12 Temmuz 2013 Cuma

BEKİR ÖZTÜRK'ÜN YENİ KİTABI: "ÇAPULCU"

Bekir Öztürk’ün son kitabı “ÇAPULCU” çıktı
Yazar Bekir ÖZTÜRK
“Polis Darbesi” kitabıyla AKP Hükümetinin ülkeyi nereye götürmek istediği konusunda önemli tespitler yapan Bekir Öztürk; “Bu iddiaları bu gün abartılı bulabilirsiniz ancak bu kitabı okuduğunuz günden itibaren karşılaştığınız ve polisin taraf olduğu her olayda aklınıza bu kitap gelecek, her seferinde ‘Polis Darbesi kitabı gerçekleri yansıtıyormuş’ diyeceksiniz.” diyerek adeta polisin son bir ay içinde uyguladığı vahşeti işaret ediyordu.
Bekir Öztürk, Polis fetişizminin ortaya çıkardığı sonucu ise Togan Yayınevinden çıkan “ÇAPULCU” isimli kitabında ayrıntılarıyla anlatıyor.
Başta AKP’nin iktidar olmasında ve bu güne kadar iktidarda kalmasında etkili olan “Liberal Aydın” lar olmak üzere çok sayıda AKP destekçisinin milyonlarca eylemciye “Çapulcu” diyen Tayyip Erdoğan’a karşı yaptıkları eleştirilere de kitabında yer vermiş.
Kitabın arka kapağında yandaş ve muhalif kanadın önemli yazarlarının değerlendirmelerine yer verilmiş.
İşte Kitabın arka kapağındaki görüşler;
Emin Çölaşan; Son olaylar sadece Tayyip’in karizmasını çizmekle kalmadı, ülkemizi yurtdışında da rezil etti. Aslında hiçbir şey bilmiyor, nutuklarını eline danışmanları tarafından tutuşturulan notlardan okuyor. Pot kırıyor, gaf yapıyor, vecizeler yumurtluyor… Sonra başkaları onun kırdığı potları tamir etmek için açıklamalar yapıyor.
Bekir Coşkun; On senedir anlatamadık; diktadan, faşizmden, yıkımdan, kinden, nefretten, intikamdan demokrasi çıkmaz…Demokrasi, çağdaş insanların rejimidir…Ve dünya gördü…
Bundan “Başbakan” olmaz…
Yılmaz Özdil; Milyonlarca tweet atsınlar, bizim tek bir besmelemiz oyunları bozar. Biz ellerimizi semaya açıp duamızda, Arafat’ta, vakfemizde, namazda direniriz. Onlar camilerimizde içki içsinler, bu milletin ya Allah, ya fettah demesi bütün hesapları altüst eder. Onlar yaksınlar yıksınlar yağmalasınlar, bizim tek bir la havlemiz tuzağı bozar (….) Bırak milli iradeyi, demokrasiyi… Vatikan’daki Papa seçimlerinde bile din bu kadar kürsüye taşınmaz.
Şükrü Alnıaçık; Başbakan Erdoğan, 11 yıldır partisinin parlamento üstünlüğünü kullanarak bütün meşru kamu yönetimi mekanizmalarını, sol- liberal, ve diğer rejim karşıtı güçlerin desteği ile kontrol altına aldı.
Cengiz Çandar; Bu satırların yazarı, Ak Parti’yi iktidara getiren ‘geniş koalisyonun muhtemelen sonsuza dek sona ermiş olabileceği’ hükmünü veriyor.
Hasan Cemal; Gezi gözaltıları’ hızlanıyor, ‘Duran Adamlar’ içeri alınıp sorgulanıyor. Anlaşılan o ki, bir cadı avı start almış durumda, yazık.
Ahmet Altan; Başbakan’ın tek adam olmasından kendine siyasi ikbal devşirme hayalleri olanlar var ama bütün AKP’liler öyle değil, Erdoğan’ın tek adamlığı için bütün ülkeyi yakmayı göze alacak mısınız?
Dücane Cündioğlu; Taksim Parkı İstanbul’un gamzesidir, üzerine beton dökülmemeli, bilakis kışla + Avm ihtirasına gem vurulmalı! Taksim direnişi İstanbul’un tarihinde İstanbul’un yüzüsuyu hürmetine gerçekleşen ilk direniş!
Mehmet Altan; Ak Parti kendi lehine olmayan her hareketin arkasında kendisini devirmeye yönelik büyük bir tehlike görüyor…

14 Mayıs 2013 Salı

Rasim CİNİSLİ: "TEVFİK İLERİ"

TEVFİK İLERİ
YAZAN: RASİM CİNİSLİ
TEVFİK İLERİ
1911 yılında Rize’nin Hemşin kasabasında dünyaya geldi. Babası Hafız Celal Efendi, annesi Fatma Hanım’dır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında Osmanlı olarak doğdu. T.C. vatandaşı olarak yaşadı. I.Dünya savaşı sona erince Tevfik İleri, küçük kardeşleri ile beraber dedesinin yanına İstanbul’a yerleşti. İstanbul’a gelişini şu cümlelerle anlatıyor :
“Aslen Rize’liyim. Küçük yaşta kardeşlerimle beraber bir sivil kaymakam mütekaidi olan büyükbabamızın Fatih’deki evine sığınmak üzere İstanbul’a geldik. Harp yeni bitmişti. Hayat hudutsuz derecede pahalıydı. Önceleri ilk mektebe, sonra da Gelenbevi Ortaokulu’na devam ettim. Sıkıntılı seneler ailemizi tam bir fakr-ü zarurete düşürmüştü. Onun için tatillerde boynuma astığım bir kutu içinde sigara kağıdı satıyordum. Okumak ve adam olmak ve hatta yaşamak için bunu yapmak zorundaydım. İşportacılık da yaptım.”
“Mektep, senede bir çift potin verirdi bana. Bayram ve tatil günleri bu yeni kunduraları kardeşimle nöbetleşe giyerdik.”
Gelenbevi Ortaokulu’nu bitirince imtihanları kazanıyor ve Leyli meccani olarak mühendis mektebinde okumaya başlıyor.
Yüksek mühendislik okulunda okuduğu yıllarda Talebe Cemiyeti ve M.T.T.B. başkanı seçiliyor. 1934 yılında mezun olunca 23 yaşında Karayolları kontrol mühendisi olarak tayin edildiği Erzurum’da 4 yıl görev yapıyor.
Erzurum’da iken hemşehrisi Vasfiye hanımefendi ile evleniyor. Eşine mutluluk duygularını ifade ederken şöyle diyor: “Biz önce vatanımızı ve milletimizi seveceğiz sonra da birbirimizi”. Bu sağlıklı ve mutlu yuvanın kuruluşunda bu cümle temel taşı oluyor. Örnek alınacak bu aile hayatı, üç kıymetli evlat yetiştirmiş ve 28 yıl devam etmiştir. Evliliklerinin ilk yıllarında biri Erzurum’da Aziziye şehitlerinin toprağına, biri de Çanakkale şehitlerinin yanına olmak üzere, iki melek yavrularını emanet edip vatan hizmetine devam ediyorlar.
1937-1942 yıllarında Çanakkale’de,
1942-1950 yıllarında Samsun’da bölge müdürü olarak mesleki hayatının zirvesine ulaşmıştır.
1950 yılında D.P. Listesinden Samsun milletvekili seçilerek siyasete atılıyor.
1950-1960 yılları arasında Adnan Menderes hükümetlerinde, kısa bir süre Ulaştırma Bakanlığı yaptıktan sonra;
(1950-1953) Milli Eğitim Bakanı
(1953-1955) T.B.M.M. Başkan yardımcısı
(Nisan 1957 / Kasım 1957) Milli Eğitim Bakanı
(Kasım 1957 / Ocak 1958) Başbakan Yrd. ve Devlet Bakanı
(1958-1960) Bayındırlık Bakanı ve Milli Eğitim Bakanı
Kalkınma ve hizmet için zamanla yarışan D.P. kadrolarının önünü, 27 Mayıs darbesi kesmiştir. Bana göre Cumhuriyet tarihimizin en talihsiz olayı 27 Mayıs 1960 darbesidir.
27 Mayıs Darbesi ile kurulan Yassıada mahkemelerinde idam cezasına maruz kalıyor. Daha sonra Kayseri hapishanesinden hastaneye sevk ediliyor. 31.12.1961 tarihinde vefat ediyor. Tarih sırasına göre Tevfik İleri Bey’in hayat çizgisi kısaca böyle. Çizgisi diyorum, çünkü hayat hikayesi kitaplara sığmayacak kadar zengindir.
Tevfik İleri gibi M.T.T.B. başkanlığını yapanlarımız var. Bakanlık yapmış, Meclis başkanlığı, Milli Eğitim bakanlığı yapmış niceleri var. İsmi unutulmuş niceleri...
M.T.T.B. denince ilk akla gelen isim, neden 75 yıl önceki başkan Tevfik İleri oluyor?
Milli Eğitim Bakanlarını sıraya dizseniz, neden zihinler Tevfik İleri merhumunu hatırlar ve arar?
Bu ayrıcalık, bu unutulmazlık, bu yücelik nereden geliyor?
Ben bu sohbetimizde bu örnek insanın özellikleri üzerinde durmak istiyorum. Çünkü Tevfik İleri’nin ruhunu, imanını, aşkını ve coşkusunu tanımadan Tevfik İleri ve benzerlerini anlayamayız.
Düşünüyorum da; Tevfik İleri Bey’e yakın olma şansım olsaydı, onun yaşantısını yakınından inceleseydim neler görürdüm, neler öğrenirdim diye bu açıdan bakarak Tevfik İleri’yi anlatmaya çalışacağım:      
Tabii ki aile mensubu olan muhterem hanımefendileri Vasfiye annemizden ve değerli evlatları Cahide ve Ayşe hanımefendilerden, aziz dostum Cahit beyefendiden eksiklerimi, noksanlarımı; olursa yanlışlarımı bağışlamalarını rica ederim.
Değerli dinleyenlerim, Aziz dostlarım;
Büyük ruhlar, üstün karakterli insanlar aşağı yukarı aynı kaderi paylaşmışlardır. Onlar, hizmetin ve aşkın yolunda yürürken, çile ve zulüm da onların peşini bırakmamıştır. Ama hepsi yüce değerler uğruna fani alemi ve tarihi süsleyip geçmişlerdir.
İYİ BİR MÜMİN
Tevfik İleri her şeyden önce kulluk idrakine varmış bir mümindi.
Toprağa çıplak ayakla basan her çocuk gibi, Tevfik İleri de mayasını doğduğu yöreden almıştır.
Yaradana inanmış bir kucağa doğdu. Anasının ak sütü ile beslendi.
İlk duyduğu ses kulağına okunan Ezan-ı Muhammedi’ye; ilk gördüğü ışık Anadolu gelininin nurlu yüzü; ilk koku babası Celal Hoca’nın dualı besmeleli ağzından çıkan nefesinin kokusu... Müslüman Türk yuvasında ilahi ninnilerle büyütülen bebek Tevfik İleri’nin Hemşin’in yeşili ile kucaklaşması tabiidir. Çocukluğunda toprağın rengini, gökyüzünün mavisini, güneşin aydınlığını, gecenin karanlığını, yıldızlı semayı; Yaradanın insanlığa bahşettiği büyük kitabı; yani tabiatı ve kainatı Hemşin atmosferinde tanımış oldu. Kuşu, kediyi, köpeği, yağmuru, rüzgarı oyunlarına arkadaş yaptı. Yaradanı hatırlatan her şeyi; nedeni, niçini, sorgulamaya küçük yaşta başladı. Yeşil bir menekşe dalında 8 rengi burada gördü. Bu manzaralar çoğumuzu ilgilendirmez. Bakar geçeriz. Ama büyük ruhlar meraklıdır, tefekkür ederler. Bana göre Tevfik İleri tefekkür edebilen büyük ruh sahiplerinden birisiydi. Hayat hikayesini iyi anlayanlar bu sezgiye varabilirler. Çünkü :
Daha ilkokul yıllarında ilmin temeli sayılan matematiğe ilgisi tutkunluk derecesindedir. Meraktan öte aşk derecesindedir. Nedeni, niçini sorgulamak onun yaradılışında var. İlkokulda, riyaziyede sınıf birincisi olduğunu belirtiyor, hatta “bu yolda yürüseydim büyük bir riyaziyeci olabilirdim” diyor. Bu hususta hoş bir anısını anlatıyor: “Mühendis mektebinde okurken mektepler Perşembe günleri öğleden sonra tatil olurdu. Tabii ben eve yaya dönerdim. Riyaziye beni o kadar sarmıştı ki, kafamın içinde daima halline uğraştığım bir mesele bulunurdu. Mesela Galata Köprüsü’nden geçerken zengin insanları lüks içinde görür, haset ve kıskançlık duyacak yerde kendi kendime, ‘Onların her şeyleri var ama, kafalarının içinde bir riyaziye meseleleri yok’ diye acırdım.”
Olgun bir kişilikle kendinde olanın da olmayanın da bilincinde olduğunu görüyoruz. İnsanı insan yapan değerleri daha o yaşta keşfetmiştir; fukaralığı da biliyor, onu yenmek için işportacılık yapmayı da. İşte bu bilgilerden hareketle Tevfik İleri’nin büyük kitabı okumaya başladığını söyleyebiliriz. Demek ki kainatı, dünyayı ; tabiatta olup bitenleri inceleme, düşünme, tefekkür etme melekesini geliştirmiş ve Yaradana iman ederek ‘kulluk idraki’ne sahip Müslüman kimliğini kazanmış olduğunu anlıyoruz. Bana göre Tevfik İleri’nin üst kimliği kulluk idrakine sahip mümin olmasıdır. Bu dengeyi bulan insan huzuru yakalamıştır. Neyin nereden geldiğini, nereye gideceğini bilir...
Kulluk idrakine sahip olan neye sahip olmaz ki….
SORUMLULUK BİLİNCİ
Önce sorumluluk bilinci kazanıyor, bu bilinçle hayatın sırrını çözüyor. Kendine ve çevresine faydalı olmak için nefsini hizmetlere odaklıyor. Çalışma ve görev aşkı, coşku derecesine varıyor. ‘Nemalazımcı’ olamıyor, cesur oluyor. Doğruluk ve dürüstlük ömrünün sonuna kadar hayatına renk veriyor, fedakarlığı seviyor, vatan ve millet sevdası ile yanıp tutuşuyor, tevekkül ve Hakk’a teslimiyetle huzura varıyor. Bu bilinçle hayatın sırrına eriyor.
Şimdi bu karakteri daha iyi anlatabilmek için hayatının içinden bazı olayları alarak değerlendirmeye çalışalım.
Mühendis mektebindeki ilk yıllarında öğrenciler yemek boykotu yapıyorlar. Okul idaresi boykota katılan 7 öğrenciyi okuldan uzaklaştırıyor. Bu masum boykota verilen haşin cezayı kabul edemiyor. Adalet duygusu inciniyor.
Bu olay karşısında Tevfik İleri’nin tepkisi şöyledir:
“Bağrımızdan koparılırcasına ve haksız yere çekilip alınan bu arkadaşlarımızın acısı ve bu vesile ile bize karşı yapılan çok haksız muameleler bende haksızlıklarla mücadele etme hissini ve şuurunu yarattı. 18 yaşında idim ve o zamanlarda anladım ki, hayat sadece bir riyaziye çözmek için değildir ve insan olarak yapılacak daha birçok işlerimiz vardır.”
O güne kadar hayatın bütün zevkini riyaziye formüllerinde bulan genç Tevfik İleri; başkaları için de olsa hakkı ve haklıyı savunmaya; haksıza, zalime karşı olmaya başlıyor.
Akif merhumun dediği gibi;
“Hakk’ı bir zalime ihtar o ne şahane cihat”
Tevfik İleri 18 yaşında bu cihada başlıyor. Ömrü boyunca;
Zulmu alkışlamıyor zalimi sevmiyor
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövmüyor
Kanayan bir yara gördü mü yüreği yanıyor
Adam aldırma da geç git diyemiyor
Çiğniyor, çiğneniyor Hakk’ı tutup kaldırıyor.
LİDER KİŞİLİK – MÜKEMMEL HİTABET
Üniversite gençliği 1932 yılında Yerli Mallar Mitingi yapmaya karar veriyor. O mitingde Mühendis Mektebi adına Tevfik İleri’nin konuşma yapması isteniyor. Topluluğa hitap ettiği ilk olay budur. Oradaki heyecanını şu şekilde anlatıyor:
“ O gün neler söylediğimi tamamı ile hatırlayamıyorum. Fakat bu memleketin bir köyünde doğmuş, fakr-ü zaruret içinde büyümüş, yüreğinde her hissin üstünde milli hisleri taşıyan genç bir insanın her türlü riyadan, gösterişten, edebiyattan âri lisanı ile ve Tanrı’nın lütfettiği bir kolaylık ve heyecanla konuştum. Bir an geldi ki; her cümlem devamlı surette alkışlarla kesildi, kulağımda o günkü alkış seslerinin akislerini hala taşıyorum. Ve ben, işte o gün, Türk gençliğinin ‘Tevfik Ağabeyisi’ oldum.”
Bu hitabet gücü, ömrünün sonuna kadar kitleleri kendine hayran bırakmıştır.
Tevfik İleri, bu olaydan sonra toplum için büyük hizmetler üstlenmeye başlamıştır. Bazen Akif gibi, bazen Namık Kemal coşkusu ile haksızların üzerine atılır. Bir iki örnek vermek gerekirse;
M.T.T.B.’nin tarihinde Gençlik hareketleri içinde bayraklaşan iki olay vardır.
Vagon-li ve Razgrat olayları. Bu iki olayın kahramanı da M.T.T.B.’nin unutulmaz başkanı Tevfik İleri’dir. M.T.T.B. denilince ilk akla gelen isim de O’dur.
M.T.T.B. 1916 yılında kurulmuştur. İmparatorluğun son yılları Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yılları; harp yılları, gençliğin canını ve sesini meydanlarda dökeceği yıllar...
Üzülerek söyleyeyim ki o döneme ait elimizde fazla bir bilgi yok….
M.T.T.B. varlığını ve etkinliğini ilk defa Tevfik İleri döneminde kabul ettirmiştir. İstiklal marşı söylenirken ayağa kalkarak saygı duruşunda bulunma adeti onun zamanında başlatılmıştır.
O yıllarda Tevfik İleri diyor ki:
“Gençlik; iman, heyecan, mücadele ve kahramanlık çağıdır. Gençliğe mutlaka o hislerini tatmin edecek bir istikamet verilmelidir. Eğer gençlik başıboş bırakılırsa O, politika madrabazlarının ve satılmışların eline düşebilir. İşte bizim hareketlerimiz gençliğe en ulvi, en mukaddes heyecan yolunu göstermektedir.”
27 Mayıs öncesi ve sonrası; gençlik olaylarını hatırlayanlar bu sözlerin kehanet derecesinde olduğunu kabul ederler.
M.T.T.B. tarihinde unutulmayan Vagon-li olayı şudur:
O tarihlerde D.D.Y. yataklı vagonlarını Fransız şirketi Vagon-li işletirdi. Bu şirkette çalışan bir Türk memuru telefonda muhatabı ile Türkçe konuşurken Fransız müdürün hakaretine maruz kalır.
“Burası Fransız şirketi sen hangi dille uluyorsun. Burada konuşmalar Fransızca yapılır” der.
Bu küstahlık duyulur. Tevfik İleri, Adnan Ötügen ve arkadaşlarının içinde bulundukları gençlik hareketi ile sözde medeni Avrupalıya gereken cevabı verirler.
İkinci olay: Bulgaristan’ın Razgrat şehrinde Bulgar gençliği, Müslüman Türk mezarlıklarını tahrip ederler. Bu yaralayıcı olay milletimizi galeyana getirir. Tevfik İleri ve arkadaşları ise, İstanbul’daki Bulgar mezarlığına çiçek ve çelenk koyarak, mezar taşından öc almak isteyen barbarlara cevap vermek isterler. Şehrin Valisi aynı zamanda C.H.P. Başkanı Cevdet Kerim, bu harekete izin vermez. Buna rağmen Tevfik İleri ve arkadaşları polis barikatını aşarak Bulgar mezarlığına çiçek ve çelenklerini koyarlar. Bu asil ve vakur hareket dünyaya örnek olurken; o günün valisi ve emniyet müdürü tarafından cezalandırılır. Tevfik İleri ve arkadaşları emniyete götürülür nezarete atılırlar.
Yıl 1930, Atatürk haber alır ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü’yü çağırır, sorar.
- “Koca siyasi, bak Bulgaristan’da Türk mezarlığı sökülmüş, bizim gençlik buna karşı bir numayış yapmış ve bir kısmı şimdi nezaretteymiş. Sen bu hadiseler hakkında ne düşünürsün?” demiş.
Türk devletinin Hariciye vekilinin cevabı ibret vericidir.
- “Paşam, vatanseverlik kolay değildir. Bu gençleri mahkum edelim. Vatanseverlikten dolayı onları böylece mükafatlandırmış oluruz. Bulgar dostlarımıza da ‘biz sizinle o kadar dostuz ki bu uğurda kendi gençlerimizi mahkum ettik’, deriz ve böylece meseleyi iki cephesiyle halletmiş oluruz .”
- Atatürk’ün cevabı ise; “Koca siyasetçi, sen bu kadar anlarsın. Senin dediğin gibi yaparsak, arkamızda olan gençliği karşımızda buluruz. ”
Gerçek şu ki; milletimizi, gençliğimizi yaralayan ne Bulgar ne Yunan ne de Moskof düşmanlığıdır. Bizi yaralayan, bizi düşündüren şey; öteden beri milletin mevkilerini kullanarak, milletin ekmeği ile yaşayarak bu aziz millete ihanet edenlerdir. Tevfik İleri ve onun gibi olanların zorluğu buradadır.
Tevfik İleri bu engellerden yılmadı. İnandığını cesaretle savundu. Çevresine ve topluma lider duruşu ile örnek oldu.
BÜYÜK İDEALİST
Tevfik İleri milletimizin yetiştirdiği büyük idealistlerdendir.
Mühendis olup bir an önce Anadolu’ya gitmek için gün sayarken, hocaları Tevfik İleri’nin Üniversite’de kalmasını istiyorlar. Tevfik Bey, ailesini geçindirmek için çalışmak zorunda olduğunu bahane ediyor. Asıl maksadı; bir an önce Anadolu köylüsü ile kucaklaşmaktır. Okul müdür yardımcısı Sırrı Bey;
“Tevfik, anlaşılıyor ki sen nereye gitsen rahat durmayacaksın, cemiyet işleriyle uğraşacaksın, mücadele edeceksin. Biz arkadaşlarla konuştuk; senin bir de hukuk tahsili yapmanı istiyoruz. Tayinini Ankara’ya yaptıralım; hem maaşınla ailene bakmış olursun, hem de hukuk tahsil etme imkanını bulursun. Matematik ve hukuk bilgileri ile çok daha önemli hizmetler yapabilirsin.”
Bu teklif üzerine düşünüyor ki: “Eğer bir de hukuk tahsili yaparsam, beni derhal Ankara’da vekalete alırlar. Halbuki idealim Anadolu’da hizmet etmek, vatanı bütün çıplaklığı ile görmek, tanımak tetkik etmektir. Böyle bir teklifi kabul edersem, idealimi gerçekleştiremeyeceğim.”
O nedenle hocalarına tekrar gözükmeden Erzurum’a gider.
O yıllarda arkadaşı Necdet’e yazdığı mektupta diyor ki:
“İşte Necdet; ben bu milletin, bu çok sevdiğim milletin esas kısmını teşkil eden köylüyü görmek, dertlerini aramak, onların çaresini bulmak ve nihayet onlar için haykırabildiğim kadar haykırmak istiyorum... Ve eğer Necdet, milletime faydalı olacağımı, daha faydalı olacağımı ümit edersem, daha büyük bir selahiyetle çalışmak için, mesela mebus olmaya da çalışacağım. Her ne vaziyette olursam olayım, milletime yararlı olabilmeliyim. Onun için herhangi bir vazife başında olursam muhakkak kendi zevkim ve keyfim için vazife başına gelmiş olmayacağım.”
Bu ideal ve bu aşk; millet ve devlet sevdası, son nefesine kadar artarak devam etmiştir.
Erzurum’da Karayollarında mühendis iken okullarda fahri öğretmenlik yaptı. Eğitimin, bilginin önemine inandı. Gittiği her yerde bu önceliği dile getirdi.
Sözün burasında Tevfik İleri ile 28 yıl hayatını paylaşan Vasfiye annemizin bir hatırasını anlatalım;
“İlk görev yerimiz olan Erzurum’da bir pazar günü keşif için gittiği bir fabrikada, kendisine teklif edilen ücreti (ihtiyacı olduğu halde) kabul etmemiştir.
Tayinler, nakiller sırasında devletin verdiği ve hakkı olan harcırahları da almamıştır. İlk memuriyetinde başlattığı bu prensibi hayatının sonuna kadar devam ettirdi.
Yine Erzurum’da çalıştığı sırada Elazığ’a babamı ziyarete gitmiştik. Yıl 1939. O günlerde Çanakkale’nin Türk Ordusu hakimiyeti altına girişinin yıl dönümü münasebeti ile Halkevi meydanında bir kutlama tertip edilmişti. Tevfik’in de bu toplantıda bir konuşma yapması istenmişti. Ondan önce konuşanlar, Çanakkale’nin Türk Ordusu hakimiyetine terk edilmesine izin veren İngiliz, Fransız ve diğer İtilaf Devletleri başkanlarına minnettar olduklarını söylediler.
Tevfik sırasını beklemeden heyecanla balkona çıktı ve ellerini balkonun demirlerine dayayarak gür bir sesle, “Muhterem Elazığlılar, benden evvel konuşanlar bu günün muvaffakiyetini İngiliz, Fransız hükümetlerinin lütuf ve müsaadelerine borçlu olduğumuzu ve o hükumetlere müteşekkir olduklarını söylediler” dedi. Sesini daha da yükselterek devam etti;
“Arkadaşlar, inanmayın bunlara. Biz bu mesut günü mübarek Türk şehitlerine ve onların düşman kanına bulanmış süngülerine borçluyuz. Bunun aksini söylemekle, bu uğurda canlarını veren, evlatlarımız, kardeşlerimiz olan mübarek şehitlerimize ihanet ediyorlar.”
Bugün, eli kanlı Asala ve Taşnak hainlerinden özür dileme kampanyasını açanlar, dünkü gafletin, hatta ihanetin devamı gibi gözükmüyor mu?
Vasfiye Anne devamla diyor ki;
“ Erzurum’dan sonra gittiğimiz Çanakkale’de de şehitleri anma ve ziyaret günü tertip etti. Halkın iştiraki ile yapılan ilk anma oldu bu. Yine orada Namık Kemal’i anma gününde konuşurken, daha önce Behçet Kemal’in bir konuşmasındaki (Atatürk’ü kastederek) “Yaşayan Kemal varken ölmüş Kemal’den niye bahsedelim? sözlerine cevap olarak şöyle dedi: “Ölmüş büyüklerimize saygı göstermez ve unutursak, şimdi hayatta olanlar da aynı akıbete maruz kalırlar.”
BÜYÜK DEVLET ADAMI VE SİYASET ANLAYIŞI
Siyaset etkili hizmet etme sanatıdır. “Yiğit bin yaşar, fırsat bir düşer” sözü siyasetin içeriğinde vardır. Siyasette öyle hizmet etme imkanları doğar ki; bin insanın yapamayacağını, bin insan hayatına değen hizmeti bir kişinin yapması mümkün olur. Tevfik İleri siyaseti iyi algılayan ve doğru okuyanlardandır. Siyasetin Peygamber mesleği olduğunu bilenlerdendir.
Yozlaşmış, Ali’nin külahını Veli’ye takarak servet ve şöhret için siyaseti alet edenlerden nefret eder.
Merhum Tevfik İleri Bey’in poitikaya girişini değerli evladı aziz dostum Cahit İleri bey’in bir konuşmasından alıntılar yaparak anlatmaya çalışayım;
“Annemin aktardığına göre D.P.’ den milletvekili olma teklifi geldiğinde babam: “Allah’ım eğer siyasete girmekte şahsımıza bir şey varsa, nasip etme. Eğer hizmet edeceksek bize nasip et” diye dua etmiş. Babam da aynı günlerden şu hatırayı naklediyor: “Ben, bakmakla mükellef olduğum çoluk çocuğa sahip bir insan olarak birçok tehlikeleri mevcut olan bu mücadeleye atılırken en büyük kuvvet kaynağımı eşimde buldum. O bana yalnız şunu sordu: “Bizi Türkiye’den çıkarırlar mı? Bu olmadıkça bizi düşünme ve hiçbir şeyden çekinme.”
“1950 Mayısından 27 Mayıs 1960 darbesine kadar geçen 10 yılda babam D.P.’nin en önde gelen isimlerinden biri oldu. Milli Eğitim Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı, Meclis Reis Vekilliği ve Demokrat Parti Genel İdare Kurulu üyeliklerinde bulundu. Bu alanlarda memleketin maddi ve manevi kalkınmasına doğrudan ve dolaylı hizmet etmek imkanına kavuştu.”
Sözün burasında Vasfiye annemizin hatıralarına tekrar müraacat edelim;
“Samsun’da Bölge müdürü olduğu sırada 7 vilayetten sorumluydu. Gittiği yerlere beni de götürüyordu. Yolda gördüğümüz perişan manzaralar, insanların vergi borçlarını ödemek için yaz kış yalınayak, yarıçıplak yol inşaatlarında çalışmaları beni fazlasıyla üzüyordu. Bu yüzden Demokrat Parti saflarında siyasete girmeye karar verince onu yürekten destekledim. “Eğer bu insanları bu sefaletten kurtarabilecekseniz, ben de kendi payıma düşen her türlü fedakarlığa hazırım. Sen kendini tamamen hür hisset, bizi düşünmeden hareket et. Seninle çok mutlu bir 17 sene geçirdim. Bundan sonra bütün zamanını memlekete hizmette kullanabilmek için bizi yok farzet, rahat ol” dedim.”
“Yine Samsun’da kandil gecesi radyo dinliyorduk. Tevfik’e “Acaba bir gün radyodan o günün kandil olduğunun söylendiğini duyabilecek miyiz?” diye sordum. Kur’an-ı Kerim veya mevlüt okunması zaten söz konusu değildi.
Allah’ıma şükrediyorum ki, Tevfik ve mensubu olduğu D.P. köylüyü o sefaletten kurtardı ve radyoda kandillerde ve ramazanlarda özel programlar başladı.”
Tevfik İleri, siyaset meydanında bir yıldız gibi şavkıdı. Milletin sevgisini kazandı. O, milletini; milleti de onu çok sevdi. Bir konuşmasında;
“Milletin sevgisini alamayan, göremeyen, anlayamayan mebuslara çok acırım” ,
“Bu sevgiye ihanet etmek çok korkunçtur, buna kaniim ki; bu muzdarip ve mübarek millete hizmet edebilmek ibadetlerin en kutsi olanıdır. Benim için suçların en büyüğü, milletine ihanet etme suçudur.” demiştir.
Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay “Onun kadar kafası fikir ve proje dolu, icracı devlet adamı yakın dönemlerde görülmedi” demiştir.
EĞİTİMCİ TEVFİK İLERİ
Tevfik İleri bey 10 yıllık D.P. iktidarı döneminde 3 defa Milli Eğitim Bakanlığı makamına getirilmiştir. Zor işler, yürek isteyen çözümler, onun zamanında cesaretle yapılmıştır. Bu zor işlerin ne olduğunu anlayabilmek için 1950 öncesi durumu kısaca ifade etmek lazımdır. I. ve II. dünya harbinin hedefinde olan Türkiye, harabeye çevrilmiştir. Harp tufanı yalnız maddi enkaz değil sosyal ve siyasal yıkıma da sebep olmuştur. Moral değerleri bakımından toplumu perişan etmiştir. Bu yıkımın sahibi Avrupalı, askeri gücünü çekmiş olsa da, içimizdeki ajanları ve dışarıdan yaptıkları baskı ile kimliğimizi elimizden almak istemişlerdir. Eğitimi materyalist bir zemin üzerinde Yunan klasiklerini okutarak, sözde hümanite ile bizi avutmaya ve oyalamaya çalışmışlardır.
Bu devrede din, “afyon” diye nitelendirilmiştir. Devlet, din eğitimine sırtını çevirmiştir. 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılmıştır. 1924 yılında 22 İmam Hatip okulu vardı, 1930 yılına kadar bu okullar tedricen kapatılmıştır. 1933 yılında İlahiyat Fakültesinin de kapatılmasıyla Türk çocuklarına ve Türk toplumuna dinini öğretecek hiçbir okul kalmamıştır. 1930 ile 1949 yılı arasında geçen 19 yıl ülkemizde dini eğitim yoktur.Yüce dinimiz üfürükçülerin ve din sömürücülerinin eline geçmiştir. Rahmetli Tahsin Banguoğlu, 1983’te Boğaziçi Dergisi’nde o yılları anlatırken; “cenaze yıkayacak hocanın dahi kalmadığını” ifade etmiştir.
Ben de çocukluğumda mahalle hocalarının Kur’an öğretmelerinin yasaklandığını ve camilerimizin kapatıldığına şahit olmuşumdur.
İşte böyle bir ortamda D.P. iktidara gelmiş ve Tevfik İleri bey Milli Eğitim Bakanı olmuştur. Yıldırımların başına yağacağını bile bile eğitimde moral değerlerinin vazgeçilmezliğine inandığı için ilk iş olarak din derslerini okul müfredatlarına almıştır, din eğitimi için hayatını ortaya koymuştur.
“ Bizim için yol, köprü, mektep yapmak nasıl sırf bu millete hizmet için yapılan işlerse, din bilgisini Müslüman Türk çocuklarına en müsbet şekilde mekteplerimizde vermek de tamamiyle politikadan uzak bir millet hizmetidir. Yine bu endişe ile bu milletin münevver Müslüman din adamlarına ihtiyacını karşılamak için İmam Hatip okullarını yeniden açmaya başladık. Bu mekteplerde bir Müslüman din adamı için dini bilgilerle beraber fizik; kimya, matematik ve yabancı dile kadar bütün bilgiler verilmektedir. İşte bu şekilde yetişen münevver din adamlarımız, halkın karşısına geçtiği vakit, radyo dinlemek günahtır, demeyecektir. Çünkü asıl bu şekilde söylemek dinimize mugayirdir ve günahtır. Çünkü bizim dinimiz, ‘beşikten mezara kadar ilmi arayınız’ diyen bir dindir. Müslüman Türk çocuğuna hakiki din bilgisini okullarımızda vermek ne kadar vazifemizse, din bilgisi diye ruhsatsız olarak batıl birtakım itikadlar edinenlerden korumak da o kadar vazifemizdir.”
“Milletin arzusuna rağmen hükmetmek niyetinde değiliz. Çocuklarına din dersi verdirmek istemeyen vatandaşlara hudutsuz serbesti verdik. Hiç karışmıyoruz. Ne devam mecburiyeti, ne okuma ve ne de not alma mecburiyeti vardır. Vicdan hürriyetine bundan fazla hürmet olur mu?”
Cumhuriyet tarihimizin Milli Eğitim serüveni böyle gelişti. Şimdilerde Milli Eğitim şuralarının toplandığını biliyoruz, fakat 1950 – 1951 yıllarında Tevfik İleri beyin teşviki ile toplanan Ahlak Terbiyesi Kongresi gibi bir çalışmanın olduğuna rastlayamadım. Tevfik İleri bey söz konusu ahlak kongrelerinde millet hayatı ile ilgili çok önemli mesajlar veriyor. ‘Bir milletin ayakta kalabilmesi için ve geleceğe hükümran olabilmesi için moral değerlerinin önemi’ne işaret ediyor, özellikle ahlak terbiyesini vurguluyor.
1. Ahlak terbiyesi kongresi 14.05.1951 tarihinde yapılıyor. Bu toplantıda Milli Eğitim Bakanı olarak yaptığı konuşmada diyor ki;
“Hükümet programımızın Mili Eğitim kısmında, gençliğimizin yetiştirilmesinde manevi değerlere gerektiği kadar büyük bir yer verileceği kaydedilmiştir. Bu manevi kıymetlerin en büyük bir bölümü şüphesiz ahlaki kıymetlerdir. Çocuklarımızın ahlak terbiyesine, yalnız okul çerçevesinde ele alınacak bir mesele olarak bakamayız, bugün ahlak terbiyesi meselesinin en bariz karakterlerinden biri onu cemiyet hayatı içinde mütalaa etme zaruretidir. Ferdin bütün hayatı gibi, ahlakı da cemiyet hayatına sıkı sıkıya bağlıdır.
Bu itibarla bir milletin hayatiyeti; yaşamak kudreti, bu hayatiyeti teşkil eden kıymetlerin yok edilmesine karşı göstereceği reaksiyonla ölçülmelidir.
Okul bir teknik atölye, bir fabrika olamaz. Okul, yetiştiricilik fonksiyonu olan bir terbiye müessesi ve bir ideal ocağıdır; okul, çocuğu cemiyetin müsbet hayatına hazırlayan bir terbiye istasyonudur. Bu terbiyeyi yalnız okulda değil, her yerde yaşaması lazımdır.
Kişi ne kadar ahlaklı olmak isterse istesin, devlet bu imkanı sağlamazsa, tehlikelerden kendisini koruyamaz. Şu halde ahlak meselesinin bir cemiyet ve millet hayatı içinde ele alınması lazımdır. Bunun hukuk dilinde ifadesi; adaletin tam ve mutlak hakimiyetidir.”
Einstein “ilimsiz din topal, dinsiz ilim kördür” der. UNESCO da, ‘iyi insan’ı; “Tanrısı ile, kendisi ile, ailesi ile, toplumu ile ve dış dünya ile uyum içinde olan kimse” olarak tarif ediyor. Tevfik bey ilave ediyor, “ahlaki harekette bir mana ve gaye vardır. Bu manayı bulmak için fani varlığını aşıp bir ebedi varlıkla anlaşması, onun ebedi nizam ve ahengi içinde birleşmesi lazımdır.” Merhum Tevfik İleri bey burada Mevlana gibi bir mertebe ifade ediyor.
Tevfik İleri bey çok cesurdur, hak bildiği yolda gözünü budaktan esirgememiştir. Türk Maarifine din eğitimini getiren O’dur. Bu yoldaki zorlukları cesaretiyle aşmıştır. Bir konuşmasında der ki: “hiç korkak insan ahlaklı olur mu? Çocuklarımıza vereceğimiz terbiyenin milli bir terbiye olmasında hiçbir pazarlığa niyetimiz yoktur.”
Çocuklarımıza din eğitiminin gerekli olduğuna ne kadar inanmışsa temiz Türkçe ile eğitilmesine de o kadar inanmıştır. “Dil, bir milletin milli birliğini kuracak veya yaşatacak olan büyük kuvvettir.” diyor.
Konuşmamın sonunu 27 Mayıs 1960 darbesinin acı hatıralarıyla bitireyim; yukarıda ifade ettiğim gibi 27 Mayıs darbesi Cumhuriyet tarihimizin en talihsiz olayıdır. Devletimizin ve milletimizin geleceğine ambargo koymuştur. Eğer 27 Mayıs darbesi yapılmamış olsaydı 1950 lilerde Japonya ile başlayan ekonomik ve medeniyet yarışında belki de atbaşı önde devam ediyor olacaktık. Bu konuyu üç beş cümle ile anlatmak mümkün değildir. Şu kadarını söyleyeyim ki 27 Mayıs olayını içerdeki ve dışardaki boyutlarıyla milletimize iyi anlatamadığımız sürece milletimizin bağrına sokulmuş olan hançeri çıkaramamış oluruz. Bunun için 27 Mayıs darbesini anlatan romanlara, senaryolara sinema belgesellerine ihtiyaç vardır. Bu hizmetin bir an önce yerine getirilmesi milletin hayrına olacaktır. Bu konuyu burada noktalayarak Tevfik İleri bey’in ve ailesinin maruz kaldığı acı olayları hatırlayalım.
27 Mayıs günü sabahı darbeci güçler D.P. milletvekillerini ve bakanlarını Ankara Harp okulu binasında esir alırlar. D.P. bakanlarından Samet Ağaoğlu’nun naklettiğine göre; darbecilerin Harbiye’ye topladıkları D.P.li Bakan ve Milletvekillerinin, tamamının imha edileceği, toplu olarak havaya uçurulacağı şayıası yayılır. Herkes can derdine düşer, panik hali devam ederken derin bir uyku sesi işitilir. Uyuyan kimsenin yanına varıldığında, uyuyanın Tevfik İleri olduğu anlaşılır. Arkadaşları Tevfik beyi uyandırırlar, ona böyle bir ortamda nasıl uyuyabildiğini sorarlar. Tevfik bey’in cevabı muhteşemdir;
“Ben, der, 10 yıldan beri milletin derdiyle dertlendiğim için rahat bir uyku uyuyamamıştım. Şimdi milletin emanetini üzerimden aldılar. İlk defa rahat uyuyabiliyorum. Kaderde ne yazılmışsa o olur!” der ve uykusuna devam eder.
Bir başka olay da merhum Atıf Benderlioğlu’ndan nakildir;
“Harp okulunda Tevfik İleri ikindi namazını kılmaktadır. Bir yarbay veya binbaşı gelir, manevra kıyafetli. ‘Tevfik İleri nerede?’ der. ‘Tevfik beyefendi namaz kılıyor’ derler. Tevfik Beyi tekmelemeye başlar, tekmeyi yer secdeye gider, tekmeyi yer rükûa devam eder, tekmeyi yer selamını verir, tekmeyi yer duasını tamamlar. Subay ise çılgına dönmüştür. “Be adam seni öldüreceğim, bir şey söyle” diye bağırır. Tevfik Bey ağır ağır başını çevirir; “Asıl bela, belayı gönderenden gafil olmaktır” der.
Bu manzara Yahya Kemal’in bir mısrasını hatırlatır:
Bir arslan esniyor gibi engin vakar ise
Rind’in belaya karşı kayıtsızlığındandır.
Tevfik İleri bey’in hayatı boyunca önünden altın ırmaklar akıp geçti. Harama bir defa olsun dönüp bakmadı.
Yine Yassıada’dan başka bir olay;
Önceden Yassıada mahkemeleri Tevfik İleri ve arkadaşlarını devlet malına el uzatmakla suçlamıştı, aylarca yapılan araştırmalar sonunda bu iddia boşa çıktı, hiç bir mal varlığına rastlanamadı. Tevfik İleri ve arkadaşlarının idama mahkum edilmeleri ise; ‘anayasayı ihlal’ suçlamasına göre verilmiştir. İşte bu gerekçe ile mahkum oldukları tebliğ edilince, Tevfik İleri bey hemen namaza duruyor. Oda arkadaşlarından hukukçu İzzet Akçal, mühendis olduğu için Tevfik’in bu maddenin ne manaya geldiğini anlamadığını zannediyor ve bu namazın manasını soruyor. O da; “Zalim değil mazlum olduğumuz için şükür namazı kıldım” diyor.
Yassıada’da, devletine 10 yıl hizmet etmiş devlet adamlarından, yedikleri yemeğin parasını almışlardır. Tevfik İleri bey yemek masrafını 15 yaşındaki oğlu Cahit’in ve 18 yaşındaki kızı Ayşe’nin çalışarak gönderdikleri paralarla ödemiştir.
Bu gün ise devlet, İmralı’da tutuklu bir bölücüyü beş yıldızlı bir konforla yaşatıyor. Allah milletimizi korusun, adaleti ile değil, merhameti ile bağışlasın.
10 yıl devletine gece gündüz bakanlık seviyesinde hizmet etmiş büyük bir devlet adamını anlatmaya çalıştım. Eksiğimin, noksanımın çok olduğunu biliyorum, zamana bu kadarını sıkıştırabildim. O büyük ruhtan Allah için biz razıyız, O’nun da bizden razı olmasını dilerim.
RASİM CİNİSLİ

24 Nisan 2013 Çarşamba

Hasan KORKMAZCAN'ın, 23 Nisan "Ulusal Egemenlik (Özgürlük) ve Çocuk Bayramı" münasebetiyle Türk Milleti ve Türkiye parlâmenterlerine mektubu...

Sayın Milletvekilim, 
TBMM’nin 93. Açılış Yıldönümü’nde, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mızın sonsuza kadar kutlanması dileğimle sevgi ve saygılarımı sunarım.
Yıllardır ülke yönetimiyle ilgili görüş ve düşüncelerimi parlamenter dostlarıma iletmeyi, Türk Demokrasi Tarihi’nin önemli bir bölümünü – 1956‘dan itibaren gazeteci, 1969’dan itibaren parlamenter olarak – izlemiş olmanın bana yüklediği bir görev saydım.
Bugün de aynı duyarlılık ve duygularımla bazı değerlendirmelerimi size sunmak istiyorum:
Öncelikle Milletvekili kimliği konusundaki inancımı bir kere daha belirtmeliyim: “Her bir milletvekili, şerefli yemin metninin bağlayıcılığıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün önde gelen güvencesi olma sorumluluğunun bilincindedir. Milletvekilinin, seçiliş şartları ve seçilme beklentilerinin oluşturduğu tüm zorluklara karşın, TBMM’nin kahramanlık ruhuna ve yemin onuruna bağlılığı her türlü sadakat duygusunun önünde gelir.” Daha önceki yazılarımda size ilettiğim bu anlayışı bugün de aynen koruyorum. Başka bir siyaset anlayışının etik temelden yoksun olduğuna inanıyorum.
Sayın Milletvekili,
Toplumumuz, günümüzde anlamlandırmakta ve yorumlamakta güçlük çektiği bazı kaygılarla karşı karşıyadır. Kaygılar giderek derinleşmekte, belirsizlikler birer bunalım kaynağına dönüşmektedir.
            Binlerce yılın birikimi olan ortak ilke ve değerlerimizin aşınmasına yol açan bir yönetim anlayışıyla mı yönetiliyoruz? İktidar odakları bu gidişin planlayıcısı mı, uygulayıcısı mı, seyircisi mi?.. Bu gelişmeler bazı çevrelerin dayatmalarının kaçınılmaz sonucu mudur? Bazı iktidar yöneticilerinin ülke-dünya dengelerindeki temel algılamaları bir yenilmişlik değerlendirmesine mi dayanmaktadır? Belgeli tarihi binlerce yıl olan Türk Devleti’nin yalnız kendisi için değil, komşuları ve diğer ülkeler için de savunduğu egemenlik ve bağımsızlık esasına dayalı, karşılıklı saygı ile yürütülen dış ilişkiler ilkeleri hangi zorunluluklarla gölgelenmektedir? Bazı uluslararası kuruluşlar, devletler ve bunların temsilcileri mütekabiliyet ve kendi yükümlülüklerine eş zamanlı sadakat ilkelerini, söz konusu Türkiye olunca neden kolayca ihmale yeltenmektedirler?
Müttefikimiz ülkelerle mevzuat birliğimize rağmen asker gönderme ve kabulde neden farklı usuller uyguluyoruz? Yürütme ve yargının uygulamalarında Anayasa’ya, kanunlara ve özellikle hukuk devletinin temel ilkelerine aykırılıklar zaman zaman tersinden bir sıkıyönetim, olağanüstü hal veya kriz yönetimi anlayışıyla mı yaygınlık kazanmaktadır? Devletin kanun hâkimiyetini, kamu düzenini, kamu güvenliğini ve hukuk istikrarını sağlama görevi hangi anayasal yetkiye dayanarak belirsizlik süreçlerine sokulabilmektedir?
Türkiye, Anayasa metninin yargıçlarla yazıldığı tek hukuk devleti, Cumhurbaşkanı statüsünün seçim yerine yasa yorumlarıyla gerçekleştiği tek cumhuriyet olma durumuna nasıl sürüklenmiştir? Bu sorular ve benzerleri birçoğuna katıldığım, bizzat tespit ettiğim ve somut örnekleri çokça yaşanan olaylardan doğmuştur. Sorunları yeni sorunlarla perdelemek, müsaadeli düşmanlıklarla gerilimler, sahicileştirilmiş başarılarla zaferler sahnelemek bazı güçlerin yönetme ve yönlendirme metodu olsa dahi, bizim ülkemizin insanlarının irfanını doyurmamaktadır.
Durum başka türlü olsaydı, güç sahiplerinin gücü arttıkça alkışlamakta gönülsüz, güç sahibine yaklaşanları değersizleştirmekte aceleci davranmazdı.
            Milletimiz tarihte hep kendi azim ve kararıyla yol almıştır.
            Türk Milleti 93 yıldan beri de huzuru ancak, TBMM’nin devlet idaresinde millet iradesini etkin olarak uygulatabildiği dönemlerde bulmuştur. Kaygı, huzursuzluk ve bunalımlar işlerin TBMM’nin etki, gözetim ve denetimi dışına çıktığı veya öyle algılandığı süreçlerde doğmuştur. Günümüzde TBMM’yi yasa yapma, yasaların uygulamalarını denetleme, halkı bilgilendirme ve halkın taleplerini siyasi alana taşıma konularında sıradanlaştıran kaynağı belirsiz oldubittiler, toplumda karşılığını puslu bir ortam ve yön duygusunu yitirmişlik olarak bulmaktadır.
            Sayın Milletvekili,
            Ülkemizdeki puslu ortam bir yandan siyasi, sosyal ve etik bunalımı beslerken, diğer yandan marazi ve sapkın bir anlayışla Türk düşmanlığı zemininde buluşanların (ki bunlar herhangi bir milliyete bağlanamazlar, zira milliyetçi her ulusa saygılıdır; hatta kendi ırklarını üstün görme maluliyeti taşıyan ırkçılardan bile değildirler, ırkçılar hiç olmazsa başkalarının direktifiyle değer düşmanlığı yapmazlar) ölçüsüz taleplerle ortaya dökülmesine yol açmaktadır… Yeni Haçlılık’ın kanlı araçları olan EOKA, ASALA ve PKK gibi örgütlerin lobilerine dayananlar adeta kamu yetkileri kullanmaktadırlar.
            Türkiye sanki bir savaş kaybetmiş, Türk milleti sanki kayıtsız şartsız teslim olmuş, Türk devleti sanki yeniden kuruluyormuş gibi Anayasa taslaklarının propagandası yapılmaktadır. İkinci Dünya Savaşının kayıtsız şartsız teslim olan mağlupları Almanlar, İtalyanlar ve Japonlar bile bu kadar ahlaksız tekliflere muhatap kılınmadılar. Galipler, yendikleri, hem de insanlık dışı ırkçı uygulamalarla suçladıkları Almanlar’ın, İtalyanlar’ın ve Japonlar’ın Milli adlarını Anayasa’dan çıkarmalarını istemek cüretini göstermediler.
            Galip işgalcilerin yazdığı Alman Anayasası Madde:116 vatandaşlığı “Alman Kavmiyeti” bağlantılı olarak hükme bağlamıştır. İtalyan Anayasası Madde: 51/2 “Etnik İtalyanlık”ı bile vatandaşlığa bağlamıştır. “Güneşin Oğlundan” insan kimliğine dönüşen Japon imparatoru Hirohito bile işgalcilerin yazdığı Anayasa’yı 3 Kasım 1946 günü yeni bir Anayasa olarak değil, “Japon İmparatorluk Anayasası’nın DEĞİŞİKLİĞİNİ yayınlıyorum” ibaresiyle yürürlüğe koymuştur.
            Sayın Milletvekili,
Gerçekleri örtmekte sınır tanımayanlar Osmanlı Devleti’nin yapısı ve kimliği hakkında da tarihi inkâr etmektedirler. Osmanlı Devleti Aliyesi Kadim Asya İmparatorlukları’nın ve Selçuklular’ın devamı olarak milli, merkezi ve üniter bir devlet anlayışını hayata geçirmiştir.
            1876 Anayasası’nın Osmanlı kimliğini esas alan hükümleri içindeki 18. Madde’de: “Hidamatı devlette istihdam olunmak için devletin lisanı resmisi olan Türkçeyi bilmek şarttır” ibaresi yer almaktadır.
Aynı şekilde 57. Madde’de “Heyetlerin (Heyeti Ayan ve Heyeti Mebusan) müzakeratı lisan-ı Türki üzere cereyan eder” hükmü yer almaktadır. 68. maddede “Osmanlı tebaası olmayan, ecnebi hizmetinde olan ve Türkçe bilmeyenlerin” heyetlere seçilemeyeceği hükme bağlanmış, yeniden aday olabilmek için “Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak şart olacaktır” hükmü yer almıştır.
Bu gerçekleri görmezlikten gelenlerin tarih tahrifatçılığı tescillenmiştir.
Bir başka tarih yalanı da Türklük kavramının 1924 Anayasasıyla ihdas edildiği iddiasıdır. Halbuki TBMM 1-2 Kasım 1922 tarihli kurucu Anayasa hükmündeki 308 numaralı kararında “Birkaç asırdır saray ve Bab-ı Âli’nin cehalet ve salahati yüzünden devlet azim felaketler içinde müthiş bir surette çalkalandıktan sonra nihayet tarihe intikal etmiş bulunduğu bir anda Osmanlı İmparatorluğu’nun müessis ve sahibi hakikisi olan Türk Milleti Anadolu’da hem harici düşmanlarına karşı kıyam etmiş, hem de o düşmanlarla birleşip millet aleyhine harekete gelmiş olan saray ve Bâb-ı Âli aleyhine mücadeleye atılarak TBMM ve onun hükümet ve ordularını biteşkil harici düşmanlar saray ve Bâb-ı Âli ile fiilen ve müsellehan ve malum müşkilât-ı şedide ve mahrumiyet-i elime içinde cidale girişmiş ve bugünkü halâs gününe vasıl olmuştur. Türk milleti saray ve Bâb-ı Âli’nin hıyanetini gördüğü zaman Teşkilât-ı Esasiye Kanunu isdar ederek onun birinci maddesi ile hâkimiyeti Padişahtan alıp bizzat millete ve ikinci maddesi ile icrai ve teşrii kuvvetleri onun yed-i kudretine vermiştir. Yedinci madde ile de harp ilânı, sulh akti gibi bütün hukuk-ı hükümraniyi milletin nefsinde cem eylemiştir. Binaenaleyh; o zamandan beri eski Osmanlı İmparatorluğu tarihe intikal edip yerine yeni ve millî bir Türk Devleti yine o zamandan beri Padişahlık merfu olup yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi kaim olmuştur.” ibarelerini tarihe silinmez harflerle kazımıştır.
Sayın Milletvekili,
Batıda bazı sapkın çevrelerde görülen ırkçılığı Türk Milliyetçiliği’ne yöneltmek aşağılık bir işbirlikçiliktir. Türk Milliyetçiliği’ni ırkçılıkla suçlamak bir nefret suçudur ve milleti tarih içinde aşılan geri yapılara doğru çözme amaçlıdır. Türk Devleti’nin kimliğini tartışanlar, yönleri emperyalizmin Sevr’ine ve 1071 Bizans’ına dönük olanlardır. Ayetleri eksilterek, Hadis’lere ekleme yaparak bu gerçekler örtülemez, olsa olsa sahiplerini kutsalların tahrifçisi yapar.
Milletimiz kaygı ile izlediği ve bilinç ile kaydettiği her türlü hukuksuzluğun hesabını elbette soracak kararlılığa sahiptir. Milletteki kaygının temel sebeplerden biri, kendi hukuk dışı konumları tescillenenlerin TBMM üyelerini de aynı gayrı meşru zemine çekme gayretleridir.
TBMM’nin Anayasa değişikliği yapma yetki ve sınırları TC Anayasası’nda açıkça belirlenmiştir. TBMM elbette yeminlerine onurla bağlı üyeleri eliyle yasama organını kendi meşruiyetini çiğneyecek konuma düşürmeyecektir.
1971’de Anayasanın 147. Maddesi’ni bizzat kaleme alan, Partilerarası Anayasa Komisyonu’nun başkanı olarak, şanlı TBMM’nin değerli üyelerinin milletin verdiği kutsal yetkiye hiçbir gücü ortak etmediğinin ve kendi tercihlerini hukuk çizgisinden asla taşırmama kararlılığının tanığıyım.
Milleti şerefle temsil edenlerin kopamayacakları öncelikli ilke, yeminlerine sadakattir. Bunun yerine getirilmediği süreçlerde, vatandaşın millet, ülke ve devletine sadakati devreye girer.
Sizlerin de yüce Türk Milleti’nin beklediği gibi TBMM’nin tarihsel bilincini gelecek kuşaklara şerefle aktaracağınızdan kimse şüphe edemez.
Bu kutlu günde başta TBMM’nin kurucusu ve ilk başkanı Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere ebediyete uğurladığı bütün millet temsilcilerini rahmetle anıyorum. Yaşayan bütün parlamenterlerimize esenlikler diliyorum.
En yürekten saygılarımla,

Hasan KORKMAZCAN
14., 15., 19., 20. Dönem Denizli Milletvekili
TBMM E. Başkanvekili
TPP Onursal Başkanı

EK: 1,
Türk Parlamenterler Birliği 33. Yıl kitabı 187, 215 ve 254. sayfalarındaki metinler

28 Mart 2013 Perşembe

BU GÜNLER ve O GÜNLER...

"İcra eden, tatbik eden, karar verenden daima daha kuvvetlidir."
Mustafa Kemal Atatürk
Maalesef çok üzücü, acı ve kötü günler geçiriyoruz. Büyük önderimizin, zor günlerdeki "devlet adamlığı"na örnek olması açısından, çok önemli bir anısını anlatmayı kendime görev bildim. Mevcut ve mer-i hükümet ile Cumhuriyetin bürokratlarına!.. önemle duyurulur.
Saygıyla. Emrah Çoruh
Atatürk'ün devlet adamlığı, Stalin'in verdiği bir demeç üstüne gidişi
Stalin'in Sovyetler Birliği'nin başında olduğu dönemler... Sovyetlerin Ankara Büyükelçisi ünlü bir diplomat Karakan... 1917 Ekim Devrimi'nin yıl dönümlerinden birinin sabahında Stalin, son derece sivri, anlamsız ve onur kırıcı bir demeç veriyor. Bu demecinde aynen şunları söylüyor:
"Herkes bilsin ki, Rus Milleti; Boğazlarla, Ardahan'ı ele geçirmekten asla vazgeçmeyecektir. Çok yakın bir zamanda bu davalarımızı halletmiş olacağımızı şimdiden müjdeliyorum..."
Aynı gece Ankara'da Sovyet Büyükelçiliği'nde de ihtilalin yıl dönümü kutlamaları yapılıyor. Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk, gece yarısına doğru Stalin'in bu densiz demecinden haberdar oluyor ve maiyetine emrediyor:
"Arabaları hazırlayın gidiyorum."
"Paşamız bu saatte nereye gidecekler?"
" Sovyet Sefareti'ne."
Mahiyetin etekleri tutuşur çünkü olayı kavrarlar, içlerinden birisi Atatürk'e:
"Paşa hazretleri nasıl olur? Protokolsüz mü? Siz devlet başkanısınız, protokolsüz nasıl gidersiniz?" 
"Ben protokol falan dinlemiyorum çocuk. Stalin vatanımın topraklarına göz dikmiş, sen bana protokolden söz ediyorsun. Hazırlayın arabaları." diye cevap verir.
Büyük önderimiz ve arabalar hazırlanır. Atatürk ve maiyeti, Sovyet sefaretinin kapısına dayanır.
Ulu önderimiz yüzü asık bir şekilde yukarı çıkar ve o sırada sefarette büyük bir balo vardır. Atatürk kendisini karşılayan Büyükelçi Karakan'ı görünce:
"Merhaba Karakan" der ve aynı sert ifadeyle devam eder. "Rahatsız ettik ama sen benim şahsi dostumsun, kusurumuza bakmazsın. Bir hususu esasından anlamaya geldim."
"Emredin Sayın Başkan"
"Ajanstan öğrendiğime göre, başbakanınız Stalin, Ardahan'la Boğazları istemiş, kararıkatiymiş...Pek yakın bir gelecekte bu kararını uygulayacakmış. Tam böyle söyleyip söylemediğini bilemem ama buna benzer şeyler söylemiş. Tabii ki bu nutkun da bir sureti sende vardır. Getir bakalım şunu da işin aslını faslını iyi anlayalım."
Stalin'in nutku getirilir. Atatürk metnin o kısmını yanındakilere kelime kelime tercüme ettirir. Nutuk ajanstan geçen metin ile aynıdır. Atatürk sorar:
"Karakan, sefaret telsizinden derhal Stalin'i bulduracaksın. Bu beyannatından vazgeçip geçmediğini sorduracaksın. Başbakanın tükürdüğünü yalayacak, yalamazsa ben yapacağımı bilirim. Bu cevap bu gece gelecek çünkü benim senin başbakanından daha önemli kararım var. İstediğim cevabıalmadan sefaretinizden dışarı adım atmam. Eğer cevap istemediğim şekilde gelirse bil ki buradan çıkıp doğru Rus sınırına gideceğim..."
Karakan çaresizlik içinde telsizin başına koşar ve Atatürk'ün söylediklerini aynen nakleder. Stalin'den gelen cevap büyük önderimizi tatmin eder çünkü cevapta aynen şöyle söylenmektedir. "Stalin sürçü lisan eylemiştir. Boğazlar'la Ardahan'ı almak gibi bir arzusu katiyetle yoktur..."
Atatürk cevabı okuduktan sonra Rus Büyükelçisi Karakan'a hitaben "Karakan seni geri çağırırlar ve yaşatmazlar. Uzun süredir tanışıyoruz, istersen bize iltica et."
Karakan bu teklife olumsuz cevap verir ve cevabı telgraftan hemen sonra bir telgrafla geri çağrıldığını açıklayarak: "Teşekkür ederim. Sizi tanımış olmam bile kafidir ancak memleketinizdeki vazifem sona ermiştir. Yarın hareket edeceğim."
Atatürk fazla ısrar etmez ve Çankaya'ya döner. On gün sonra şöyle bir haber gelir. Sovyetler Birliği'nin eski Ankara Büyükelçisi Karakan fırında yakılmak suretiyle idam edilmiştir.
Evet işte böyle, daha fazla yoruma gerek var mı? Sözümü, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumak için şehit düşen askerlerimizi saygıyla anarak bitiriyorum.
Kaynak: Prof. Herbert Melzig
Atatürk'ten Neşredilmiş Hatıralar-İstanbul Ekspress Gazetesi, 1952 Tefrika
Güzel bir yorum:
Devlet adamı söylentiye bile tahammül edemeyip, Rus Konsolosluğunu  basıp hesap sorarken, şimdikiler altın tepside sunuyorlar binbir emekle meydana getirilen memleketin değerlerini...
Rahmetli Atatürk  Diyarbakır'ı kapsayan Kürt devleti haritasını görseydi, o haritayı çizenlere, duvara asanlara, yayınlayanlara ve de bu duruma aldırmayanlara yedirirdi!, Şahin Erkene,
*
Türkiye Cumhuriyetini kuran TÜRKİYE halkına TÜRK Ulusu denir. Türk Ulusu, halk yönetimi olan Cumhuriyetle yönetilen bir Devlet kurmuştur. Türk Devleti Laiktir. Türk Ulusunun dili Türkçedir. Türk Ulusu Asya'nın batısında ve Avrupa'nın doğusunda olmak üzere, kara ve deniz sınırları ile ayrılmış, dünyaca tanınmış büyük yurtta yaşar. Onun adına"Türk Eli", "Türk Yurdu" derler… 
Gazi Mustafa Kemal ATA-TÜRK

16 Mart 2013 Cumartesi

1071 YALANI & Prof. Dr. Ekrem Memiş

TÜRK’LERE 1071 TUZAĞI
Prof. Dr. Ekrem Memiş
Devlet Bahçeli de sık sık 1071 Malazgirt Savaşı’nı yâd ederek o tarihten bu yana Türklerin Anadolu’da olduklarını belirtir.
Tarihi ve ilmi hata burada başladığı gibi birleştirmek isterken ayrıştırma faaliyetleri de bu noktada odaklaşıyor.
Evvelinde, Malazgirt özellikle bazı odaklar tarafından Türk çocuklarını yanlış bilgilendirmek için hazırlanmış bir tuzaktır. Malazgirt’ten daha önce 1041 Dandanakan Savaşı vardır. Eğer Anadolu’nun kapısı açılmışsa -ki ben bu mantığa karşıyım- Dandanakan Savaşı ile açılmıştır. 
Ahirinde, Anadolu’nun 1071’den sonra Türklerin vatanı olduğunu söylemek tamamıyla ve özellikle Amerikan toplum mühendislerinin 1945’den sonrasında yazılan tarih kitaplarındaki dayatmasından ibarettir. Türk çocuklarını tarih bilincinden yoksun kılmanın ilk aşamasıdır. Malazgirt’i temel almak, Aka’ların, Sümerlerin ve Eti’lerin Türk olduklarını inkâr etme yoluyla Türklerin göçebe kavim olduklarını, dolayısıyla barbar olduklarını ve medeniyet kurmaktan uzak olduklarını zihinlere kazıyarak bir tür ‘mankurtlaştırma’ taktiklerinden biridir.
Gazi Paşa bu tarihsel hatayı ortadan kaldırıp atmak için yerin altını işlemekle mükellef kuruluşun adını Etibank, oradan gelecek ürünü işleyebilmek için gerekli maddiyeti temin ve teşvik için de Sümerbank adını kullanarak tarihsel bütünlüğü Türk insanına yeniden hatırlatmak istemiştir.
‘1071’ BİR TUZAKTIR.
1071 meselesinin zahirindeki husus ise bu tarihin tamamıyla tuzak olmasıdır.
Bu konuda biri çok ilmi ve tarihi kaynak mevcuttur.
Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ekrem Memiş Hoca’nın çok önemli çalışmaları bu tarihi saptırmayı ve yalanı ortaya çıkartan ilmi çalışmalardan sadece biri, ama en önemlilerinden biridir.
Ekrem Memiş hoca konuyla ilgili açıklamalarını birlikte okuyalım:
“Anadolu Türklerin ikinci yurdu değildir. Anadolu Türklerin anayurdudur. Anadolu’da bundan 8 bin yıl önce de Türk devletinin var olduğu belgelerle kendini göstermektedir” demiştir.
Memiş Hoca MÖ. 2 bin 200’lere ait bir olayı anlatarak Akat Kralı Mezopotamya’dan gelmiş Fırat Nehri’ni geçerek Anadolu’ya gelmiş. Anadolu’da o zaman küçük küçük şehri devletleri var. Bu küçük şehir devletlerinden 17’si Hatti Kralı Pampa’nın önderliğinde bir araya gelmişler ve Akat Kralına karşı vatanlarını korumak için mücadele etmişler. Bu 17 kraldan biri de çivi yazılı metnin 15. Satırında geçen Türkî Kralı İlşu-Nail’di. (Anadolu’da bu gün dahi rastladığımız ‘Pampa’ veya ‘Pampal’ soyadlarının olması sizce bir tesadüf müdür?)
Burada geçen ‘Türkî’ kelimesinin Türk olduğuna şüphe yok. 2 bin yıl da buradan koyduğumuz zaman 4 bin 250 yıl önce Anadolu’da Türk kavmi olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor.
Memiş Hoca açıklamalarını şöyle sürdürüyor: “ Bu Türk Krallığının da Hurri isimli bir kavimden gelmektedir. Bu kavim MÖ 3 binli yıllarda Anadolu’da yaşamıştır. İlmi verilerin ışığında çok daha gerilere gidildiğinde kavmin soyunun 6 binlere dayanmaktadır.2 bin de Milattan sonraki dönem eklendiği zaman karşımıza 8 bin yıllık dev bir tarih çıkmaktadır.”
Memiş Hoca açıklamalarında işin arkeolojik boyutlarına da değinerek,” o günlerden bu güne gelen 3 kültür var. İlki; neolitik köy kültürü. Onu takip eden 5 binlerde kalkolitik kültür var. Köylerin yerini şehirlere terk ettiği dönem 3. dönem. Bu dönem ise eski Tunç Çağı. Bu üç kültür arasında hiçbir kopukluk yok. Bu kopukluğun oluşmaması ise kavmin değişmediğine işaret etmektedir” diyor.
Türk adını ilk taşıyanlar Hunlar mı, Türkîler mi?
Bildiğimiz ya da bilmemizi istenilen tarihteki bilgilerimizin yanlışlığının da altını çizen Prof. Dr Ekrem Memiş. Hurilerin Anadolu’nun Doğu bölgelerinde yaşayan en eski sahiplerinden biri olduğunu ve Anadolu’nun Türk’ün ikinci vatanı olmadığı, hatta anavatanı olduğunu belirterek Göktürk Devleti’nin de ilk Türk adını taşıyan devlet olduğu tezine de karşı çıkmakta. 
Memiş Hoca Hurrilerin devamı olan ve MÖ binlerde yaşayan Türkî Krallığının Türk adını taşıyan ilk devlet olduğunun da altını önemle çiziyor.
Memiş Hoca bununla da yetinmeyerek Evet hunlar Orta Asya’da bir Türk devleti kurmuşlardır ama bu devlet ilk Türk devleti değildir. Biz buralara sonradan gelmedik. Hep vardık. Ders müfredatında bunlar mutlaka işlenilmelidir.” Diye feryat ediyor.
Hadi son fasılda birkaç örnek daha vereyim.
Tanrı ömrünü uzun eylesin de Türk’e hizmetinden eksik eylemesin.
Muazzez İlmiye Çığ hanımefendinin bir sözünü aktarmak istiyorum.  “Yahu biz Türkler Anadolu’nun bizim olduğunu anlatabilmek için daha kaç sefer fethetmek zorunda kalacağız “
Dahası….. Amerika’da yapılan Sümer araştırmalarında Sümerlerin müzik aletinin bilgi ve bulguları tespit edilmiştir. Sümer kayıtları bu tınıları elde edebilmek için bir çalgının olduğunu belirterek çalgının tarifini de yapmışlardır.
Ayrıntıları bir kalem geçelim. Kısacası bu çalgının adı nedir, biliyor musunuz?
“Bağ”, Yani; şu bizim bildiğimiz, meftunu olduğumuz Milli Sazımız “ Bağlama’nın atasıdır yahu.., Ne dersiniz, bağlamaya da 1071’den sonra mı kavuştuk?
… ve sözün sonu
Özellikle adında ‘Milliyetçi’ ibaresi olan bir siyasi partinin başta genel başkanı olmak üzere bütün mensupları şu 1071 meselesini bir kez gözden geçirmek zorundadırlar. 
Tarihi ve ilmi gerçekler Türk ve Kürt meselesinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Ayrıca çok önemli bir husus daha vardır ki ‘ayrışma’nın asıl  kodları  bu nokta kilitlenmiştir. 
“Biz sizinle 1071’den beri kardeşiz” demek, aslında ‘siz ayrı bir milletsiniz ama biz sonradan, 1071’den beri  kardeş olduk” demektir. Birleştirelim derken ayrışmaya hizmet etmek  tam olarak bu cümlede şifrelenerek yönlendirme demektir.
Ezcümle bütün ‘Milliyetçiler’ Amerikan dayatmasında basılan 1945 sonrası ders kitaplarına ve   zihniyetli sözde ilim adamlarının kaleme aldığı safsatalara kapılarak değil. Tarafsız, yansız sadece ilmi  ve bilgisi olan ilim adamlarından faydalanabilirler.
İsimlerini bilmiyorlarsa listesini verebilirim.
Prof. Dr. Ekrem Memiş Hoca’nın adını zaten verdim.
Memiş Hoca’nın feryadına kulak tıkamasınlar yeter!

7 Mart 2013 Perşembe

21 Şubat 2013 Perşembe

Atatürk'ün Çiftliği Suudi Krala Satıldı

Atatürk'ün Çiftliği Suudi Kral'a Satıldı
Atatürk'ün 1929 yılında kendi parasıyla aldığı ve tarımın gelişmesi için halka bağışladığı Millet Çiftliği turizm tesisi yapılması için Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz'e satıldı.
Atatürk'ün bizzat kendisine ait olan çiftlik 1937’de vasiyeti üzerine millete bağışlanmış, daha sonra Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TIGEM) tarafından kullanılmıştı.
3 bin dönümlük TIGEM arazisinden 80 dönümlük alan 1994 yılında Belediye Canlı Ağaç Müzesi yapılması şartıyla Tarım Bakanlığı tarafından Yalova Belediyesi’ne tahsis edilmişti. 17 Ağustos 1999 Büyük Marmara depreminde çadır kent alanı olarak kullanılan canlı ağaç müzesi kullanılamaz duruma gelmişti.
Yalova Belediyesi daha sonraki yıllarda 80 dönümlük araziyi Belediye Meclis kararıyla önce konut alanı, daha sonra da turizm alanı olarak imara açti ve ihaleye çıkti. 
CHP Yalova İl Başkanı Özcan Özel, Yalova Valiliği’ne başvurarak ihalenin iptalini istedi. Ancak 12 Kasım’da Yalova Belediyesinde yapılan ihaleyle 5 ayrı parselden satışa çıkarılan arazinin büyük bir bölümünü Suudi Arabistan firması Merosa satın aldı.
Yalova Belediye Başkanı Yakup Kocal, şirketin Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdullaziz’in olduğunu söylediğini belirtip firmanın Yalova’ya 250 milyon liralık yatırım yapmayı planladığını belirterek, “Merosa şu anda Sapanca’da villalar yapıyor. Arboretumun tamamını Merosa alacak. Yaklaşık 250 milyon TL’lik bir yatırım yapmayı öngörüyorlar. Ortadoğu’nun ve bu bölgenin en büyük turizm yatırımını buraya yapmayı planlıyorlar. Bu Yalova için çok iyi bir şey. Bu yatırım zengin Orta doğuluların Yalova’ya gelmesi anlamına geliyor. Hem yatırımın büyüklüğü hem de oluşturacağı turizm potansiyeli itibari ile Yalova’ya önemli katkılar sağlayacak. Olurlarını verdik, satış muamelesi de bitti” dedi.
Kemal Yolcusu; Nurgul Erdat nurgulerdat@gmail.com