YAZAN: RASİM CİNİSLİ
TEVFİK İLERİ
1911 yılında Rize’nin Hemşin kasabasında dünyaya geldi. Babası Hafız Celal
Efendi, annesi Fatma Hanım’dır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında Osmanlı olarak doğdu. T.C. vatandaşı
olarak yaşadı. I.Dünya savaşı sona erince Tevfik İleri, küçük kardeşleri ile
beraber dedesinin yanına İstanbul’a yerleşti. İstanbul’a gelişini şu cümlelerle
anlatıyor :
“Aslen Rize’liyim. Küçük yaşta kardeşlerimle beraber bir sivil kaymakam
mütekaidi olan büyükbabamızın Fatih’deki evine sığınmak üzere İstanbul’a
geldik. Harp yeni bitmişti. Hayat hudutsuz derecede pahalıydı. Önceleri ilk
mektebe, sonra da Gelenbevi Ortaokulu’na devam ettim. Sıkıntılı seneler
ailemizi tam bir fakr-ü zarurete düşürmüştü. Onun için tatillerde boynuma
astığım bir kutu içinde sigara kağıdı satıyordum. Okumak ve adam olmak ve hatta
yaşamak için bunu yapmak zorundaydım. İşportacılık da yaptım.”
“Mektep, senede bir çift potin verirdi bana. Bayram ve tatil günleri bu yeni
kunduraları kardeşimle nöbetleşe giyerdik.”
Gelenbevi Ortaokulu’nu bitirince imtihanları kazanıyor ve Leyli meccani olarak
mühendis mektebinde okumaya başlıyor.
Yüksek mühendislik okulunda okuduğu yıllarda Talebe Cemiyeti ve M.T.T.B.
başkanı seçiliyor. 1934 yılında mezun olunca 23 yaşında Karayolları kontrol
mühendisi olarak tayin edildiği Erzurum’da 4 yıl görev yapıyor.
Erzurum’da iken hemşehrisi Vasfiye hanımefendi ile evleniyor. Eşine mutluluk
duygularını ifade ederken şöyle diyor: “Biz önce vatanımızı ve milletimizi
seveceğiz sonra da birbirimizi”. Bu sağlıklı ve mutlu yuvanın kuruluşunda bu
cümle temel taşı oluyor. Örnek alınacak bu aile hayatı, üç kıymetli evlat
yetiştirmiş ve 28 yıl devam etmiştir. Evliliklerinin ilk yıllarında biri
Erzurum’da Aziziye şehitlerinin toprağına, biri de Çanakkale şehitlerinin
yanına olmak üzere, iki melek yavrularını emanet edip vatan hizmetine devam
ediyorlar.
1937-1942 yıllarında Çanakkale’de,
1942-1950 yıllarında Samsun’da bölge müdürü olarak mesleki hayatının zirvesine
ulaşmıştır.
1950 yılında D.P. Listesinden Samsun milletvekili seçilerek siyasete atılıyor.
1950-1960 yılları arasında Adnan Menderes hükümetlerinde, kısa bir süre
Ulaştırma Bakanlığı yaptıktan sonra;
(1950-1953) Milli Eğitim Bakanı
(1953-1955) T.B.M.M. Başkan yardımcısı
(Nisan 1957 / Kasım 1957) Milli Eğitim Bakanı
(Kasım 1957 / Ocak 1958) Başbakan Yrd. ve Devlet Bakanı
(1958-1960) Bayındırlık Bakanı ve Milli Eğitim Bakanı
Kalkınma ve hizmet için zamanla yarışan D.P. kadrolarının
önünü, 27 Mayıs darbesi kesmiştir. Bana göre Cumhuriyet tarihimizin en talihsiz
olayı 27 Mayıs 1960 darbesidir.
27 Mayıs Darbesi ile kurulan Yassıada mahkemelerinde idam cezasına maruz
kalıyor. Daha sonra Kayseri hapishanesinden hastaneye sevk ediliyor. 31.12.1961
tarihinde vefat ediyor. Tarih sırasına göre Tevfik İleri Bey’in hayat çizgisi
kısaca böyle. Çizgisi diyorum, çünkü hayat hikayesi kitaplara sığmayacak kadar
zengindir.
Tevfik İleri gibi M.T.T.B. başkanlığını yapanlarımız var. Bakanlık yapmış,
Meclis başkanlığı, Milli Eğitim bakanlığı yapmış niceleri var. İsmi unutulmuş
niceleri...
M.T.T.B. denince ilk akla gelen isim, neden 75 yıl önceki başkan Tevfik İleri
oluyor?
Milli Eğitim Bakanlarını sıraya dizseniz, neden zihinler Tevfik İleri merhumunu
hatırlar ve arar?
Bu ayrıcalık, bu unutulmazlık, bu yücelik nereden geliyor?
Ben bu sohbetimizde bu örnek insanın özellikleri üzerinde durmak istiyorum.
Çünkü Tevfik İleri’nin ruhunu, imanını, aşkını ve coşkusunu tanımadan Tevfik
İleri ve benzerlerini anlayamayız.
Düşünüyorum da; Tevfik İleri Bey’e yakın olma şansım olsaydı, onun yaşantısını
yakınından inceleseydim neler görürdüm, neler öğrenirdim diye bu açıdan bakarak
Tevfik İleri’yi anlatmaya çalışacağım:
Tabii ki aile mensubu olan muhterem hanımefendileri Vasfiye annemizden ve
değerli evlatları Cahide ve Ayşe hanımefendilerden, aziz dostum Cahit
beyefendiden eksiklerimi, noksanlarımı; olursa yanlışlarımı bağışlamalarını
rica ederim.
Değerli dinleyenlerim, Aziz dostlarım;
Büyük ruhlar, üstün karakterli insanlar aşağı yukarı aynı kaderi
paylaşmışlardır. Onlar, hizmetin ve aşkın yolunda yürürken, çile ve zulüm da
onların peşini bırakmamıştır. Ama hepsi yüce değerler uğruna fani alemi ve
tarihi süsleyip geçmişlerdir.
İYİ BİR MÜMİN
Tevfik İleri her şeyden önce kulluk idrakine varmış bir mümindi.
Toprağa çıplak ayakla basan her çocuk gibi, Tevfik İleri de mayasını doğduğu
yöreden almıştır.
Yaradana inanmış bir kucağa doğdu. Anasının ak sütü ile beslendi.
İlk duyduğu ses kulağına okunan Ezan-ı Muhammedi’ye; ilk gördüğü ışık Anadolu
gelininin nurlu yüzü; ilk koku babası Celal Hoca’nın dualı besmeleli ağzından
çıkan nefesinin kokusu... Müslüman Türk yuvasında ilahi ninnilerle büyütülen
bebek Tevfik İleri’nin Hemşin’in yeşili ile kucaklaşması tabiidir. Çocukluğunda
toprağın rengini, gökyüzünün mavisini, güneşin aydınlığını, gecenin
karanlığını, yıldızlı semayı; Yaradanın insanlığa bahşettiği büyük kitabı; yani
tabiatı ve kainatı Hemşin atmosferinde tanımış oldu. Kuşu, kediyi, köpeği,
yağmuru, rüzgarı oyunlarına arkadaş yaptı. Yaradanı hatırlatan her şeyi;
nedeni, niçini, sorgulamaya küçük yaşta başladı. Yeşil bir menekşe dalında 8
rengi burada gördü. Bu manzaralar çoğumuzu ilgilendirmez. Bakar geçeriz. Ama
büyük ruhlar meraklıdır, tefekkür ederler. Bana göre Tevfik İleri tefekkür
edebilen büyük ruh sahiplerinden birisiydi. Hayat hikayesini iyi anlayanlar bu
sezgiye varabilirler. Çünkü :
Daha ilkokul yıllarında ilmin temeli sayılan matematiğe ilgisi tutkunluk
derecesindedir. Meraktan öte aşk derecesindedir. Nedeni, niçini sorgulamak onun
yaradılışında var. İlkokulda, riyaziyede sınıf birincisi olduğunu belirtiyor,
hatta “bu yolda yürüseydim büyük bir riyaziyeci olabilirdim” diyor. Bu hususta
hoş bir anısını anlatıyor: “Mühendis mektebinde okurken mektepler Perşembe
günleri öğleden sonra tatil olurdu. Tabii ben eve yaya dönerdim. Riyaziye beni
o kadar sarmıştı ki, kafamın içinde daima halline uğraştığım bir mesele
bulunurdu. Mesela Galata Köprüsü’nden geçerken zengin insanları lüks içinde
görür, haset ve kıskançlık duyacak yerde kendi kendime, ‘Onların her şeyleri
var ama, kafalarının içinde bir riyaziye meseleleri yok’ diye acırdım.”
Olgun bir kişilikle kendinde olanın da olmayanın da bilincinde olduğunu
görüyoruz. İnsanı insan yapan değerleri daha o yaşta keşfetmiştir; fukaralığı
da biliyor, onu yenmek için işportacılık yapmayı da. İşte bu bilgilerden
hareketle Tevfik İleri’nin büyük kitabı okumaya başladığını söyleyebiliriz.
Demek ki kainatı, dünyayı ; tabiatta olup bitenleri inceleme, düşünme, tefekkür
etme melekesini geliştirmiş ve Yaradana iman ederek ‘kulluk idraki’ne sahip
Müslüman kimliğini kazanmış olduğunu anlıyoruz. Bana göre Tevfik İleri’nin üst
kimliği kulluk idrakine sahip mümin olmasıdır. Bu dengeyi bulan insan huzuru
yakalamıştır. Neyin nereden geldiğini, nereye gideceğini bilir...
Kulluk idrakine sahip olan neye sahip olmaz ki….
SORUMLULUK BİLİNCİ
Önce sorumluluk bilinci kazanıyor, bu bilinçle hayatın sırrını çözüyor. Kendine
ve çevresine faydalı olmak için nefsini hizmetlere odaklıyor. Çalışma ve görev
aşkı, coşku derecesine varıyor. ‘Nemalazımcı’ olamıyor, cesur oluyor. Doğruluk
ve dürüstlük ömrünün sonuna kadar hayatına renk veriyor, fedakarlığı seviyor,
vatan ve millet sevdası ile yanıp tutuşuyor, tevekkül ve Hakk’a teslimiyetle
huzura varıyor. Bu bilinçle hayatın sırrına eriyor.
Şimdi bu karakteri daha iyi anlatabilmek için hayatının içinden bazı olayları
alarak değerlendirmeye çalışalım.
Mühendis mektebindeki ilk yıllarında öğrenciler yemek boykotu yapıyorlar. Okul
idaresi boykota katılan 7 öğrenciyi okuldan uzaklaştırıyor. Bu masum boykota
verilen haşin cezayı kabul edemiyor. Adalet duygusu inciniyor.
Bu olay karşısında Tevfik İleri’nin tepkisi şöyledir:
“Bağrımızdan koparılırcasına ve haksız yere çekilip alınan bu arkadaşlarımızın
acısı ve bu vesile ile bize karşı yapılan çok haksız muameleler bende
haksızlıklarla mücadele etme hissini ve şuurunu yarattı. 18 yaşında idim ve o
zamanlarda anladım ki, hayat sadece bir riyaziye çözmek için değildir ve insan
olarak yapılacak daha birçok işlerimiz vardır.”
O güne kadar hayatın bütün zevkini riyaziye formüllerinde bulan genç Tevfik
İleri; başkaları için de olsa hakkı ve haklıyı savunmaya; haksıza, zalime karşı
olmaya başlıyor.
Akif merhumun dediği gibi;
“Hakk’ı bir zalime ihtar o ne şahane cihat”
Tevfik İleri 18 yaşında bu cihada başlıyor. Ömrü boyunca;
Zulmu alkışlamıyor zalimi sevmiyor
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövmüyor
Kanayan bir yara gördü mü yüreği yanıyor
Adam aldırma da geç git diyemiyor
Çiğniyor, çiğneniyor Hakk’ı tutup kaldırıyor.
LİDER KİŞİLİK – MÜKEMMEL HİTABET
Üniversite gençliği 1932 yılında Yerli Mallar Mitingi yapmaya karar veriyor. O
mitingde Mühendis Mektebi adına Tevfik İleri’nin konuşma yapması isteniyor.
Topluluğa hitap ettiği ilk olay budur. Oradaki heyecanını şu şekilde anlatıyor:
“ O gün neler söylediğimi tamamı ile hatırlayamıyorum. Fakat bu memleketin bir
köyünde doğmuş, fakr-ü zaruret içinde büyümüş, yüreğinde her hissin üstünde
milli hisleri taşıyan genç bir insanın her türlü riyadan, gösterişten,
edebiyattan âri lisanı ile ve Tanrı’nın lütfettiği bir kolaylık ve heyecanla
konuştum. Bir an geldi ki; her cümlem devamlı surette alkışlarla kesildi,
kulağımda o günkü alkış seslerinin akislerini hala taşıyorum. Ve ben, işte o
gün, Türk gençliğinin ‘Tevfik Ağabeyisi’ oldum.”
Bu hitabet gücü, ömrünün sonuna kadar kitleleri kendine hayran bırakmıştır.
Tevfik İleri, bu olaydan sonra toplum için büyük hizmetler üstlenmeye
başlamıştır. Bazen Akif gibi, bazen Namık Kemal coşkusu ile haksızların üzerine
atılır. Bir iki örnek vermek gerekirse;
M.T.T.B.’nin tarihinde Gençlik hareketleri içinde bayraklaşan iki olay vardır.
Vagon-li ve Razgrat olayları. Bu iki olayın kahramanı da M.T.T.B.’nin unutulmaz
başkanı Tevfik İleri’dir. M.T.T.B. denilince ilk akla gelen isim de O’dur.
M.T.T.B. 1916 yılında kurulmuştur. İmparatorluğun son yılları Türkiye
Cumhuriyetinin kuruluş yılları; harp yılları, gençliğin canını ve sesini
meydanlarda dökeceği yıllar...
Üzülerek söyleyeyim ki o döneme ait elimizde fazla bir bilgi yok….
M.T.T.B. varlığını ve etkinliğini ilk defa Tevfik İleri döneminde kabul
ettirmiştir. İstiklal marşı söylenirken ayağa kalkarak saygı duruşunda bulunma
adeti onun zamanında başlatılmıştır.
O yıllarda Tevfik İleri diyor ki:
“Gençlik; iman, heyecan, mücadele ve kahramanlık çağıdır. Gençliğe mutlaka o
hislerini tatmin edecek bir istikamet verilmelidir. Eğer gençlik başıboş
bırakılırsa O, politika madrabazlarının ve satılmışların eline düşebilir. İşte
bizim hareketlerimiz gençliğe en ulvi, en mukaddes heyecan yolunu
göstermektedir.”
27 Mayıs öncesi ve sonrası; gençlik olaylarını hatırlayanlar bu sözlerin
kehanet derecesinde olduğunu kabul ederler.
M.T.T.B. tarihinde unutulmayan Vagon-li olayı şudur:
O tarihlerde D.D.Y. yataklı vagonlarını Fransız şirketi Vagon-li işletirdi. Bu
şirkette çalışan bir Türk memuru telefonda muhatabı ile Türkçe konuşurken
Fransız müdürün hakaretine maruz kalır.
“Burası Fransız şirketi sen hangi dille uluyorsun. Burada konuşmalar Fransızca
yapılır” der.
Bu küstahlık duyulur. Tevfik İleri, Adnan Ötügen ve arkadaşlarının içinde
bulundukları gençlik hareketi ile sözde medeni Avrupalıya gereken cevabı
verirler.
İkinci olay: Bulgaristan’ın Razgrat şehrinde Bulgar gençliği, Müslüman Türk
mezarlıklarını tahrip ederler. Bu yaralayıcı olay milletimizi galeyana getirir.
Tevfik İleri ve arkadaşları ise, İstanbul’daki Bulgar mezarlığına çiçek ve
çelenk koyarak, mezar taşından öc almak isteyen barbarlara cevap vermek
isterler. Şehrin Valisi aynı zamanda C.H.P. Başkanı Cevdet Kerim, bu harekete
izin vermez. Buna rağmen Tevfik İleri ve arkadaşları polis barikatını aşarak Bulgar
mezarlığına çiçek ve çelenklerini koyarlar. Bu asil ve vakur hareket dünyaya
örnek olurken; o günün valisi ve emniyet müdürü tarafından cezalandırılır.
Tevfik İleri ve arkadaşları emniyete götürülür nezarete atılırlar.
Yıl 1930, Atatürk haber alır ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü’yü çağırır,
sorar.
- “Koca siyasi, bak Bulgaristan’da Türk mezarlığı sökülmüş, bizim gençlik buna
karşı bir numayış yapmış ve bir kısmı şimdi nezaretteymiş. Sen bu hadiseler
hakkında ne düşünürsün?” demiş.
Türk devletinin Hariciye vekilinin cevabı ibret vericidir.
- “Paşam, vatanseverlik kolay değildir. Bu gençleri mahkum edelim.
Vatanseverlikten dolayı onları böylece mükafatlandırmış oluruz. Bulgar
dostlarımıza da ‘biz sizinle o kadar dostuz ki bu uğurda kendi gençlerimizi mahkum
ettik’, deriz ve böylece meseleyi iki cephesiyle halletmiş oluruz .”
- Atatürk’ün cevabı ise; “Koca siyasetçi, sen bu kadar anlarsın. Senin dediğin
gibi yaparsak, arkamızda olan gençliği karşımızda buluruz. ”
Gerçek şu ki; milletimizi, gençliğimizi yaralayan ne Bulgar ne Yunan ne de
Moskof düşmanlığıdır. Bizi yaralayan, bizi düşündüren şey; öteden beri milletin
mevkilerini kullanarak, milletin ekmeği ile yaşayarak bu aziz millete ihanet
edenlerdir. Tevfik İleri ve onun gibi olanların zorluğu buradadır.
Tevfik İleri bu engellerden yılmadı. İnandığını cesaretle savundu. Çevresine ve
topluma lider duruşu ile örnek oldu.
BÜYÜK İDEALİST
Tevfik İleri milletimizin yetiştirdiği büyük idealistlerdendir.
Mühendis olup bir an önce Anadolu’ya gitmek için gün sayarken, hocaları Tevfik
İleri’nin Üniversite’de kalmasını istiyorlar. Tevfik Bey, ailesini geçindirmek
için çalışmak zorunda olduğunu bahane ediyor. Asıl maksadı; bir an önce Anadolu
köylüsü ile kucaklaşmaktır. Okul müdür yardımcısı Sırrı Bey;
“Tevfik, anlaşılıyor ki sen nereye gitsen rahat durmayacaksın, cemiyet
işleriyle uğraşacaksın, mücadele edeceksin. Biz arkadaşlarla konuştuk; senin
bir de hukuk tahsili yapmanı istiyoruz. Tayinini Ankara’ya yaptıralım; hem
maaşınla ailene bakmış olursun, hem de hukuk tahsil etme imkanını bulursun.
Matematik ve hukuk bilgileri ile çok daha önemli hizmetler yapabilirsin.”
Bu teklif üzerine düşünüyor ki: “Eğer bir de hukuk tahsili yaparsam, beni
derhal Ankara’da vekalete alırlar. Halbuki idealim Anadolu’da hizmet etmek,
vatanı bütün çıplaklığı ile görmek, tanımak tetkik etmektir. Böyle bir teklifi
kabul edersem, idealimi gerçekleştiremeyeceğim.”
O nedenle hocalarına tekrar gözükmeden Erzurum’a gider.
O yıllarda arkadaşı Necdet’e yazdığı mektupta diyor ki:
“İşte Necdet; ben bu milletin, bu çok sevdiğim milletin esas kısmını teşkil
eden köylüyü görmek, dertlerini aramak, onların çaresini bulmak ve nihayet
onlar için haykırabildiğim kadar haykırmak istiyorum... Ve eğer Necdet,
milletime faydalı olacağımı, daha faydalı olacağımı ümit edersem, daha büyük
bir selahiyetle çalışmak için, mesela mebus olmaya da çalışacağım. Her ne
vaziyette olursam olayım, milletime yararlı olabilmeliyim. Onun için herhangi
bir vazife başında olursam muhakkak kendi zevkim ve keyfim için vazife başına
gelmiş olmayacağım.”
Bu ideal ve bu aşk; millet ve devlet sevdası, son nefesine kadar artarak devam
etmiştir.
Erzurum’da Karayollarında mühendis iken okullarda fahri öğretmenlik yaptı.
Eğitimin, bilginin önemine inandı. Gittiği her yerde bu önceliği dile getirdi.
Sözün burasında Tevfik İleri ile 28 yıl hayatını paylaşan Vasfiye annemizin bir
hatırasını anlatalım;
“İlk görev yerimiz olan Erzurum’da bir pazar günü keşif için gittiği bir
fabrikada, kendisine teklif edilen ücreti (ihtiyacı olduğu halde) kabul etmemiştir.
Tayinler, nakiller sırasında devletin verdiği ve hakkı olan harcırahları da
almamıştır. İlk memuriyetinde başlattığı bu prensibi hayatının sonuna kadar
devam ettirdi.
Yine Erzurum’da çalıştığı sırada Elazığ’a babamı ziyarete gitmiştik. Yıl 1939.
O günlerde Çanakkale’nin Türk Ordusu hakimiyeti altına girişinin yıl dönümü
münasebeti ile Halkevi meydanında bir kutlama tertip edilmişti. Tevfik’in de bu
toplantıda bir konuşma yapması istenmişti. Ondan önce konuşanlar, Çanakkale’nin
Türk Ordusu hakimiyetine terk edilmesine izin veren İngiliz, Fransız ve diğer
İtilaf Devletleri başkanlarına minnettar olduklarını söylediler.
Tevfik sırasını beklemeden heyecanla balkona çıktı ve ellerini balkonun
demirlerine dayayarak gür bir sesle, “Muhterem Elazığlılar, benden evvel
konuşanlar bu günün muvaffakiyetini İngiliz, Fransız hükümetlerinin lütuf ve
müsaadelerine borçlu olduğumuzu ve o hükumetlere müteşekkir olduklarını
söylediler” dedi. Sesini daha da yükselterek devam etti;
“Arkadaşlar, inanmayın bunlara. Biz bu mesut günü mübarek Türk şehitlerine ve
onların düşman kanına bulanmış süngülerine borçluyuz. Bunun aksini söylemekle,
bu uğurda canlarını veren, evlatlarımız, kardeşlerimiz olan mübarek
şehitlerimize ihanet ediyorlar.”
Bugün, eli kanlı Asala ve Taşnak hainlerinden özür dileme kampanyasını açanlar,
dünkü gafletin, hatta ihanetin devamı gibi gözükmüyor mu?
Vasfiye Anne devamla diyor ki;
“ Erzurum’dan sonra gittiğimiz Çanakkale’de de şehitleri anma ve ziyaret günü
tertip etti. Halkın iştiraki ile yapılan ilk anma oldu bu. Yine orada Namık
Kemal’i anma gününde konuşurken, daha önce Behçet Kemal’in bir konuşmasındaki
(Atatürk’ü kastederek) “Yaşayan Kemal varken ölmüş Kemal’den niye bahsedelim?
sözlerine cevap olarak şöyle dedi: “Ölmüş büyüklerimize saygı göstermez ve
unutursak, şimdi hayatta olanlar da aynı akıbete maruz kalırlar.”
BÜYÜK DEVLET ADAMI VE SİYASET ANLAYIŞI
Siyaset etkili hizmet etme sanatıdır. “Yiğit bin yaşar, fırsat bir düşer” sözü
siyasetin içeriğinde vardır. Siyasette öyle hizmet etme imkanları doğar ki; bin
insanın yapamayacağını, bin insan hayatına değen hizmeti bir kişinin yapması
mümkün olur. Tevfik İleri siyaseti iyi algılayan ve doğru okuyanlardandır.
Siyasetin Peygamber mesleği olduğunu bilenlerdendir.
Yozlaşmış, Ali’nin külahını Veli’ye takarak servet ve şöhret için siyaseti alet
edenlerden nefret eder.
Merhum Tevfik İleri Bey’in poitikaya girişini değerli evladı aziz dostum Cahit
İleri bey’in bir konuşmasından alıntılar yaparak anlatmaya çalışayım;
“Annemin aktardığına göre D.P.’ den milletvekili olma teklifi geldiğinde babam:
“Allah’ım eğer siyasete girmekte şahsımıza bir şey varsa, nasip etme. Eğer
hizmet edeceksek bize nasip et” diye dua etmiş. Babam da aynı günlerden şu
hatırayı naklediyor: “Ben, bakmakla mükellef olduğum çoluk çocuğa sahip bir
insan olarak birçok tehlikeleri mevcut olan bu mücadeleye atılırken en büyük
kuvvet kaynağımı eşimde buldum. O bana yalnız şunu sordu: “Bizi Türkiye’den
çıkarırlar mı? Bu olmadıkça bizi düşünme ve hiçbir şeyden çekinme.”
“1950 Mayısından 27 Mayıs 1960 darbesine kadar geçen 10 yılda babam D.P.’nin en
önde gelen isimlerinden biri oldu. Milli Eğitim Bakanlığı, Bayındırlık
Bakanlığı, Meclis Reis Vekilliği ve Demokrat Parti Genel İdare Kurulu
üyeliklerinde bulundu. Bu alanlarda memleketin maddi ve manevi kalkınmasına
doğrudan ve dolaylı hizmet etmek imkanına kavuştu.”
Sözün burasında Vasfiye annemizin hatıralarına tekrar müraacat edelim;
“Samsun’da Bölge müdürü olduğu sırada 7 vilayetten sorumluydu. Gittiği yerlere
beni de götürüyordu. Yolda gördüğümüz perişan manzaralar, insanların vergi
borçlarını ödemek için yaz kış yalınayak, yarıçıplak yol inşaatlarında
çalışmaları beni fazlasıyla üzüyordu. Bu yüzden Demokrat Parti saflarında
siyasete girmeye karar verince onu yürekten destekledim. “Eğer bu insanları bu
sefaletten kurtarabilecekseniz, ben de kendi payıma düşen her türlü fedakarlığa
hazırım. Sen kendini tamamen hür hisset, bizi düşünmeden hareket et. Seninle
çok mutlu bir 17 sene geçirdim. Bundan sonra bütün zamanını memlekete hizmette
kullanabilmek için bizi yok farzet, rahat ol” dedim.”
“Yine Samsun’da kandil gecesi radyo dinliyorduk. Tevfik’e “Acaba bir gün
radyodan o günün kandil olduğunun söylendiğini duyabilecek miyiz?” diye sordum.
Kur’an-ı Kerim veya mevlüt okunması zaten söz konusu değildi.
Allah’ıma şükrediyorum ki, Tevfik ve mensubu olduğu D.P. köylüyü o sefaletten
kurtardı ve radyoda kandillerde ve ramazanlarda özel programlar başladı.”
Tevfik İleri, siyaset meydanında bir yıldız gibi şavkıdı. Milletin sevgisini
kazandı. O, milletini; milleti de onu çok sevdi. Bir konuşmasında;
“Milletin sevgisini alamayan, göremeyen, anlayamayan mebuslara çok acırım” ,
“Bu sevgiye ihanet etmek çok korkunçtur, buna kaniim ki; bu muzdarip ve mübarek
millete hizmet edebilmek ibadetlerin en kutsi olanıdır. Benim için suçların en
büyüğü, milletine ihanet etme suçudur.” demiştir.
Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay “Onun kadar kafası fikir ve proje dolu, icracı
devlet adamı yakın dönemlerde görülmedi” demiştir.
EĞİTİMCİ TEVFİK İLERİ
Tevfik İleri bey 10 yıllık D.P. iktidarı döneminde 3 defa Milli Eğitim
Bakanlığı makamına getirilmiştir. Zor işler, yürek isteyen çözümler, onun
zamanında cesaretle yapılmıştır. Bu zor işlerin ne olduğunu anlayabilmek için
1950 öncesi durumu kısaca ifade etmek lazımdır. I. ve II. dünya harbinin
hedefinde olan Türkiye, harabeye çevrilmiştir. Harp tufanı yalnız maddi enkaz
değil sosyal ve siyasal yıkıma da sebep olmuştur. Moral değerleri bakımından
toplumu perişan etmiştir. Bu yıkımın sahibi Avrupalı, askeri gücünü çekmiş olsa
da, içimizdeki ajanları ve dışarıdan yaptıkları baskı ile kimliğimizi elimizden
almak istemişlerdir. Eğitimi materyalist bir zemin üzerinde Yunan klasiklerini
okutarak, sözde hümanite ile bizi avutmaya ve oyalamaya çalışmışlardır.
Bu devrede din, “afyon” diye nitelendirilmiştir. Devlet, din eğitimine sırtını
çevirmiştir. 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılmıştır. 1924
yılında 22 İmam Hatip okulu vardı, 1930 yılına kadar bu okullar tedricen
kapatılmıştır. 1933 yılında İlahiyat Fakültesinin de kapatılmasıyla Türk
çocuklarına ve Türk toplumuna dinini öğretecek hiçbir okul kalmamıştır. 1930
ile 1949 yılı arasında geçen 19 yıl ülkemizde dini eğitim yoktur.Yüce dinimiz
üfürükçülerin ve din sömürücülerinin eline geçmiştir. Rahmetli Tahsin
Banguoğlu, 1983’te Boğaziçi Dergisi’nde o yılları anlatırken; “cenaze yıkayacak
hocanın dahi kalmadığını” ifade etmiştir.
Ben de çocukluğumda mahalle hocalarının Kur’an öğretmelerinin yasaklandığını ve
camilerimizin kapatıldığına şahit olmuşumdur.
İşte böyle bir ortamda D.P. iktidara gelmiş ve Tevfik İleri bey Milli Eğitim
Bakanı olmuştur. Yıldırımların başına yağacağını bile bile eğitimde moral
değerlerinin vazgeçilmezliğine inandığı için ilk iş olarak din derslerini okul
müfredatlarına almıştır, din eğitimi için hayatını ortaya koymuştur.
“ Bizim için yol, köprü, mektep yapmak nasıl sırf bu millete hizmet için
yapılan işlerse, din bilgisini Müslüman Türk çocuklarına en müsbet şekilde
mekteplerimizde vermek de tamamiyle politikadan uzak bir millet hizmetidir.
Yine bu endişe ile bu milletin münevver Müslüman din adamlarına ihtiyacını
karşılamak için İmam Hatip okullarını yeniden açmaya başladık. Bu mekteplerde
bir Müslüman din adamı için dini bilgilerle beraber fizik; kimya, matematik ve
yabancı dile kadar bütün bilgiler verilmektedir. İşte bu şekilde yetişen
münevver din adamlarımız, halkın karşısına geçtiği vakit, radyo dinlemek
günahtır, demeyecektir. Çünkü asıl bu şekilde söylemek dinimize mugayirdir ve
günahtır. Çünkü bizim dinimiz, ‘beşikten mezara kadar ilmi arayınız’ diyen bir
dindir. Müslüman Türk çocuğuna hakiki din bilgisini okullarımızda vermek ne
kadar vazifemizse, din bilgisi diye ruhsatsız olarak batıl birtakım itikadlar
edinenlerden korumak da o kadar vazifemizdir.”
“Milletin arzusuna rağmen hükmetmek niyetinde değiliz. Çocuklarına din dersi
verdirmek istemeyen vatandaşlara hudutsuz serbesti verdik. Hiç karışmıyoruz. Ne
devam mecburiyeti, ne okuma ve ne de not alma mecburiyeti vardır. Vicdan
hürriyetine bundan fazla hürmet olur mu?”
Cumhuriyet tarihimizin Milli Eğitim serüveni böyle gelişti. Şimdilerde Milli
Eğitim şuralarının toplandığını biliyoruz, fakat 1950 – 1951 yıllarında Tevfik
İleri beyin teşviki ile toplanan Ahlak Terbiyesi Kongresi gibi bir çalışmanın
olduğuna rastlayamadım. Tevfik İleri bey söz konusu ahlak kongrelerinde millet
hayatı ile ilgili çok önemli mesajlar veriyor. ‘Bir milletin ayakta kalabilmesi
için ve geleceğe hükümran olabilmesi için moral değerlerinin önemi’ne işaret
ediyor, özellikle ahlak terbiyesini vurguluyor.
1. Ahlak terbiyesi kongresi 14.05.1951 tarihinde yapılıyor. Bu toplantıda Milli
Eğitim Bakanı olarak yaptığı konuşmada diyor ki;
“Hükümet programımızın Mili Eğitim kısmında, gençliğimizin yetiştirilmesinde
manevi değerlere gerektiği kadar büyük bir yer verileceği kaydedilmiştir. Bu
manevi kıymetlerin en büyük bir bölümü şüphesiz ahlaki kıymetlerdir.
Çocuklarımızın ahlak terbiyesine, yalnız okul çerçevesinde ele alınacak bir
mesele olarak bakamayız, bugün ahlak terbiyesi meselesinin en bariz
karakterlerinden biri onu cemiyet hayatı içinde mütalaa etme zaruretidir.
Ferdin bütün hayatı gibi, ahlakı da cemiyet hayatına sıkı sıkıya bağlıdır.
Bu itibarla bir milletin hayatiyeti; yaşamak kudreti, bu hayatiyeti teşkil eden
kıymetlerin yok edilmesine karşı göstereceği reaksiyonla ölçülmelidir.
Okul bir teknik atölye, bir fabrika olamaz. Okul, yetiştiricilik fonksiyonu
olan bir terbiye müessesi ve bir ideal ocağıdır; okul, çocuğu cemiyetin müsbet
hayatına hazırlayan bir terbiye istasyonudur. Bu terbiyeyi yalnız okulda değil,
her yerde yaşaması lazımdır.
Kişi ne kadar ahlaklı olmak isterse istesin, devlet bu imkanı sağlamazsa,
tehlikelerden kendisini koruyamaz. Şu halde ahlak meselesinin bir cemiyet ve
millet hayatı içinde ele alınması lazımdır. Bunun hukuk dilinde ifadesi;
adaletin tam ve mutlak hakimiyetidir.”
Einstein “ilimsiz din topal, dinsiz ilim kördür” der. UNESCO da, ‘iyi insan’ı;
“Tanrısı ile, kendisi ile, ailesi ile, toplumu ile ve dış dünya ile uyum içinde
olan kimse” olarak tarif ediyor. Tevfik bey ilave ediyor, “ahlaki harekette bir
mana ve gaye vardır. Bu manayı bulmak için fani varlığını aşıp bir ebedi
varlıkla anlaşması, onun ebedi nizam ve ahengi içinde birleşmesi lazımdır.”
Merhum Tevfik İleri bey burada Mevlana gibi bir mertebe ifade ediyor.
Tevfik İleri bey çok cesurdur, hak bildiği yolda gözünü budaktan
esirgememiştir. Türk Maarifine din eğitimini getiren O’dur. Bu yoldaki
zorlukları cesaretiyle aşmıştır. Bir konuşmasında der ki: “hiç korkak insan
ahlaklı olur mu? Çocuklarımıza vereceğimiz terbiyenin milli bir terbiye
olmasında hiçbir pazarlığa niyetimiz yoktur.”
Çocuklarımıza din eğitiminin gerekli olduğuna ne kadar inanmışsa temiz Türkçe
ile eğitilmesine de o kadar inanmıştır. “Dil, bir milletin milli birliğini
kuracak veya yaşatacak olan büyük kuvvettir.” diyor.
Konuşmamın sonunu 27 Mayıs 1960 darbesinin acı hatıralarıyla bitireyim;
yukarıda ifade ettiğim gibi 27 Mayıs darbesi Cumhuriyet tarihimizin en talihsiz
olayıdır. Devletimizin ve milletimizin geleceğine ambargo koymuştur. Eğer 27
Mayıs darbesi yapılmamış olsaydı 1950 lilerde Japonya ile başlayan ekonomik ve
medeniyet yarışında belki de atbaşı önde devam ediyor olacaktık. Bu konuyu üç
beş cümle ile anlatmak mümkün değildir. Şu kadarını söyleyeyim ki 27 Mayıs
olayını içerdeki ve dışardaki boyutlarıyla milletimize iyi anlatamadığımız
sürece milletimizin bağrına sokulmuş olan hançeri çıkaramamış oluruz. Bunun
için 27 Mayıs darbesini anlatan romanlara, senaryolara sinema belgesellerine
ihtiyaç vardır. Bu hizmetin bir an önce yerine getirilmesi milletin hayrına
olacaktır. Bu konuyu burada noktalayarak Tevfik İleri bey’in ve ailesinin maruz
kaldığı acı olayları hatırlayalım.
27 Mayıs günü sabahı darbeci güçler D.P. milletvekillerini ve bakanlarını
Ankara Harp okulu binasında esir alırlar. D.P. bakanlarından Samet Ağaoğlu’nun
naklettiğine göre; darbecilerin Harbiye’ye topladıkları D.P.li Bakan ve
Milletvekillerinin, tamamının imha edileceği, toplu olarak havaya uçurulacağı
şayıası yayılır. Herkes can derdine düşer, panik hali devam ederken derin bir
uyku sesi işitilir. Uyuyan kimsenin yanına varıldığında, uyuyanın Tevfik İleri
olduğu anlaşılır. Arkadaşları Tevfik beyi uyandırırlar, ona böyle bir ortamda
nasıl uyuyabildiğini sorarlar. Tevfik bey’in cevabı muhteşemdir;
“Ben, der, 10 yıldan beri milletin derdiyle dertlendiğim için rahat bir uyku
uyuyamamıştım. Şimdi milletin emanetini üzerimden aldılar. İlk defa rahat
uyuyabiliyorum. Kaderde ne yazılmışsa o olur!” der ve uykusuna devam eder.
Bir başka olay da merhum Atıf Benderlioğlu’ndan nakildir;
“Harp okulunda Tevfik İleri ikindi namazını kılmaktadır. Bir yarbay veya
binbaşı gelir, manevra kıyafetli. ‘Tevfik İleri nerede?’ der. ‘Tevfik beyefendi
namaz kılıyor’ derler. Tevfik Beyi tekmelemeye başlar, tekmeyi yer secdeye
gider, tekmeyi yer rükûa devam eder, tekmeyi yer selamını verir, tekmeyi yer
duasını tamamlar. Subay ise çılgına dönmüştür. “Be adam seni öldüreceğim, bir
şey söyle” diye bağırır. Tevfik Bey ağır ağır başını çevirir; “Asıl bela,
belayı gönderenden gafil olmaktır” der.
Bu manzara Yahya Kemal’in bir mısrasını hatırlatır:
Bir arslan esniyor gibi engin vakar ise
Rind’in belaya karşı kayıtsızlığındandır.
Tevfik İleri bey’in hayatı boyunca önünden altın ırmaklar akıp geçti. Harama
bir defa olsun dönüp bakmadı.
Yine Yassıada’dan başka bir olay;
Önceden Yassıada mahkemeleri Tevfik İleri ve arkadaşlarını
devlet malına el uzatmakla suçlamıştı, aylarca yapılan araştırmalar sonunda bu
iddia boşa çıktı, hiç bir mal varlığına rastlanamadı. Tevfik İleri ve
arkadaşlarının idama mahkum edilmeleri ise; ‘anayasayı ihlal’ suçlamasına göre
verilmiştir. İşte bu gerekçe ile mahkum oldukları tebliğ edilince, Tevfik İleri
bey hemen namaza duruyor. Oda arkadaşlarından hukukçu İzzet Akçal, mühendis
olduğu için Tevfik’in bu maddenin ne manaya geldiğini anlamadığını zannediyor
ve bu namazın manasını soruyor. O da; “Zalim değil mazlum olduğumuz için şükür
namazı kıldım” diyor.
Yassıada’da, devletine 10 yıl hizmet etmiş devlet adamlarından, yedikleri
yemeğin parasını almışlardır. Tevfik İleri bey yemek masrafını 15 yaşındaki
oğlu Cahit’in ve 18 yaşındaki kızı Ayşe’nin çalışarak gönderdikleri paralarla
ödemiştir.
Bu gün ise devlet, İmralı’da tutuklu bir bölücüyü beş yıldızlı bir konforla
yaşatıyor. Allah milletimizi korusun, adaleti ile değil, merhameti ile
bağışlasın.
10 yıl devletine gece gündüz bakanlık seviyesinde hizmet etmiş büyük bir devlet
adamını anlatmaya çalıştım. Eksiğimin, noksanımın çok olduğunu biliyorum,
zamana bu kadarını sıkıştırabildim. O büyük ruhtan Allah için biz razıyız, O’nun
da bizden razı olmasını dilerim.
RASİM CİNİSLİ