. Demokrasi, inatlaşma, restleşme, kutuplaşma, kamplaşma ve kavga rejimi değil, uzlaşma rejimidir. Demokrasi erdemli ve faziletli insanların rejimidir.
24. Cumhuriyet modern bir hayat projesi olarak tarif ediliyor, bu yanlıştır. Devlet şeklinin adı cumhuriyettir. Rejim demokrasidir, çağdaşlık demokrasidir.
25. 12 Eylül 2010 anayasa değişikliği referandumu demokrasimiz için bir milat olmuştur. Yargının yeniden düzenlenmesi, fişlemelerin kaldırılması ve darbecilerin yargılanabilmesinin önünün açılması demokrasimize güç katmıştır.
26. Çözüm süreci, kamu denetçiliği(Ombudsman), demokratikleşme paketi, başörtü yasağının kalkması demokrasi standardımızı yükseltmiştir.
Gezi olayları, öğrenci evleri ve dershanelerin kapatılması ile ilgili tartışmalar demokrasi standardımızı maalesef geriye götürmüştür. Ayrıca siyasi iradeye büyük bir güvensizlik oluşturmuştur.
27. Dershanelerin kanunla kapatılmaya çalışılması demokrasiye, temel hak ve özgürlüklere, hukuka, serbest piyasa ekonomisine, teşebbüs hürriyetine aykırıdır. Bu konuda ısrarcı olmak bunu dayatmak toplumda yeni gerilimlere, kamplaşmalara ve kutuplaşmalara sebep olacaktır. Yanlıştan dönmek geri adım atmak değil, erdemliliktir.
28. Avrupa Birliği(AB) kriterlerinin demokrasi standardımızı yükselteceği topluma iyi anlatılmalı ve hükümetler bu konuda gerekli düzenlemeleri yapmalıdır.
29. Çoğulcu demokrasi anlayışında çoğunluğun yönetme hakkı bulunmasına rağmen çoğunluğun sınırsız yetkilere sahip olduğu söylenemez.
30. Temel insan haklarına saygı, insan onurunun korunması, azınlıkta veya muhalefette olanların beklentilerinin dikkate alınması, farklı düşüncelerin serbestçe hiçbir baskıyla karşılaşmadan söylenebilmesi çoğulcu demokrasi için şarttır. Çoğulcu demokrasilerde özgürlük herkesin yönetime serbestçe katılımını sağlarken, eşitlik de insanların her türlü farklılığına rağmen, insan onurunun korunması gereğinden dolayı, eşit bir şekilde bu yönetime katılabilmesi anlamına gelmektedir.
31. Yönetişim kavramı ise hükümet otoritesine ve gücüne dayalı yönetim anlayışından, hiyerarşik yapıdaki bir yönetim olgusundan farklı yeni bir süreci ve toplumun yönetimine ilişkin yeni bir modeli anlatmaktadır. Böyle bir model içinde aktörlerin ve birimlerin tek taraflı yönlendirmeleri ve etkileri değil, bir etkileşim süreci içinde gerçekleşen interaktif ilişkiler söz konusudur. Sadece hükümet birimlerinin ve görevlilerinin değil, aynı zamanda hükümet dışı örgütlerin, sivil toplum örgütlerinin, bilim adamlarının, uzmanların ve vatandaşların katılımı söz konusudur.
32. Çoğulculuk ve yönetişimin temel ilkeleri olan hukukun üstünlüğü, katılımcılık, şeffaflık, eşitlik, etkinlik, hesap verebilirlik sayesinde önemli güç merkezleri arasında uzlaşma sağlanarak toplumsal gerilimlerin çıkması önlenebilir. Çıkan gerilimler kutuplaşmaya ve karşılıklı düşmanlıklara varmadan yatıştırılabilir.
33. Çoğulcu demokrasi ve yönetişim prensiplerinin siyasetin, bürokrasinin, toplumun her kesimine yerleşmesi, demokratik kültür ve olgunluğun oluşturulabilmesi için.; Bu prensiplerin aileden başlamak üzere eğitimin her kademesinde öğretilmesi ve uygulanması, siyasal etik kuralların geliştirilmesi ve siyasal hayata hâkim olması, yeni Anayasa, Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları, diğer kanunlar ve mevzuatın içine ve ruhuna yerleştirilmesi, yürütmenin yasama ve yargı üzerindeki etkinliğinin ortadan kaldırılarak kuvvetler ayrılığı prensibinin tam olarak gerçekleştirilmesi gereklidir.
34. Bireysel ve toplumsal özgürlük alanları genişletilirken, güvenliğin temel görevinin bu alanları korumak olduğu üzerinde durulmalıdır.
35. Sadece çağcıl demokrasi, demokratik kültür ve olgunluğa ulaşmış bir Türkiye’de; barış, istikrar ve güven ortamı yaratılabilir, huzur ve refah içinde insanca bir yaşam hâkim olabilir.
               Kamuoyunun ilgi ve bilgisine saygıyla duyurulur. 
23 Aralık 2013
   Mehmet BOZDEMİR
       Demokraside Birlik Vakfı Başkanı

23 Kasım 2013 Cumartesi

AHMET TAKAN & HASAN KORKMAZCAN

Ahmet TAKAN. 22/23 Kasım 2013 – YENİÇAĞ, ahttakan@gmail.com
Gazi Meclis’ten Erdoğan’a şamar belgeleri...
Her türlü gerçeği, belgeyi ustaca çarpıtan bir Başbakan...
Şeytana bile pabucu ters giydirecek türden.
Saltanatı uğruna giriştiği ölümcül hamlelerin sonucu; tarihi gerçekleri utanmadan sıkılmadan çarpıtarak,  “Lazistan”, “Kürdistan” ifadelerini kullandığını dile getirerek yürüttürdüğü sinsi bölücülük projesine Atatürk’ü bile ortak etmeye çalıştı. Hem de hiç utanmadan, hiç yüzü kızarmadan. Sapla samanı birbirine karıştırarak.
Olup bitenler karşısında “yalan söylüyorsun”  diye haykırsak bile kâfi gelmiyor.
ADSIZ’ın sıkı takipçileri geçen 23 Nisan ertesindeki yazımı hatırlayacaklardır.
Eski TBMM Başkanvekili Hasan Korkmazcan’ın tüm milletvekillerine gönderdiği uyarı mektubunu kaleme almıştım. Korkmazcan, mebusları Türklük düşmanlığı faaliyetlerine karşı “suça ortak olmayın” diye uyarmıştı.
Hasan
KORKMAZCAN
Hasan Korkmazcan, Recep Erdoğan’ın geçen Salı günü grupta yaptığı konuşmanın üzerine bu sefer bana mektup gönderdi. Korkmazcan’ın tespitleri Erdoğan ve zihniyetine inecek gerçek şamar türünden.
Hasan Korkmazcan mektubuna, “23 Nisan 2013 tarihinde milletvekilleri ile paylaştığım düşüncelerimi kamuoyu sizin köşe yazınızdan öğrenmişti. Geçen sürede Türkiye’nin demokratik ilkeler ve hukuk uygulamaları dâhil devlet işleyişinde tam bir fetret tüneline girdiği görülmüştür” diye başlıyor ve devam ediyor;
 “Geçmişte yer adları olarak kullanılmış bazı ibareler sanki birer siyasi coğrafyaya işaret ediyormuş gibi değişime uğratılmaktadır. Vatan topraklarında emperyalizmin kanlı maşalarına ortak zafer mitingleri düzenletilmektedir.
Türk milleti bu toprakları Bizans’tan almış, Haçlılara kaptırmamış ve emperyalistlerin Sevr’de kararlaştırdıkları işgalden kurtarmıştır. Tarihte Türklerin egemenliğine son verdiği Ermeni, Kürt, Yahudi ve Laz devletleri mi vardı ki işgal, inkâr ve asimilasyondan bahsediliyor, onlardan devlet adına özür dileniyor. İktidar yöneticileri, nasıl bir zorunluluk ve yükümlülük altında bu suçları irtikab edebiliyorlar? Nasıl Türk milletinin adını yasalardan ve simgelerden silmeye kalkışıyorlar? Bir milletin egemenliğini inkâr gibi lanetli bir konuma düşmeye, mağlup ve teslim olmuş devletlerin işbirlikçi yöneticileri dahi göze almamıştır. Türk kelimesi, bütün kütüphaneler yakılmadan, bütün taş yazıtlar kazınmadan Taç Mahal’den Selimiye’ye kadar abideler yıkılmadan ortadan kaldırılabilir mi? Emperyalistlerin “Kayıp Kıta MU” efsanesi ile silemedikleri Türk izlerini kayıp izanlı “BU” söylemleri mi aşındıracak?
Bölgemizde emperyalist postallarına galoş olmayı nesiller boyu siyaset edinenler gafletle hülya ve rüyalara kapılabilirler. Bu konuda onlarla nankörlük yarışına girenler kendilerini, hangi sebeplerin mecburiyeti altına sokmuşlardır? Ayetleri eksilterek, Hadislere ekleme yaparak, gerçekleri örtmeyi alışkanlık haline getirenler şimdi de ihanet yalanlarına Birinci Meclisi alet etmeye çalışmaktadırlar...”
Hasan Korkmazcan, Recep Erdoğan yalanlarına şu tarihi belgelerle şamar indiriyor;
 “Gazi Meclisin değil tutanaklarında, kulis sohbetlerinde bile Ortadoğu’nun teslimiyet sirki elemanlarına yarayacak bir cümle yoktur. Birinci Meclisin, tarihi gerçekler, Türk milleti, Türk ülkesi, Türk Devleti hakkında Anayasa hükmündeki 2 Kasım 1922 tarihli 308 sayılı kararı şöyledir:
‘Birkaç asırdır saray ve Bab-ı Ali’nin cehalet ve sefahati yüzünden devlet azim felaketlerin içinde müthiş bir surette çalkalandıktan sonra nihayet tarihe intikal etmiş bulunduğu bir anda Osmanlı İmparatorluğunun müessis ve sahib-i hakikisi olan Türk Milleti Anadolu’da hem harici düşmanlarına karşı kıyam etmiş, hem de o düşmanlarla birleşip millet aleyhine harekete gelmiş olan saray ve Bab-ı Ali aleyhine mücahedeye atılarak Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükümetini ve ordularını biteşkil harici düşmanlar saray ve Bab-ı Ali ile fiilen ve müsellehan ve malum müşkilat-ı şedide ve mahrumiyet-i elime içinde cidale girişmiş, bugünkü halas gününe vasıl olmuştur.’
Demek ki Kurtuluş Savaşını veren milletin adı Türk Milletidir.
Yalnız Cumhuriyetin değil Osmanlı Devletinin hakiki sahibi de Türk Milletidir.
Türk milleti iç ve dış düşmanlarla savaşarak yurdu kurtarmıştır. Bu gerçekleri tarihe altın harflerle yazan bugünlerde hatırasına saygısızlık edilen Birinci Meclistir.
‘Türk Milleti saray ve Bab-ı Ali’nin hıyanetini gördüğü zaman Teşkilat-ı Esasiye Kanununu isdar ederek hâkimiyeti padişahtan alıp bizzat millete vermiştir’ cümlesi aynı kararda hükme bağlanmıştır.
Birinci Meclisin 308 sayılı kararı kimliğimiz konusunda tek karar değildir. 30.10.1922 tarihli 307 sayılı Anayasa hükmündeki kararda da şu hükümler yer almaktadır: ‘Türkiye hükümetinin Osmanlı imparatorluğu yerine kaim olup onun hudud-u milli dâhilinde yeni varisi olduğuna... Türk hükümetinin hakkı meşru-u olan makam-ı hilafeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi.’
Görüldüğü gibi bu kurucu belgelerle Birinci Meclisin gazi mebusları, başkanları Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte sanki gelecekteki ihanetlerin yolunu o günden kesmek istercesine milletin Türk milleti, devletin Türk devleti, yönetimin milli cumhuriyet, ülkenin bölünmez Türk yurdu ve muhteşem tarihin yegâne mirasçısının büyük Türk Milleti olduğunu insanlık tarihine silinmez harflerle kazımışlardır.”
Birinci Meclis’te “Kürdistan”,  “Lazistan”  arayanların gözüne itina ile sokulur!..
*
Biden görüşmesinin çözümü
Bülent Arınç, kendisini ters düşürerek bir kez daha ağlatan “sevgili Başbakanı” na büyük sürprizi ABD’ye giderayak yaptı.  “Cuma günü ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile görüşeceğim” dedi. Arınç’ın açıklaması duyulur duyulmaz Ankara’da herkes aynı soruyu sordu;  “Bu da nereden çıktı?” diye. Arınç’ın  “Fethullah Gülen ile görüşmeyeceğim”  sözleri de geri plana düştü.
Recep Erdoğan da aynı akşam çıktığı televizyon programında da ABD’ye giderken, Fethullah Gülen’e övgüler düzen, dershanelerin kapatılması konusunda  “meseleyi kızıştırmanın anlamı yok”  diyen Bülent Arınç’ı bir kez daha ters düşürdü. Recep Erdoğan,  “Dershaneler kapatılacak. Kampanyaları çok çirkin” dedi.
Sözüm ona Diyarbakır’daki şer buluşmasına uçakla beraber giderek yeniden ballım güllüm olan “kardeşlere” ne olmuştu?.. Recep Erdoğan, “kardeşi” Arınç’ı niye bir kez daha ters köşeye yatırma ihtiyacı istemişti. Neden cemaatle köprüleri tamamen atmıştı?
Kaseti çözmeden önce bir hatırlatma yapalım: Abdullah Gül, Birleşmiş Milletler toplantısı için gittiği ABD’de Başkan Obama ile çok görüşmek istemiş fakat “Biden’e git”  denince,  “muadili olmadığı”  gerekçesiyle (yerseniz) buluşma gerçekleşmemişti. AKP iktidarına müstemleke valisi muamelesi çeken ABD, Başkan yardımcısını Başbakan yardımcısı ile görüştürür mü?.. Görüştürüyorsa bunun altında ne gibi bir hinlik olabilir?..
Şimdi!.. Büyük krizin ardından Bülent Arınç, Diyarbakır uçağına binmeden  neler olup bittiğine bakalım önce. AKP kulislerinden;
Recep Erdoğan, “Bülent Arınç ile görüşüp gönlünü alacak mı” diye beklenirken Abdullah Gül’ün devreye girmesiyle Recep Erdoğan “kardeşi” ni Diyarbakır uçağına davet eder. Daveti Başbakanlık Özel Kalemi vasıtasıyla alan Arınç, duruma yine içerlenir ve “istişare etmek” amacıyla “kardeşi” Abdullah Gül’ü telefonla arar. İlk telefon talebine Gül’den yanıt alamayınca bir girişimde daha bulunur. Bu sefer Gül, “kardeşi” Arınç’a döner ve aralarında bir saate yakın telefon görüşmesi gerçekleşir. “İstişarenin” ardından ikna olan Arınç, Diyarbakır uçağına bineceğini Başbakanlık Özel Kalemi’ne bildirir.
Sonrası malumunuz!..
Tam bu noktada siyaset kulislerinin farklı bir cephesine göz gezdirelim. Abdullah Gül’ün yedek parti çalışmalarını tekrar hatırlatalım, Demokrat Parti’nin yerel seçim için yaptığı aday çıkışlarına dikkat çekelim. Sonra bir vakitler yandaş bir medya organında,  “Hüsamettin Özkan’ın villasında Sarıgül toplantısı” olarak servis edilen haberin aslının ünlü bir işadamının evinde merkez sağda yeni bir parti toplantısı olduğunu kaydettikten sonra alt alta sıralayalım;
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül,  “istişare”  için kendisine gelen AKP, CHP, MHP’li eski-yeni siyasetçilere Demokrat Parti’nin adresini tarif ediyor. (Yeni değil, uzun süredir-aht)
Yerel seçimler öncesinde flaş aday atağına kalkan Demokrat Parti’de ise garip haller oluyor. Geçtiğimiz zaman dilimi içinde gündemlerine birdenbire “merkez sağda yeni açılım” düşüncesiyle olağanüstü kongreye gitmek girdi. Önce Aralık ayı düşünüldü. Sonra,  “Ocak ayında yapalım” a dönüldü. Parti içinde AKP, MHP ve hatta CHP’den de milletvekillerinin katılımı olabileceği konuşuldu. Sonra da  “kongre, mahalli seçimlerin sonrasına kalsın”  dendi. Bu arada Abdüllatif Şener gibi önemli isimlerle dolaylı görüşmeler yapıldı, olumlu sinyaller alındı.
Demokrat Parti’nin içinde bulunduğu mali sıkıntılar ise erken seçim çalışmaları için büyük ölçüde giderildi.

Tekrar dönelim Bülent Arınç’ın Amerika ziyaretine;
Arınç’ın  “Gülen ile görüşmeyeceğim”  demesi artık saltanat kavgasında epey mesafe alındığına işaret. Bu da klasik bir Abdullah Gül taktiği. Bazı şeylerin kotarılması için herkesin dikkat kesildiği ortamda bire bir görüşmeye gerek yok. En yakındakilerle de görüşülür. Kimsenin de ruhu duymaz.
Ankara’da Biden-Arınç görüşmesi için yapılan ortak yorum ise;
“Yeni oluşumun adı konulacak” !..
Sizler, bugün medya üzerinden Biden-Arınç görüşmesi ile ilgili servis edilen  bol soslu Amerikan salatalarını iştah ile seyrederken, ben de katkım olsun diye salataya limon sıkmak istedim!..
Ziraat reklamları
Sanki babalarının kesesinden dağıtıyorlar!.. Ellerindeki tüm kamu kurum ve kuruluşlarının reklamlarını yandaş medya organlarına verip, Arkadaşları Kalkındırma Partisi olmanın tüm gereklerini yerine getiriyorlar. Mahalli seçimler yaklaştıkça yandaşlara reklam pastası üzerinden avanta dağıtmaya daha da hız verecekler. Dün yeni bir katkı da daha bulundular yandaşlara. Tam sayfa Ziraat Bankası ilanı verdiler.
Yaptıkları bu usulsüzlüklerin hesabını sormak için muhalefet onlarca soru önergesini Meclis gündemine taşıdı ama tınlayan yok. İktidarın bu tutumu ile ilgili defalarca soru önergesi veren CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin yine, hesap soracağını söyledi. Konuyu Meclis gündemine taşıyacak olan Tekin şunları söyledi;
“Geçtiğimiz günlerde bu konuyla ilgili bir soru önergesi daha gündeme getirdim. Özellikle Ulaştırma Bakanlığı’nın ve birkaç kurumun reklamlarından dolayı soru önergesi verdim. Bunun cevaplarını büyük bir merakla bekliyorum. Bu bir ihtiyaçtan dolayı yapılmış bir şey değil. Tamamen yandaş firmalara rant yaratma arayışı. Burada 76 milyon yurttaştan eşit vergi alacaksın ama yurttaştan topladığın vergiyi istediğin gibi harcayacaksın. Bu dünyanın hiçbir hukuk sisteminde kabul edilebilecek bir iş değildir. Bunu sürekli olarak gündeme taşıyacağım. Doğrusu benim vermiş olduğum soru önergesinin heyecanla cevabını bekliyorum, acaba nasıl bir cevap gelecek, bekliyorum. Ziraat Bankası reklamları da eklendi. Bunların hepsinin sonuna kadar takipçisi olacağım. Eskiden KİT’ler de tarla gibi kullanılırdı, şimdi de böyle kullanılıyor.”