18 Mart 2014 Salı

YALÇIN KOÇAK; KIRIM, "Kırım'dan Rus bayrağı inerse, Türk Bayrağı asılır!.."



GÖZÜMÜZ AYDIN…
Yalçın KOÇAK
            Kiew’deki meydancılar Rus yanlısı Başkanı kovmayı başardılar, AB’cileri sevindirdiler, ama toprak kaybettiler. KIRIM ellerinden gitti. Bizim Çapulcularımızın,  Gezicilerimizin sağduyusuna hayranım diye yazmıştım, işte gerekçesi.
            Kırım niçin, niye önemli?
Arkasındaki Azak kapalı denizine Kerç Boğazı ile bağlı olan coğrafyayı, boğazı kontrol ettiği için kıymetli Rusya’nın kalbine kadar giden suyolu kanallar bu boğazdan Karadeniz’e bağlanıyor, bunun için kıymetli.
            Rusya’nın Karadeniz filoları Sivastopol ve Yalta hatta Balıklava (Balıkova)’da üsleniyor. Rus donanmasına 12 uçak gemisi yapmış, sayısız nükleer denizaltı inşa etmiş dokların olduğu Nikolayev’ide buradan kontrol edebiliyorlar.
            Kırım meselemiz diye defalarca yazdık.
Partilerimizin kendi programlarında yazdıkları veya söyledikleriyle İktidar ya da hükümet ortağı olduklarında yaptıkları farklıdır. Bürokrasi, demokrasiyi devlet adı ve gölgesiyle perdeler,  terbiye eder, evcilleştirir, kısırlaştırır. İşte Kırım konusunda da, Batı Trakya, Kıbrıs, Adalar, Musul meselesinde, Suriye altı üstü Şam vilayetimiz meselelerinden de kısır döngüye girdiğimiz fotoğraf ortada.
            Kırım romanı, trajedyası başlıyor.
Sivil inisiyatifler, kültürel diplomasi hamlesi başlatmalıdırlar. Kırım kamu diplomasisine bırakılamaz, bırakılmamalı da. Ne diyecekler; Biz Ukrayna’nın Toprak bütünlüğünden yanayız. Irak için de, Suriye için de söylemişlerdi???
            Tarihte Ukrayna adıyla bir devlet yok, Ukraynalı diye bir millet bir kavim de yok. Bu laf benim değil Putin’in uzun yıllar önce Bush’a söylediği bir sözdür. O günden beri ne politika ürettik, bu günlere hazırlığımız neydi, araştırılıp, soruşturulup, ilgililerinin sorgulanması gereken bir konudur.
Ruslarla yaptığımız Küçük Kaynarca antlaşmasının centilmenlik dokümanında Kırım’dan Rus bayrağı inerse, Türk bayrağı çekilecek şekilde bir kozumuz varken geçmiş yılarda bu istenmemiş, Ukrayna kurulmuş, Kırım otonom, özerk bölge statüsünde tutulmuş (bakın hep ayrı ve özelliği korunmuş) tarihi anlaşmadan doğan Türk, Tatar hakları sözde de olsa muhafaza edilmiştir.
            Kırım Parlamentosunda Rusların işi olmamalı. Onlar sonuçta oraya yerleştirilmiş Rusya’nın memurları. Aynı oyun İngilizlere kiralık verilen Kıbrıs adasında da başımıza geldi. Biz Kıbrıs Rumlarına egemenlik hakkı vermemişiz ki. Onlarla bir savaş olmamış bir harp kazanmamışlar, Kıbrıs’ta nasıl devlet oldukları muamma, İngiliz piçliği…
Bir değil, beş değil. Hep aynı numara..
            Özbekistan da, Kırgızistan da, Sibirya da 3. Kuşağını yetiştiren Tatar kardeşlerimiz fukaralıktan ötürü memleketlerine dönememekte, aslında bir dönebilseler nüfusları misliyle artacak, her şey onların lehine gelişecek değişecek. Sosyolojik olarak bu bizim de son nesil, son fırsatımız.
            İşte devlet ve organizasyona burada ihtiyaç vardır.
1989’da Bulgaristan’dan göç dalgası kapıya dayandığında Bürokrasi ve Diplomasi bize 30 bin kişi ya gelir, ya gelmez diyordu. Sayı 400, 500 bini geçmişti. Allah Bürokrasiye muhtaç etmesin, etmesin de her şeyi ona bırakmış sistem. Sistemi aşmak ve sorgulamaksa Terörizm suçu;  Nato’nun dahi ilgi sahasına girer, önce Evet, sonra Hayır diyenler, neden gittiklerini dahi bilmeden Silivrilerde, Hasdallarda süründüler.
            Akıllı politika üretebilmeyi başarırsak Çanakkale ve İstanbul boğazlarından sonra 3. Bir boğazımızın olması işten değil.
            Yeni Yaltamızı yazalım, Kerç’te balık hoş olur….

5 Mart 2014 Çarşamba

Doç. Dr. Mehmet ÖZDEMİR

Demokrat Parti (DP) Genel Başkan Yardımcısı ve Demokratlar Kulübü Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Mehmet Özdemir Kıbrıs’ta yaşanan son olayları değerlendirdi: 
“Kıbrıs’taki güvencemiz Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’dur”
            Demokrat Parti (DP) Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Özdemir Kıbrıs’ta (KKTC) yaşanan son gelişmelerle ilgili olarak yaptığı açıklamada: “ Kıbrıs’taki güvencemiz Cumhurbaşkanı  Derviş Eroğlu’dur” dedi.
            Demokrat Parti (DP) Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Özdemir, yaptığı yazılı açıklamada şu görüşlere yer verdi:
            TÜRKİYE'DE MAHALLİ SEÇİMLER VE KASET KAVGALARI!...
            “ Türkiye’de Mahalli Seçimler ve  kaset kavgaları ile göz gözü görmez bir kargaşa yaşanırken KKTC’de ilginç gelişmeler olmaktadır. Kıbrıs sorununa kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüm getirmek için geçtiğimiz ay ortalarında Kıbrıs Türk ve Rum liderlerinin altına imzalarını koydukları ortak metnin ara bölgede Birleşmiş Milletler (BM) Misyon Şefi Lisa M. Buttenheim tarafından okunmasından sonra bir ‘iyi niyet dalgası’ yayılmıştır. Özellikle Türk ve Rum müzakerecilerin çapraz görüşmeleri (Türk müzakerecilerin Atina’yı, Rum müzakerecilerin Ankara’yı ziyareti) memnuniyetle karşılanmıştır.
“Nihai hedefleri Türkleri, Rumların tebaası ve ikinci sınıf vatandaş yapmaktır.”
            Rum Lider Nikos Anastasiadis, geçmişteki Rum devlet başkanlarından biraz farklı gibi gözükmektedir. Rumlar, şimdiye kadarki müzakerelerde kendilerini sürekli olarak, adanın ve mevcut tanınmış devletin sahibi görmüşlerdir.
            Ada’nın tümüne sahip ve egemen olmadıkça da Türklerle herhangi bir anlaşmaya yanaşmamışlardır. Hep bir bahane bulup, masadan kalkmayı ve Türkleri de oyunbozanlıkla suçlamayı adet haline getirmişlerdir.
            ALDIKLARI TAVİZLERİ "BÜYÜK KAZANÇ" OLARAK GÖRÜYORLAR!..
            Bu müzakerelerden elde ettikleri en büyük kazanç; aldıkları tavizleri ‘kazanılmış hak olarak’ görmüşlerdir. Her yeni müzakereye de o noktadan başlamışlardır. Nihai hedefleri de Türkleri, Rumların tebaası ve ikinci sınıf vatandaş yapmaktır.
            Rum Lider Nikos Anastasiadis, ekonomik olarak iflas ve bataklığın dibinden kurtulmanın tek çaresi olarak, tek yönlü olarak ilan ettikleri münhasır ekonomik bölgelerinin içinde yer alan petrol ve doğalgazdan yararlanmayı görmektedir.
            Rumlara kalsa, bu kaynaktan Türk’lere bir cent bile vermezler.
            Ancak anlaşılan birileri; Anastasiadis’ın kulağına, adaya barışı getirerek federasyon, konfederasyon veya bizim tercihimiz iki ayrı devlet gibi bir çözümün bulunmaması durumunda, doğalgazın ve petrolün çıkarılamayacağı gerçeğini fısıldamıştır. Hatta bu işin gerçekleşmesi gerektiğini, İsrail’in de beklentileri açısından şart olduğunu hatırlatmıştır.
“Kıbrıs’ta her şey güllük gülistanlık değildir”
            Ancak Kıbrıs’ta her şey güllük gülistanlık değildir. Kıbrıs’lı Rumların şöven milliyetçiliğinin akılla ilişkisi hiçbir zaman olmamıştır. Papadopulos liderliğindeki ‘Megalo İdea’, panhelenizm taraftarı DİKO partisi hükümetteki 4 bakanını çekmiştir.
            Geri kalan 7 bakan da Rum lidere yeni bir kabine revizyonu fırsatı  vermek için istifa etmişlerdir. Böylece görüşmeler ilk meyvesini Anastasiadis hükümetinin yıkılmasıyla vermiştir. Bu istifalar Rum liderin Amerika ve AB nezdinde elini güçlendirecektir.
            Rum tarafı bu istifa olayını dünyaya ve bize karşı bir taktik olarak kullanacaktır. ‘Beni daha fazla zorlamayın, hükümetim de istifa etti. Türklere taviz veremem. Sonuçta bu varacağımız anlaşma halkın onayına gidecek. Halkta ne kadar tepki olduğunu görüyorsunuz’ diye baskılara karşı duracaktır.
            Bu bir oyundur ve egemen güçler yine Rumlara karşı uygulayamadıkları baskı silahını, her zamanki gibi Türklere doğrultacaktır. Hele dışarıda itibarını gün be gün kaybeden bir Türkiye ve durdurulamaz akıbetini önlemeye çalışan bir Başbakan varken…
            MİLLİYETÇİLİĞİNDEN EMİN OLDUĞUMUZ LİDER, EROĞLU...
            Bu durumda iş, milliyetçiliğinden emin olduğumuz KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu’na kalmaktadır. Kendisini bu oyunda bilgi ve tecrübesiyle en önemli güvence olarak görmekteyiz.”
            (DP Basın Merkezi – Ankara, 05 Mart 2014)

24 Şubat 2014 Pazartesi

Mustafa Kemal ATA-TÜRK

O'nun zamanında Türkiye'de; 
İnsan Hakları, Özgürlük, Güvenlik, Adalet Ahlâkı, Hâkim ve hükümran Cumhuriyet, de'Facto Demokrasi ve gerçekten Hukuk vardı!..

14 Şubat 2014 Cuma

HASAN KORKMAZCAN: Kumpasta TBMM görevini yapmalı!..

Kumpasta TBMM görevini yapmalı
TBMM eski Başkanvekili Korkmazcan, “Siyasi sorunlar siyasi araçlarla çözülür. Kumpas davalar konusunda görev Meclis’e düşmektedir” dedi.
ANKARA- TPB Onursal Başkanı Hasan Korkmazcan, kumpas davalar konusunda TBMM’yi göreve çağırdı. Gündeme dair çok önemli açıklamalarda bulunan Korkmazcan açıklamasında “Siyasi sorunlar siyasi araçlarla çözülür’’ diyerek ‘’kumpas davalar” konusunda görevin TBMM’ye düştüğünü söyledi.
TBMM Eski Başkanvekili Hasan Korkmazcan açıklamasında şu görüşlere yer verdi: 'Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy ve benzeri siyasi davaların, itirafçıların deyimiyle birer kumpas, tertip ve komplo' olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Bu itirafları destekleyen maddi kanıtlar, resmi raporlarla sabit hale gelmiştir. Bu durumda, bu davalarda yargılanmakta olan veya haklarında kesinleşmiş hüküm bulunanların suçsuzlukları, kamuoyunda tartışılmaz konuma dönüşmüştür.
Sürecin, mağdurların ihlal edilen hakları dışında, Türkiye Cumhuriyeti'nin, Türk yargısının ve Türk Ordusunun itibarlarına bir saldırı olduğu da açıklığa kavuşmuştur. Geride kalan hukuka aykırı uygulamalar safhasının, Türk Devletine yönelik çok yönlü bir saldırının yargı eliyle yürütülmesi olduğundan artık kuşku duyulamaz. Böyle bir saldırının, sanki ortada normal işleyen bir yargı süreci varmış gibi değerlendirilmesi kabul edilemez. Mağdurların şahsında, onların mensup olduğu kurumlar ve esas olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti tertip hedefi yapılmıştır. Uygulamaların hukuk dışına çıkmasından beri ve özellikle Sayın Haberal'ın tutuklandığı günden itibaren, konunun, TBMM tarafından ele alınması ve yasama tasarruflarıyla soruna çözüm bulunması gerektiğini ifade ettim.
TBMM Başkanı, Başbakan ve sırasıyla 3 Adalet Bakanı ve muhalefet liderlerinin değerlendirmeleri, aynı ortak noktada buluşmaktadır: 'Davalar kirli bir siyasi tertiptir.' Bu şartlar altında, siyasi sorunların siyasi araçlarla çözülmesi ilkesi çerçevesinde yasama araçlarının hayata geçirilmesi gerekmektedir. Türk Milletinin, TBMM'den acilen beklediği çözüm, ülkemize ve devletimizin kurumlarına yönelik bu karanlık saldırının durdurulmasıdır. Saldırı mağdurları hakkındaki tutukluluklar, yargılamalar ve yargı hükümleri ortadan kaldırılmalıdır. İkinci olarak bütün mağdur vatanseverler kesintiye uğrayan görevlerine iade edilmeli ve onların mesleki ve kişisel zararları tazmin edilmelidir.
Üçüncü olarak bu karanlık tertiplerin iç ve dış failleri ve işbirlikçileri cezalandırılmalıdır. Sorun artık adliye koridorları ve mahkeme salonlarında sonlandırılamayacak, bir milli felaket haline gelmiştir. Hiç kimse Türk Milletinin duyarlılığını başka amaçlar ve hesaplar için kullanmaya kalkışmamalıdır. Beklentilerin aciliyeti, başka suçların örtülmesi heveslerine yol açmamalıdır. Vatanseverleri rehine konumuna getirerek paralel çıkarlar aranmamalıdır. Hukuk içi çözüm görüntüsü altında, yasadışı tertiplere, hukuki kılıflar ve meşruiyet değerleri yüklenmeye girişilmemelidir. Milletçe gözümüz, itiraflarla hesaplaşılması kaçınılmaz duruma gelen 'kumpas sürecinin' üzerindedir. Beklemiyoruz, 'derhal çözüm!' diyoruz. Sonra Türk milleti benzer felaketleri bir daha yaşamamanın önlemlerini alacaktır.

21 Ocak 2014 Salı

HASAN KORKMAZCAN; 20. Dönem TBMM Başkan Vekili

SEVGİLİ VE DEĞERLİ HALKIMIZ
BİLSİN Kİ !..
Cumhuriyet tarihinin en ağır bunalımlarından birini yaşamaktayız.
Türk milleti bu süreci de elbette sonlandıracaktır. Şimdilik sorumluları ve suçlarını tespit dönemindeyiz. Tedip ve tazmin dönemleri de gelecektir.
Şafak yakındır.
Yeni şafak, en az 1946’daki kadar demokrasiye, en az 1955’deki kadar kalkınmaya, en az 1966’daki kadar sanayileşmeye dönük bir heyecanla sökecektir.
Bunalımın ağırlığı ve bağlantıları, milli atılımın, inkılâpçı ve sosyal adaletçi bir programla yürütülmesini zorunlu kılmaktadır.
Gücümüz; 19 Mayıslarda, 7 Ocak 1946 şafaklarında denediğimiz birikimlerdedir.
Aşağıda 7.1.2014 tarihli bir değerlendirmeyi sunuyorum:
Hasan KORKMAZCAN
20. Dönem TBMM Başkan Vekili
46 Şafağı’nda Demokrat Parti
İki yüz yıllık bunalımlı arayış dönemlerinin sonunda, 7 Ocak 1946 tarihinde Türk siyaset tarihinin en önemli adımlarından biri atıldı. Demokrat Parti kuruldu.
Altmışlı yıllardan seksenli yıllara kadar, benim çok dinlediğim “Biz 46 Şafağı’nda Yola Çıkanlar” tanımlaması, merkez- merkez sağ siyasetin ortak kimliği oldu. Bu söylemi, demokrasi döneminin önemli hatiplerinden Talat Asal, Ali Naili Erdem ve Cevat Önder’in davudi seslerinden hâlâ duyar gibiyim.
Demokrasi, milli değerler, hukuk devleti, halka hizmet bilinci, faziletli yönetim, Cumhuriyetin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, egemen ve bağımsız bir toplum olarak dünya milletleriyle yarışmak, dünya barışına katkı, evrensel kültürü halkı Müslüman ve laik yönetimi benimsemiş bir millet olarak zenginleştirmek, dayanışma ruhuyla kalkınmasını bir arada gerçekleştirerek huzur ve refah toplumuna uzanmak hepimizin ortak hülyasıydı....
Her dara düştüğümüzde, her rehavete kapıldığımızda “46 Şafağı’nı” hatırlamak bize yeni bir başlangıç yapmanın enerjisini verirdi. Yeni başlangıçlar için hiçbir koşul bizi yılgınlığa ve bezginliğe itemezdi.
“1946 Şafağı’nda Yola Çıkanlar” bilinci, millet hizmetinde üç-dört kuşağı kozmik bir eylem bulutu gibi sarmıştı.
1957 Seçimleri’nin sonuçlarını Isparta Demokrat Gazete’nin matbaasında şafak vaktine kadar izlemiştim. O yıllarda Celal Bayar’ı, İsmet İnönü’yü, Tevfik İleri’yi, Said Bilgiç’i, Suphi Baykam’ı, Fethi Çelikbaş’ı salonlarda ve meydanlarda dinlemiştim. Adnan Menderes’le şafak vakti yollara düşüp temel atma törenlerinin haberlerini yazmıştım. “Kıbrıs Türk’tür, Türk Kalacaktır” sloganlarıyla mitinglerde konuşanlardan biri olmuştum.
27 Mayıs darbesi bu coşkuyu durdurdu. Adeta ırmağın yatağını değiştirdi. Daha önce halktan yönetime, partilerden halka geçen enerji akımı kesildi.
Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiri, içinde her sınıftan Türk insanının bulunduğu bu sinerji yumağının en güzel tasviridir.
İşte, 27 Mayıs’ta kaybedilen bu ruh olmuştur.
Anadolu’nun büyük ozanı Homeros da her destan bölümüne güzel Anadolu’nun şafaklarını anlatarak başlar: “Toprakların üstünde uyanan Şafak kızı, gül parmaklarıyla ufukları boyarken kahramanlar yola koyulur.”
Bu Anadolu Şafakları, bu binlerce yıllık yurdumuzun hep taze başlangıçlara yönelten çağrıları, atalarımızı “Uzak Asya’dan” İstanbul’a, Roma’ya, Viyana’ya koşturmuştur.
1946 Şafağı da, Milli Mücadele kahramanlarını elbirliğiyle demokratik rejimi kurma görevine ulaştırmıştı.
Zamanın Milli Şefi de, zamanın muhalefet liderleri de TBMM’nin İstiklal Madalyası’yla onurlandırdığı gazilerdi. Onlar, Mustafa Kemal Atatürk’ün silah, siyaset ve dava arkadaşlarıydı.
1950-1960 arasındaki kavgaları da sert oldu. Kırıcı oldu. Fakat bugüne kadar her kalite erozyonunda dönüp örnek aldığımız, devlet yönetiminin faziletli uygulamalarını da Türk tarihine onlar yazdılar.
1961 sonrasında bizler yine 46 Şafağı’nın ilhamlarıyla demokrasiyi yeniden inşa etmeye koyulduk.
1971 sonrasında yeni darbe saldırılarına 46 Şafağı’nın bilinciyle karşı koyduk. Bu yıllarda, demokrasinin yaralarını sarma konusunda İnönü-Bayar yakınlığına tekrar tanık olduk. Milli Mücadele’de yorgun vatanı kurtarmada birbirlerini tamamlayan rollerindeki gibi demokrasi görevi üstlendiklerini gördük.
7 Ocak 1946’da atılan demokrasi adımı tıpkı Kuvay-ı Milliye gibi, halkımızın tarih boyunca bağımsız ve egemen bir millet olarak “kendi iradesini devlet hayatına hâkim kılma” arzusuyla başlamıştır.
Biz, “1946 Şafağı’nda Yola Çıkanlar” her zor dönemeçte yeniden fazilet yolculuğuna çıkacak enerji, umut, kuvvet ve kudrete sahip olduk.
Yeniden oluruz. 

3 Ocak 2014 Cuma

ŞEREF AYDOĞAN

ADALETİN MUTFAĞINDA BİR FAZİLET ABİDESİ
Mustafa Nevruz SINACI
            Bu gün siyaset yapmayacak ve siyasetten konuşmayacağız...
Şeref AYDOĞAN
Ama dönem itibarıyla, siyasi partilerin ve siyasetin hayat bulduğu; Sevk, idare, idame, kontrol ve koordine edildiği adalet, hukuk ve hakikat mutfağına şöyle bir bakacağız.
Hani, merhum İsmet İnönü’ye bir söylem izafe olunur; “Kafasında kırk tilki dolaşır, lâkin hiçbirinin kuyruğu bile, mümkün değil bir diğerine değmezdi…” Demem o ki, bu hafta hayırlısıyla “merhaba” dediğimiz 2014 yılı itibarıyla Türkiye Cumhuriyetinde irili ufaklı tam 78 siyasi parti mevcut. Bunlardan ez az 60 – 65 tanesi usulen, şeklen, muvazaa (tartışmalı, bir başka partinin yedeği, müstakbel ikamesi, stepnesi) cihetiyle ve bilhassa günü gelince (seçim arifelerinde) pazarlık masasına konulmak için vardır. Bir kısmı da, yasal boşluk, ayrıcalık, imtiyaz ve istisnalardan yararlanarak “dokunulmaz tüzel kişilikler üzerinden çıkar sağlamak amaçlıdır. Bazıları da radikal uç ve unsurların at oynattığı, (görünürde ve resmiyette herhangi bir kötü sicili olmayan) De’Facto menfaat örgütlerinin cirit attığı yerlerdir.
Biz, muhtemelen bunların arasında yer alan iyi, namuslu, dürüst, tarafsız, bağımsız, onurlu ve sorumlu; Hukukun üstünlüğüne sahip ve bütün unsurlarıyla saygılı gerçek demokrat kitle partilerini tenzih ederiz. Zira unutulmamalıdır ki “Siyasi Partiler İnsan Hakları, Adalet ahlâkı, Hukuk ve Demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır.”
İşte bu nedenle ülkemizde 50 yılı mücavir bir süredir adalet yok. Hukuk tartışmalı, “kalkınma-gelişme, ilerleme, özgürlük, güvenlik, bilim, toplumsal mutluluk, şerefli, helâl ve dürüst zenginliğin teminatı demokrasi, külliyen yok hükmündedir.” Kimin sayesinde? Elbette mevcut ve mer-i siyasi parti nam teşekküllerin bir kısmının!.. Şimdi sözün özüne gelelim:
Devlette her sektörün idare, idame, takip, kontrol, kanun ve kurallara göre koordine edildiği bir sorumlu daire vardır. Elbette, bu siyasi partilerin de, takip, kontrol ve koordine edildikleri bir devlet ünitesi var. Kendi özel yasası ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu gereği, Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcılığı bünyesinde kurulu “Siyasi Partiler Bürosu”…
Ama yukarıda “mutlak surette namuslu, dürüst, demokrat, adalet ve hukuka hakkıyla vakıf, sahip ve saygılı” olanları istisna ederek tanımlayıp, kısaca durumlarını açıkladığımız; Nevi-i şahsına münhasır Türkiye Cumhuriyeti partilerini hukuki yönden takip, kontrol, idare ve istikrarla (yol kazası, faaliyet arızası, sahtekârlık, yalancılık, idareyi kandırma olmadan ve birbirlerine karşı saygılı, mesafeli konumda) faaliyet göstermelerini sağlamak, gerçekten de dünyanın en zor, en çileli, belâlı, yorucu ve meşakkatli işidir!..
Peki, yozlaşmış bir yapıda bu nasıl mümkün olmakta?.     
Cevap: “adaletin mutfağı”, yani “Siyasi Partiler Bürosu” sayesinde
İfa ve icra ettiği görev, taşıdığı sorumluluk, hayati varlık ve ağırlık bakımından; En az bağlı bulunduğu kurum olan “Yüksek Mahkeme” kadar önemli bir ünite. Yıllar önce basiret, feraset ve beka sahibi nadirden bir “umur-u devlet” eşhasınca keşfedilmiş bir “fazilet abidesi” etrafında ve Atatürk’ün “millet memuru” tarifi muvacehesinde; Fedakâr, vefakâr, hak, hukuk, adalet ve sadakat ilkeleri etrafında halkalanmış, görev şuuru içinde bir grup memur…
İfrat değil, tefrit değil, abartma hiç değil!.. Ben bu daireyi yıllardır bilirim.
Bu görevi özveriyle 30 yıldır yürütmekte olan, sevgili ve değerli Müdürümüz Şeref Aydoğan’ın kurmuş olduğu düzen (sistem) sadece ben değil, her hangi bir siyasi partili olup da, kendisini tanımayan, bilmeyen, takdir etmeyen kimse yoktur. Şeref Aydoğan ve değerli mesai arkadaşları Türk Siyaset hayatının “idame ve idare” makamında çok saygın bir yere sahip olmakla; Burada, izninizle Şeref Aydoğan’ı biraz tanıtmak istiyorum:     
            ŞEREF AYDOĞAN: 1949 Yozgat-Çayıralan, İnönü köyü doğumlu. İlkokulu kendi köyünde, Ortaokul ve Liseyi Ankara’da bitirdi. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Matematik bölümünü memuriyette tamamladı. Hem çalıştı, hem okudu. Bu arada evlendi, aile geçindirdi. Vatani görevini Yedek Subay olarak Ağrı-Patnos’ta yaptı. Evli ve üç çocuk babasıdır...
            İyi ki varsın Şeref Aydoğan, keşke bütün devlet memurları da senin gibi olsa…

30 Aralık 2013 Pazartesi

DEMOKRASİ ŞÛRASI!...

DEMOKRASİDE BİRLİK VAKFI
DEMOKRASİ ŞÛRASI SONUÇ BİLDİRİSİ
            Türkiye’de ilk defa “Demokrasi Şurası” Demokraside Birlik Vakfı”nın organizasyonu ile 30 Kasım 2013 tarihinde Milli Kütüphane’de toplanmıştır.
Dört Oturum şeklinde gerçekleştirilen Şura’da; demokrasi tarihimizin gelişimi bugünü, darbeler, dünyadaki uygulamaları ve evrensel standartlar ile Türkiye demokrasisi mukayese edilmiş, özetle ülkemizin bir numaralı meselesi olan demokrasi, masaya yatırılarak enine boyuna tartışılmıştır.
Şura’ya aşağıda isim ve unvanları yazılı ülkemizin yetiştirdiği değerli siyasetçiler, akademisyenler,  STK temsilcileri ve kalabalık bir izleyici topluluğu katılmıştır.
Ferruh BOZBEYLİ - E.TBMM Başkanı
Prof. Dr. Cihat GÖKTEPE -  Uluslararası Antalya Üniversitesi Rektörü
Veyis GÜNGÖR  - Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (UETD) Hollanda Başkanı
Doç. Dr. Atilla SANDIKLI -  BİLGESAM Başkanı
Prof. Dr. Mehmet ALTAN - İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi
Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ -  İnsani Değerler Derneği Genel Başkan Yardımcısı
Prof. Dr. Talip KÜÇÜKCAN - Marmara Üniversitesi Öğretim üyesi, SETA  Editörü
Dr. Muhammet ÇAKMAK - CHP Parti Meclisi Üyesi
Prof. Dr. Vedat BİLGİN - Gazi Üniversitesi öğretim üyesi 
Doç. Dr. Hamit Emrah BERİŞ - Gazi Üniversitesi Öğretim üyesi, SDE uzmanı
Mehmet BOZDEMİR - Demokraside Birlik Vakfı Başkanı
            Şura sonucunda aşağıdaki tespitler yapılmıştır.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
            1. Türkiye’nin bir numaralı meselesi demokrasidir ve Türkiye’nin demokratikleşmeden normalleşmesi mümkün değildir.
            2. Türkiye’deki demokrasi, evrensel standartların oldukça gerisindedir.
3. Türkiye’de son yıllarda yaşanan gerilimler ve olayların temelinde çağcıl demokrasi, demokratik kültür ve olgunluk eksikliği yer almaktadır.
4. Birleşmiş Milletlerin hazırladığı 187 ülkenin insani gelişmişlik endeksinde Türkiye 92.sıradadır. Üst sıralarda demokrasi standardı yüksek ülkeler yer almıştır.
5. TBMM’ye ve Anayasaya “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Yazmakla o ülkeye hemen demokrasi gelmez.
6. Demokrasilerde en üstün değer insan ve hukuktur.
7. Demokrasi, herkesin kendi sorumluluğunu bilmesidir.
8. Demokrasi, kurumlar ve kurallar rejimidir.
9. Demokrasilerde beş temel kurum olan; yasama, yürütme, yargı, hür basın ve STK’lar kendi varlıklarını kanıtlamalı ve kendi kurallarını özgür bir şekilde uygulayabilmelidir.
10. Gelişmemiş demokrasilerde siyasiler halktan aldıkları gücü kendi güçleri zannederler ve bu gücü hukuk dışı, keyfi kullanmaları ülkeleri felaketlere götürmüştür. Kontrolsüz güç en tehlikeli güçtür. 
11. Yürütmenin yani hükümetin ve partilerin kontrolünde olan bir meclis yasama görevini gerçek manada yapamaz ve böyle bir ülkede gelişmiş bir demokrasiden söz edilemez.
12. Yürütmenin kontrolünde ve vesayetinde olan bir yargıdan adaletin tecellisi beklenemez ve böyle bir ülkede gelişmiş bir demokrasiden söz edilemez.
13. Hür basının ve güçlü STK’ların bulunmadığı ülkelerde güçlü ve gelişmiş demokrasi de yok demektir.
14. Siyasi hayatımızda partilerin kendilerini devlet gibi görmeleri CHP ile başlayıp DP ile devam etmiş ve bu anlayış iktidara gelen diğer partilere de sirayet etmiştir. Bu durum toplumda kutuplaşmalara ve kamplaşmalara sebep olmuş ve demokrasimizin gelişmesini engellemiştir.
15. Bütün darbeler ve muhtıralar demokrasinin gelişip güçlenmesini engellemiştir, darbelerin anası 27 Mayıs 1960 darbesidir.
16. Darbe neden olur? Devletin gücü toplumdan daha güçlü olduğu zaman orada darbe olur. Devleti sınırlandıracak unsurlar ortaya çıkmamıştır. Darbe siyasal kültürümüzün temelinde vardır. Tanzimat ağır bir bürokratik vesayet kurmuştur ve halen devam etmektedir. Devlet özne, toplum nesneler yığını olmuştur. Devlet toplumu istediği gibi düzenlemeye kalkmıştır. 28 Şubat Özal’a verilen bir cevaptır.
17. Demokrasi temelde hukuktur. Darbecilerin yaptığı anayasa başta olmak üzere, aynı seçim kanunu, aynı siyasi partiler kanunu ve diğer kanunlar yürürlükte ise darbenin alt yapısı her zaman vardır. Zayıf ve gelişmemiş demokrasilere her zaman müdahaleler olur. Demokrasimiz halen tehdit altındadır.
18. Sivillikten ve darbelere karşı olmaktan bahsedip, darbecilerin hukuk sistemi ile iktidara devam etmek ahlaki değildir.
19. Milletvekillerinin kendini halka karşı değil, lidere ve partisine karşı sorumlu görüldüğü yerde demokrasi olmaz.
20. Demokrasi insanın mutlak kutsallığı üzerinde yeni biçimleniyor, yeniden şekilleniyor. Ulus devletten insan odaklı bir devlete geçiş var. İnsanın ben çok değerliyim diyebilmesi çok önemlidir. Değer üretmeyen bir insan kendini değerli kılamaz. Siyaset, mesleği olmayan insanları bir asansörle en tepeye çıkaran, bir anda sınıf atlatan bir kurum haline gelmiştir. Bizi kim yönetecek değil, nasıl yönetecek diye baktığımız zaman demokrasi olacaktır.
21. Hollanda’nın 400 yıllık bir demokrasi geleneği vardır. 17 bölgenin birlikte yaşama kültürü ve meclisleri çok güçlüdür. Hollanda anayasasının ilk maddeleri özgürlüklerin korunması ve ırkçılıkla mücadeledir. Türkiye’deki STK’lar yurt dışında partnerler bulmalı ve değerler konusunda işbirliği yapmalıdır.
22. Laiklik olmazsa demokrasi olur mu? Demokrasi, din ve laiklik ilişkileri gelişmiş demokrasilerde son derece normal bir işleyiştedir. Din, sosyal, ekonomik ve siyasi hayatta etkin bir şekilde vardır. Laik olup demokratik olmayan ülkeler olduğu gibi, demokrasisi gelişmiş, fakat laik olmayan ülkeler de vardır.
23. Partiler arası ilişkilerin normalleşmesi, gerginliklerin azaltılması demokrasimizin gelişmesine çok önemli katkılar sağlayacaktır. Demokrasi, inatlaşma, restleşme, kutuplaşma, kamplaşma ve kavga rejimi değil, uzlaşma rejimidir. Demokrasi erdemli ve faziletli insanların rejimidir.
24. Cumhuriyet modern bir hayat projesi olarak tarif ediliyor, bu yanlıştır. Devlet şeklinin adı cumhuriyettir. Rejim demokrasidir, çağdaşlık demokrasidir.
25. 12 Eylül 2010 anayasa değişikliği referandumu demokrasimiz için bir milat olmuştur. Yargının yeniden düzenlenmesi, fişlemelerin kaldırılması ve darbecilerin yargılanabilmesinin önünün açılması demokrasimize güç katmıştır.
26. Çözüm süreci, kamu denetçiliği(Ombudsman), demokratikleşme paketi, başörtü yasağının kalkması demokrasi standardımızı yükseltmiştir.
Gezi olayları, öğrenci evleri ve dershanelerin kapatılması ile ilgili tartışmalar demokrasi standardımızı maalesef geriye götürmüştür. Ayrıca siyasi iradeye büyük bir güvensizlik oluşturmuştur.
27. Dershanelerin kanunla kapatılmaya çalışılması demokrasiye, temel hak ve özgürlüklere, hukuka, serbest piyasa ekonomisine, teşebbüs hürriyetine aykırıdır. Bu konuda ısrarcı olmak bunu dayatmak toplumda yeni gerilimlere, kamplaşmalara ve kutuplaşmalara sebep olacaktır. Yanlıştan dönmek geri adım atmak değil, erdemliliktir.
28. Avrupa Birliği(AB) kriterlerinin demokrasi standardımızı yükselteceği topluma iyi anlatılmalı ve hükümetler bu konuda gerekli düzenlemeleri yapmalıdır.
29. Çoğulcu demokrasi anlayışında çoğunluğun yönetme hakkı bulunmasına rağmen çoğunluğun sınırsız yetkilere sahip olduğu söylenemez.
30. Temel insan haklarına saygı, insan onurunun korunması, azınlıkta veya muhalefette olanların beklentilerinin dikkate alınması, farklı düşüncelerin serbestçe hiçbir baskıyla karşılaşmadan söylenebilmesi çoğulcu demokrasi için şarttır. Çoğulcu demokrasilerde özgürlük herkesin yönetime serbestçe katılımını sağlarken, eşitlik de insanların her türlü farklılığına rağmen, insan onurunun korunması gereğinden dolayı, eşit bir şekilde bu yönetime katılabilmesi anlamına gelmektedir.
31. Yönetişim kavramı ise hükümet otoritesine ve gücüne dayalı yönetim anlayışından, hiyerarşik yapıdaki bir yönetim olgusundan farklı yeni bir süreci ve toplumun yönetimine ilişkin yeni bir modeli anlatmaktadır. Böyle bir model içinde aktörlerin ve birimlerin tek taraflı yönlendirmeleri ve etkileri değil, bir etkileşim süreci içinde gerçekleşen interaktif ilişkiler söz konusudur. Sadece hükümet birimlerinin ve görevlilerinin değil, aynı zamanda hükümet dışı örgütlerin, sivil toplum örgütlerinin, bilim adamlarının, uzmanların ve vatandaşların katılımı söz konusudur.
32. Çoğulculuk ve yönetişimin temel ilkeleri olan hukukun üstünlüğü, katılımcılık, şeffaflık, eşitlik, etkinlik, hesap verebilirlik sayesinde önemli güç merkezleri arasında uzlaşma sağlanarak toplumsal gerilimlerin çıkması önlenebilir. Çıkan gerilimler kutuplaşmaya ve karşılıklı düşmanlıklara varmadan yatıştırılabilir.
33. Çoğulcu demokrasi ve yönetişim prensiplerinin siyasetin, bürokrasinin, toplumun her kesimine yerleşmesi, demokratik kültür ve olgunluğun oluşturulabilmesi için.; Bu prensiplerin aileden başlamak üzere eğitimin her kademesinde öğretilmesi ve uygulanması, siyasal etik kuralların geliştirilmesi ve siyasal hayata hâkim olması, yeni Anayasa, Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları, diğer kanunlar ve mevzuatın içine ve ruhuna yerleştirilmesi, yürütmenin yasama ve yargı üzerindeki etkinliğinin ortadan kaldırılarak kuvvetler ayrılığı prensibinin tam olarak gerçekleştirilmesi gereklidir.
34. Bireysel ve toplumsal özgürlük alanları genişletilirken, güvenliğin temel görevinin bu alanları korumak olduğu üzerinde durulmalıdır.
35. Sadece çağcıl demokrasi, demokratik kültür ve olgunluğa ulaşmış bir Türkiye’de; barış, istikrar ve güven ortamı yaratılabilir, huzur ve refah içinde insanca bir yaşam hâkim olabilir.
               Kamuoyunun ilgi ve bilgisine saygıyla duyurulur. 
23 Aralık 2013
   Mehmet BOZDEMİR
       Demokraside Birlik Vakfı Başkanı