24 Ocak 2011 Pazartesi

Ali Aslan Dumanol // Eğitimci, Düşünür, Yazar

Modern Frankeştayn’lar Gerçek canavarlar, canavarı yaratanlardır.  
Önce "AMANSIZ İNSANLIK DÜŞMANI" Frankeştayn’ı biraz anımsayalım...
50-80 yaş kuşağındaki gençlerimizin(!) mutlaka hatırladıkları korku filmlerinin unutulmaz bir canavar kahramanı. Kendi adı yok aslında. O’nu yaratan doktorun “Dr. Victor Frankeştayn.” Soyadıyla anılıyor. Doktor, ölümsüzlüğü arayıp bulma yolunda ve yaratan olmak rüyasıyla kendini Tanrı sanan manyak bir bilim adamı. Kitabı 1918 tarihinde yayınlanmış. Şaşırtıcı tarafı ise yazarının Mary Shelley adında bir kadın olması.
Gelelim Modern Fankeştayn’ımıza…
O kadar çoklar ki hangisini yazacağını şaşırıyor insan. Günümüzün belli başlı türleri arasında Politikacı, Asker, Bilim Adamı, Yazar, Edebiyatçı, Sanatçı, Hukukçu, Bürokrat, İş adamı ve çok daha şaşırtıcı olan nice başkaları bulunmakta. Dr. Victor yaşasaydı; kendi canavarı korkunç Frankeştayn’ının günümüzdeki versiyonlarının yanında melek gibi kaldığını görünce kafayı yerdi resmen.
Ben EN TEHLİKELİ olanını yazacağım...
Yani GIDA Frankeştayn’larını. Bunlar orijinal Frankeştayn gibi kendini Tanrıya benzetme hevesinden öte, kendilerini Tanrı sanan mega-süper dünya zararlıları. Bunlar muhtemeldir ki, ellerindeki mevcut toprakları değil ekmeye, tuvaletlerine bile yetmeyen, kökten ırkçı ve radikal faşist mutantlardır. Tanrılarını değiştiremedikleri için, Tanrının ürünleriyle (veya doğal seleksiyonla evrimleşmiş natürel gıdaların) ve onun kodlarıyla uğraşıyorlar. Hatta değiştiriyorlar.
İlk hedefleri olan az alanda çok ürün hedeflerine ulaştılar…
Yetmedi. Görüntüsüne de müdahale ettiler. Yetmedi. Rengine de müdahale ettiler. Yetmedi. Kokusuna da müdahale ettiler. Yetmedi. Tadına da müdahale ettiler. Yetmedi. Vitamin, enzim ve elementlerine de müdahale ettiler. Yetmedi. Türün devamı kodlarını içeren çekirdeğine de müdahale ettiler. Yetmedi. Kendisini, tüketenin DNA’sına kopyalayan trans-genleri ürettiler. O’da yetmedi. Ekildiği toprakları de değiştiren, zehirleyen katkılar koydular. Yine yetmedi.
Şimdi ki gizli hedefleri…
IRKLARA GÖRE ayrı etki ve tesir gösteren Biyolojik Gıda Silahları üretmek. Bir başka değişle; ırka göre hazırlanmış, yani yalnızca O ırkı hasta edecek, kısır bırakacak, hatta imha edecek Gıda Silahları üretmek. Tek kaygıları bu gizli zehirli GDO savaşlarından kendilerinin de etkilenmeleri. Görünen odur ki, keşfettikleri şeytan zehrinin panzehirlerini henüz bulamamışlar. Nasıl mı anladım? Eğer bulunmuş ve denenmiş olsaydı bu panzehir KİTLESEL ÖLÜMLER çoktan başlamış olurdu.
Mevcut duruma bakınca çıldırmamak elde değil…
Halen, Tarım ve Köy işleri Bakanlığımızın 115.000 çalışanı var.. 70 üniversitemiz, 30 ziraat fakültemiz ve 50 tarım araştırma enstitümüz bulunmakta. Ne yapar bumlar? Bulmaca mı çözerler? OK’ mi oynarlar… Veya durumun vahametinin farkında olup susarak bu cinayetlere ortak mı olurlar? Daha da ayıbı ise, içlerinde sayısız idealist gençlerimizin de bulunduğu tam 10 bin işsiz ziraat mühendisimizin göz göre göre harcanmasıdır. Ne aymazlıktır ki, veya nasıl bir işbirlikçi ihanettir ki, Türkiye tohumda tamamen dışa bağımlı hale getirilmiştir. Yoksa tüm bu rezaletler üç beş adet saltmış veya kiralanmış züppe siyasetçinin cebi için mi yaşanmaktadır? Frankeştayn tohumların icadı-mucidi ve doğal patronu şeytanın araştırmacıları, genleriyle oynayarak, gül ile limon kokulu domates yetiştirdiklerini gazetelerin Internet sayfalarında gururla yazıyorlar. Saklamıyorlar artık. Habere göre, istediğiniz şekle sahip domatesleri bile bulabilirsiniz; çekirdeksiz, kalp şeklinde, salatalık şeklinde, dilimli...
Genlerle oynama meselesi yüzde yüz doğrudur…
Bu tohumların bir ekimlik olduğunu bilmeyen yok. Yani bir defa tohum almakla kurtulamıyorsunuz. Bir gram tohumun fiyatı her dönemde bir gram altına denk. Üstelik bu Frankeştayn tohumlarını toprağa bir ektin mi artık isteseniz de yerli tohuma dönemiyorsunuz. Genetik tohum o toprağa da zarar veriyor. Artık hep bu genetik tohumu kullanmak zorundasınız. 50-70 yıl sonra ise toprak kanserojen maddelerle dolduğu için artık tamamen kullanılmaz hale geliyor.
Acı bir örnek…
Türkiye'nin patates deposu olan Niğde ve Nevşehir bölgelerinde yetiştirilen patateslerde kanserojen maddeye rastlandığı için artık patates ekimine izin verilmemesidir. Yani Frankeştaynlar şeytan tohumlarını tek başına satmıyor. Tohum alana hastalığı bedava.... Bu şeytan tohumların içine hastalık yerleştirenler, bu sayede zirai ilaç satımını da garanti altına almış oluyor. Bütün bu acı tabloya rağmen Türkiye'de yabancıların menfaatine çalışan bir patent sistemi işletiliyor. Çok korkunç. Köylü kendi bahçesinde tohum bırakamayacak. Yoksa uluslararası mahkemede yargılanacak! Şu anda dünyada bu şeytan tohumlarını kullanma yasası çıkartan ilk ülke işgal altındaki Irak'tır. İkincisi de biz olacağız.
HENÜZ SONA GELİNMEDİ.
DAHA VAKİT VAR!

Anlayalım, anlatalım, eyleme geçelim. Bildiğimiz kadar ve elimizden geldiğince. Tabii eğer çocuklarımızın da, torunlarımızın da, neslimizin de bu topraklarda yaşamaya devam etmelerini istiyorsak !
Ali Aslan Dumanol
Eğitimci, Düşünür, Yazar 
AMAN SÖZÜN AZ OLSUN, AYDIN OLSUN
IŞIK SAÇSIN, BAKAN KÖRE GÖZ OLSUN!
[UNITED-TURKS] Birleşmiş Türkler Grup Başkanı

20 Ocak 2011 Perşembe

Prof. Dr. Ahmet Berhan YILMAZ

AĞLAMAK İSTER MİSİN?
Prof. Dr.Ahmet Berhan YILMAZ
Prof. Dr. Ahmet Berhan YILMAZ
Ağlamak ister misin?
Akşamdan sabaha, sabahtan akşama kadar,
Her yerde, her zaman,
Ağlamak ister misin benimle?
Her bir hastanın acısına, üzüntüsüne,
Hiç tanımadığın bir evladın, ananın, babanın, kardeşin ölümüne,
Her bir şehit haberi vursun mu seni de kalbinin orta yerinden?
Evine ekmek götüremeyen her babanın acısına ortak olmak ister misin?
Soğuktan üşüyen her bir bebeğin elleriyle üşüsün mü senin de kalbin?
Gözyaşların dolsun mu bir çanağa?
Dönsün mü gözlerin kan çanağına?
Ağlamak ister misin?
Ulaşabildiğin, ulaşamadığın her insanın derdine, kederine, sıkıntısına,
Ama yalnız, ama karşılıksız ve kimsesiz,
Yoksa gözyaşlarına birileri şahit mi olmalı illaki?
Ağladığını ispatlamalı mısın herkese?
Bilmeli mi, görmeli mi milyonlarca insan ağladığını?
Bilmeli mi bütün insanlar nerede, neye, neden ve hatta ne amaçla gözyaşı döktüğünü?
Söyleyebilir misin korkak mısın, zayıf mısın?
Taş kalbinin acısı mı ağlatır seni, yoksa hırsların dayanılmaz baskısı mı?
Yoksa kalbindeki sevgi ve yufka yüreğinin hassasiyeti mi ağlatır seni?
Belki de itiraf edemediğin hatalarına ağlıyorsundur olamaz mı?
Peki, sen gerçekten ağlamak ister misin?
Gel o zaman önce tövbe et.
Yalvar seni yaratana ve ağla günahların için?
Ağla, üzdüğün, kırdığın insanlar için.
Ağla, yaptığın veya sebep olduğun haksızlıklar için.
Ağla, yaptığın her doğru şeye şükredebilmiş olmak için.
Ağla ve rahatla.
Ve sus, kendini, kalbini dinle.
İşte o zaman dünya gelecektir seninle.

19 Ocak 2011 Çarşamba

Prof Dr Ramazan Demir

“Türk” Kelimesine 
Kimler Karşı..!
Prof Dr Ramazan Demir
Türkiye Cumhuriyetinde artık gerçeklerle karşıtları yer değiştirdi. Örneğin "Türk" kelimesini kullanmak adeta son yıllarda “riskli” bir durum haline geldi; Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi ötekileştirilerek ulus devlet fikri karşıtları itibar görmeye başladı...
Genel manzara şudur; Cumhuriyetin temel değerleri sürekli saldırıya maruz kalmakta ve temel felsefesini oluşturan milli (ulusal) devlet fikri “yanlış” değer olarak topluma empoze edilmeye çalışılmaktadır. Her renkli camın değişmeyen ekran bülbülleri, “Türk” kelimesine ve Türkiye Cumhuriyetine tarihi “düşmanlar” kadar hırçın ve pervasızca saldırmaktalar…
İşin ilginç yanı, devleti idare ettiklerini sanan bazı “kinci” ve “sinsi” figüranların da Türk ve Cumhuriyet kavramlarına karşı mesafeli durmaya başlamış olmasıdır. Bunu, “bindiği dalı kesen, ayağına kurşun sıkan cahil insanların yaptığı iştir” diye geçiştiremeyiz; zira bunu yapanlar ne “cahil” ne de “saf”lar; aksına sinsi ve kinci oldukları yönünde yaygın iddialar vardır.
Ekran bülbülleri ve köşe kapıcılarının bu kavramlara karşı duruşları ise çeşitlidir. Bunu yapanlar sadece kendilerine "liberal-demokrat" denilen kesimler olmayıp, “mabet” referanslı kesimler ile kendilerine "sosyalist", "komünist" denilen siyasal kesimler de "Türk" ve “Türkiye Cumhuriyeti” sözcüklerine karşı mesafeli durmakla yetinmeyip saldırıda bulunmayı bir marifet, bir “hak” olarak görmektedirler.
**
Ümmetçiler…
“Mabet” referanslı yazar-çizerlerin ümmetçiliği savundukları biliniyor; onlar için millilik (ulusçuluk)  demek "kavmiyetçilik" demektir... Bu takımın bu telakkileri nedeniyle de “millet” değil “ümmet” fikri temel alınır. Onlara göre ümmeti din, mezhep, tarikat temelinde örgütlenmenin önünde millet (ulus), millilik (ulusçuluk) kavramlarını riskli buluyorlar. Çünkü bu kesimler devlet fikrini “milli devlet” değil de ümmet esasına dayalı “ümmetçi devlet” biçimlerini savunurlar.
Ülkemizde de “siyasal İslamcı” denilen kesimler, “Türk” adını çok mecbur kalmadıkça kullanmazlar; Türk kelimesine karşı ekonomik kullanım ambargosunu uygularlar. Zorunlu durumlarda da “Türk” adını “İslam” adı ile özdeş olarak kullanırlar; örneğin "Türk-İslam Sentezi" anlamına gelecek biçimde kullanırlar. Bu zihniyetin sahiplerinin kafasındaki "Türk-İslam" kavramının içinde “Türk” yoktur; sadece “İslam” vardır, o da ta Osmanlıdan beri gelen devlet siyaseti olan “Sünni İslam” anlayışıdır…
Türk-İslam sentezindeki kasıt sadece Sünni mezhebin siyasal yapısı vardır; diğer mezhepler bu kavramın dışındadır. Örneğin; Şiiliği, Şafiliği, Bektaşiliği, Aleviliği bu kapsamın içinde görmezler…
**
Esir sosyalistler…
“Siyasi İslamcılar” böyledir de, kendilerini "sosyalist" ya da "komünist" olarak ifade eden kesimler farklı mı?
Onlar da "Türk" kelimesini kullanmada son derece “cimri” davranırlar. Bunun çeşitli sebepleri olabilir; ancak Türkiye’deki temel sebeplerinden birisi; radikal sol ideolojinin bazı etnik ırkçılığa “esir” düşmesidir.
Sol düşünce savunucuları üzerinde etken olan bu etnik ırkçılık "Kürtçülük" tür; sol düşünce üzerinde baskın bir hegemonya kurmuştur. Bu hegemonya adeta bir post-modern feodalizm şeklinde uygulanır... Sosyalist ya da komünist ideolojiyi savunan birisi Kürt kelimesini kullandığı rahatlıkta Türk kavramını rahat kullanamaz. Savundukları sol ideolojinin temel öğesi olan Türk işçileri, Türk köylüleri, Türk emekçileri olsa bile…
**
Peki, uluslar arası literatürde “sosyalist” ya da “komünist” terimleri kullanılırken nasıl ifade ediliyor? Örneğin Sovyetler Birliğinde; "Sovyetler Birliği Sosyalisti / Komünisti" mi deniliyor?
Hayır; "Rus Sosyalistleri, Rus Komünistleri" deniliyor…
Örnek-2; Batı Avrupa ülkelerinden her hangi birini alalım; “Almanya Sosyalisti / Komünisti “ ya da "Fransa Sosyalisti / Komünisti" mı deniyor?
Hayır; "Alman sosyalisti / komünisti” ya da “Fransız sosyalisti / komünisti" denilmektedir.
Bu ülkelerde ideolojik bağlamda dahi olsa milletin adına vurgu yapılmaktadır. Rusya ya da Batı Avrupa ülkelerindeki bu “sol” etiketli kesimler kendi milliyetlerini, milli kimliklerini kullanmakta “cimri” davranmıyorlar da bizdeki “sol” yakalıklar neden “Türk” kelimesinden kaçındıklarını anlamakta zorlanıyor insan…
"Türk sosyalisti, Türk komünisti" kavramını rahatlıkla kullanamıyorlar… Şayet kullanacak olsalar hemen “ipotekçi Kürtçüler” tarafından "şovenist”, “ırkçı” olarak damgalanırlar.
Ama kendileri “Kürtçü” ırkçılık yapmalarından geri asla durmazlar… İşin ilginç yanı ise millici olan insanları “ırkçılıkla” suçlayarak kendi gafları “Kürtçülük” ırkçılığını gizlediklerini sanırlar… Öyle ya her şeyi “terörle” çözeceklerini sandıkları gibi “söylem kandırmacısı” ile de devam etmek istiyorlar…
Sonuç olarak; ister “sol” ister “mabet” referanslı kalemşorları, köşe kapıcıları, medya patronları olsun bu “Kürtçü” ırkçılık hegemonya oltasına takılmaktadırlar; ister bilerek ister bilmeyerek…
Türk Milleti de böylece baskı altına alınarak sindirilmeye çalışılmakta; sürekli kışkırtma, sürekli hakaret içerikli söylemlerle Milletin sabır sınırları zorlanmaktadır...
Çare mi?
Milli devlet anlayışına dönüştür…
19.1.2011

18 Ocak 2011 Salı

Haluk TARCAN; "İŞTE KIBRIS, MİLLİ DAVA VE 'YAVRU VATAN' GERÇEĞİ"

 
"ALAŞYA (Batı merkezli dünya tarihine göre göre) KIBRIS'ın, bilinmeyen, daha çok da bilinmek istenmeyen tarihi... Okuyunuz, okutunuz ve lütfen dağıtınız. Saygılarla, Halûk Tarcan"
Başbakan (KIBRIS konusunda Merkel'e) ne demişti?..
İşte "KIBRIS" Gerçeği
            Türkler,i geçimsizlikle suçlayan sn.Angela Merkel’e Başbakanımız “ tarihi öğrensin” demişti…sayın Schröder de, Merkel’in “Tarih öğrenmesine gerek yok” diye cevap vermişti...
Tarihi öğrenmelerine her ikisinin de ihtiyacı vardır…Hem de nasıl, Tüm batılılarla birlikte?.
Tarihe, Önce insanlık açısından bakalım: Tüm Hristiyan dünyası, Noel bayramıyla sabahlara kadara eğlenirlerken Makarios’çular, fırsattan istifade, Türkleri yok etmek için – geleneksel çabaları çerçevesinde katliama giriştiler ve önce 3 çocuğu evlerinin banyo odasına kadar kovalayıp, banyo küvetinde katlettiler. Sonra da, kuzey Kıbrıs’da Türk katliamına devam ettiler ve de Katliamlara karşı çok hassas olan (?) Batıdan, alkışlar sessiz olduğu için, hiç ses çıkmadı.
Jeoloji’ye bakalım : 
Kıbrıs adası, Anadolu’nun, İskenderun körfezinden kopmuş olan bir parçasıdır, Anadolu’ya 60km. Yunanistan’a , 600km. uzaklıktadır.
Adanın tarihi adı -Merkel-Schröder ikilisi, bunu çok iyi bilmeliler- ALAŞ/ya’dır.  
Bu ad, Kazak, Kırgız, Tatarca’da ülke, ulus anlamını verir; Teleutlarda, büyücünün tılsımlı sözüdür.  
Orta Asya Türk tarihinde bir ALAŞ HAN vardır, (6/12) y.yıllar arasında ALTI ALAŞ devletini kurmuştur; Bunun öteki adı DEŞT- KIPÇAK’tır: Urartu- iskit Konfederasyonu. (K.Mirşan)… 
Kazaklar 1917’ihtilâlinden sonra ALAŞ ORDA devletini kurmuşlar. Sovyetler 1919’da bu devlete son vermişlerdir. (Hasan Oraltay, ALAŞ,Türkistan Türklerinin Millî İstiklâl parolası Türkeli y. 1973) 
Kıbrıs’ın ilk adı ALAŞ’YA , ALAŞ ülkesi demektir; 
Bu adı, "1956 Gallimard baskılı, İncil Cilt I’in, incien Testament (Ahd-i atık)'in 31’nci sahifesinde okuruz.  
Kıbrıs’a, ALAŞYA adını verenler, adaya İ.Ö.1400’de ayak basmışlardır. (H.Oraltay).  
Yunan tarihçileri adanın tarihî sahiplerı olduklarını iddia etmek için,Yunan öncesinde adaya ilk ayak basanların   İ.Ö. 56 tarihinde MiNOEN’ler olduğunu hasır altı ederler (G.Ville, Petit Larousse 1996) 
Tarihte adaya ilk ayak basanlar, Yunanlı arkeolog, Lefkoşa müzesi müdürü P. Dikaos’un bilimsel araştırmalarına göre: İ.Ö.6.000’de Anadolu’dan gelenlerdir.(P. Demargne, Naissance de l’Art Grec,Gallimard, 1964 Paris). P. Demarge devam eder : Kıbrıs der, Kökenini, Orta Asya’dan (yani Türkistan’dan) alan Anadolu Kültürünün devamı olduğunu gösterir.  
Araştımacı Halûk Berkmen Paris’ten gönderdiği mektupta E. Doblhoffer’in Voices of Stons adlı kitabın 231’inci sahifesinde “Kıbrıs dilinin ne Yunan’ca, e ne Semitik ve ne de Mısırca olduğu (yani olmadığı) anlaşılmıştır diye yazar… Kıbrıs alfabesinin Yunanca olduğu iddiasına rağmen, bu alfabeyle hiç bir Yunanca metin çözülememiştir.  Ayni kitabın 236’ncı sahifesinde verilen Kıbrıs alfabesinde harf zannedilen şekiller, damgadırlar ve bunlardan 25’i doğrudan Ön-Türkçedirler.  
Buraya kadar verdiğimiz bilgiler Kıbrıs’ın köken kültürünün Ön-Türk olduğunu ispatlamaktadırlar. 
İş bununla da kalmıyor :  
Yunanlılar, Afrodit’in Yunan Mitolojisine ait olduğuna tüm dünyayı inandırmışlar ve kendine özgü bir kültürle tarihi ayak basamamış olan Batı, kökenini Yunan kültüründe bulduğu için Afrodit’in Yunanlı olduğunu, GÖZ GÖRE GÖRE kabul etmiştir.  
İşin bilimsel yönü şudur:Aşk tanrıçası, Afrodit değil, KIBRISLI AMATHİOS’tur. 
Bu adın Yunanca anlamı verilememektedir… Her ne kadar çok sayıda yakıştırmalar ileri sürülüyorsa da, Ortada AM+ATA+OS vardır. İki harften oluşan ilk hece, SEVGİ demektir. Lâtince ve İtalyanca’da AMARE; sevmek, AMORE aşk kelimelerin kökünü oluşturur ; Etrüskler tarafından İtalya’ya götürülmüşlerdir. 
ATA, anlamını söylemenin gereği yok…OS ise YÜCE demektir. 
Sonuçta ortaya, YÜCE SEVGİ ATASI çıkar.. 
Yunancaya uydurmak için ATA’nın son (A) sı kaldırılmış yerine (Hİ) konmuştur. 
Demek ki, Büyük Fransız araştırmacı Pierre Demargne ve Lefkoşa Müze müdürü Dikaios’un Anadolu ve Orta Asya kökenden söz etmesi doğrudur.  
Şimdilik bu kadar diyeceğiz ; Daha, üzerinde durulacak olan RUM kavramı ve HRİSTİYAN ORTODOKS kültürü vardır.  
Sayın Angela Merkel ve sayın Schröder’i hayâl kırıklığına uğrattığım için nezaketen özür dilerim.. 
Aslında, YETER ARTIK, Batı merkezli Türk tarihini yutmuyoruz demek isterim…
Türk ülkelerini yeterince kana buladınız… 
Kıbrıs alfabesindeki 25 Ön-Türkçe damgadır.  
Halûk Tarcan Bilimsel araştırmacı(CNRS-Paris)  
Mecidiyeköy 13/01/2011

Prof. Dr. Muazzez İlmiye ÇIĞ

Prof. Dr. Muazzez İlmiye ÇIĞ
12 HAZİRAN 2011 "Parlâmenter" SEÇİMLERİNDE NE YAPMALI?...
Vatanın bu günkü durumuna içi yanıp düzeltmek isteyen Partilere bakıyorum  durmadan yeni partiler ortaya çıkıyor. 
Seçim yapıldığında, halkımız hangisine oyunu vereceğini şaşıracak, oylar yine AKP ye gidecektir. Çünkü  onun maddi ve manevi bakımdan arkası çok kuvvetli .
Ben bir siyaset insanı olmadım. 
Bu demek değidir ki, siyasetten uzak kaldım. Devrimimizi başından bu güne kadar izleyen, neyin yanlış, neyin doğru olduğunu  düşünen bir insanım. Gençlerimiz  ve halkımız kuran kursları ve İmam hatiplerle   dinli dinsiz, türbanlı türbansız diye ayrıldı. Töre cinayetleri aldı yürüdü.   Korkunç bir şekilde iç savaşa doğru gidiyoruz. Dışarıdakiler de bunu dört gözle bekliyor ve olması için ellerinden geleni esirgemiyorlar. İçimizdeki hainler de onlardan aşağı değil. Bunları görmemek için artık kör olmak gerek. 
Peki ne yapalım?  
Herkes bunu soruyor. 
Ben de sordum ve soruyorum hep. 
Sonunda  kendime göre bir çözüm yolu buldum:
"Kanımca şimdi ayni siyasal düzeyde olan, yani ülkenin laik, bağımsız ve Atatürk’ün ön gördüğü bir ülke olmasını candan isteyen partiler birleşmeli.  Başkanlardan bir milli konsey teşkil edilmeli. 
Hiç biri ben baş olacağım hevesine düşmemeli. Bu konseyin üstünde  onu denetleyen  Sayın Necdet Sezer veya Sabih Kanadoğlu gibi dürüstlüğü ile tanınmış birisi  olmalı. 
Konsey üyeleri daha başından mal varlıklarını açıklamalı. 
Açık bir program hazırlanmalı. Konsey üyeleri arasında yapılacak işler bölünmeli ve sıkı bir işbirliği arasında çalışılmalı. Borçlar nasıl ödenecek, varlıklarımız nasıl değerlendirilecek, milli eğitimimiz nasıl düzenlenecek, açıklanmalı. Demokrasiye karşı yapılan kanunlar düzeltilmeli. 
En önemlisi Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK gibi din adamlarımızdan dinimizin doğru anlaşılması için yaralanılmalı. 
Halkımız İmam Hatiplerde ne yazık ki, cahil yetiştirilen din eğitmenlerinin elinde dinle ilgili olmayan yalan yanlış bilgilerle eğitiliyor. 
Bütün bunları göz önüne alacak, böyle bir partinin veya kuruluşun seçimi kazanacağından kuşkum yok. 
Seçim kazanılıp bir devre Atatürk’ün önerdiği ve ülkemizin şartlarına göre devlet rayına oturtturulduktan sonra ikinci veya üçüncü devrede isteyen partisini alıp kendi başına siyasetini yürütebilir. 
Bunlar hangi partiler olabilir? 
Laikliği pek anlamayan ve çeşitli yolsuzluklarla kirlenmiş partiler olamaz. . Yeni kurulan ve ya yalanla, hırsızlıkla kirlenmemiş ve ayni çizgideki partiler olmalı. İşçi Partisinin böyle bir kuruluşa katılacağını zannediyorum. Hak ve Eşitlik Partisi, Tuncay Özkan’ın, Mümtaz Soysal’ın partileri ile CHP olmalı, CHP Ben yalnız gireceğim seçime derse kazanmasına olanak olmadığını anlaması gerek. 
Abdullatif Şener’in kurduğu parti de buna katılabilir. 
Çünkü o gerçek imanlı dürüst bir kimse olarak görünüyor. 
Bu partilerin bunu kabul edip etmeyeceklerini bilmiyorum. Herkes, ben ondan üstünüm, derse olamaz.  Ama Kurtuluş savaşı zihniyetiyle vatanımızın bugün buna ihtiyacı var, düşüncesiyle kalkışılırsa  olur." 
Saygılarımla.   
Prof. Dr. (Türkolog) Muazzez İlmiye Çığ   
15.12 2010

17 Ocak 2011 Pazartesi

Profesör Dr. Ata Atun, KKTC

Ankara Mahkemesinin Kararı, Mülkiyet Konusundaki Zemini Değiştirecek 
Yurdagül Beyoğlu, Haberdar gazetesi, KKTC, 17 Ocak 2011
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Mira Ksenidis – Arestis isimli Rum’un, babasından kendisine miras kaldığı iddiasıyla yaptığı başvuruyu 885 bin Euro tazminata bağladığı Maraş’taki mülkün, Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce “Abdullah Paşa Vakfı’na aittir” kararının çıkmasının mülkiyetin zeminini değiştireceği belirtildi.
Profesör Dr. Ata Atun,  
Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin, Arestis’in talep ettiği Maraş’taki mülkün Abdullah Paşa Vakfı’na ait olduğu ve davayı açan 23 kişiyi de “Abdullah Paşa Vakfı Evladı” olarak tescil etmesi kararını değerlendirdi. Konuyla ilgili olarak 2006 yılında Abdullah Paşa’nın varisleri ile İstanbul’da görüştüğünü anlatan Atun, o günden mahkeme kararına kadar olan süreci aktardı.
“KİRA MAKBUZLARI VAR”
“2003-2005 yılları arasında, Annan Planı görüşmeleri olurken ART’de program yapıyordum. O programda “Filan vakfın varislerini arıyorum” diye çağrı yapmıştım. Aradan 1 yıl geçmeden bana döndüler. 2006 yılında İstanbul’da Abdullah Paşa Vakfı’nın varisleri ile görüştüm. Soyağaçlarını çıkardılar, Maraş’taki Abdullah Paşa Vakfı’ndan 1932 yılına kadar aldıkları kira makbuzlarını gösterdiler. 20-25 kişilerdi” diyen Atun, emin olduktan sonra Ankara’ya giderek Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ertuğrul Apakan’la görüştüğünü kaydetti.
“MAĞUSA MAHKEMESİ’NDE DE AYNI KARAR ÇIKMIŞTI”
Müsteşarla görüşmesinin ardından avukat Aslı Eren’le konuştuklarını anlatan Ata Atun sözlerini şöyle sürdürdü: “Aslı Hanım’la Vakıf konusunu görüştük. Sonra Kıbrıs’a geldim. Kıbrıs’tan Aslı Hanım’a Abdullah Paşa ve Lala Mustafa Paşa Vakfı’nın Gazimağusa Mahkemesi’ne açtıkları 271/2000 ve 272/2000 numaralı tespit davalarını gönderdim. Abdullah Paşa Vakfı’nın davası 27 Aralık’ta, Lala Mustafa Paşa Vakfı’nın davası ise 28 Ocak 2002’de bitmişti. Her iki mahkeme kararında da söz konusu taşınmazların bu iki vakfa ait olduğu kararı çıktı.
Bunları varislerin soy kütüğüyle birlikte Aslı Hanım’a gönderdim. Bunların ardından Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açıldı. 2009 yılında dava devam ederken Avukat Aslı Hanım, dosyanın bir kopyasını bana gönderdi. Buradaki vakıflara da başvuru yapıldı”.
“TAPULAR 80 ÇUVAL İÇİNDE, MARAŞ’TA BİR OTELDE BULUNDU”
2009 seçimlerinin ardından, Osmanlıca diline vakıf 5 kişilik uzman ekibin 1872’den 1974’e kadar olan tüm tapu kayıtlarını taradıklarını belirten Atun, Mağusa’nın tapu kayıtlarının Mağusa’daki dairede, Osmanlı’dan kalma tüm koçanların ise 2002 yılında, 80 çuvalın içinde, Maraş’taki bir otelin bodrum katında bulunduğunu kaydetti.
“ARESTİS’İN KOÇANI ÇUVALDAN ÇIKTI”
Atun, Arestis’in koçanının da oradaki çuval içinden çıktığını, Arestis’in mahkemeye koçan sunamaması üzerine Rum İçişleri Bakanlığı’na giderek “bu mülkün sahibidir” diye bir kağıt aldığını söyledi. “AİHM koçan talep edecek. Dava sonuçlanana kadar Türkiye tazminatı ödemeyecek” diyen Atun, Arestis’in tapusunda yazanları açıkladı.
“VAKIF MALI BİR GECEDE ARESTİS’LERİN OLMUŞ!”
Tapu belgesinde, konu mülkün 15 Eylül 1913 yılında, Abdullah Paşa Vakfı tarafından Arestis’in dedesine verilmiş gibi gösterildiğini, bunun mümkün olmadığını kaydeden Atun, gerekçeleri şöyle açıkladı: “O dönemde İngiliz hükümeti, vakıf mallarının 10 yıl kullanan kişilere tapulaştırılacağı yönünde emirname çıkardı. Fakat bu emirnamenin içine mülhak malları konmadı. Bunu şöyle açıklayalım: 3 türlü vakıf malı var. Aile vakfı, icareteyn ve mülhak. Tapulaştırılacak olanlar aile vakfı ve icareteyn olanlardı. Mülhak değildi. Mülhak, ‘Allahın malı’ demek. Bu nedenle hiçbir fani satamıyor. Bu, uluslararası kural. Sadece Osmanlı’da değil, tüm Avrupa’da böyle. Arestis’in koçanında ‘mülhak’ yazısını göreceksiniz. O yüzden bu mülkün Arestis’lere verilmesi mümkün değil”.
“CTP HÜKÜMETİ ‘RUMLARI ÜZMEYELİM, UNUT BUNLARI’ DEDİ”
Konuyu, belge ve koçanlarla birlikte CTP hükümetinden bir yetkiliye götürdüğünü anlatan Atun, kendisine, “Rumları üzmeyelim, müzakereleri zora sokmayalım, unut bunları” dendiğini, dönemin Vakıflar İdaresi Genel Müdürü olan hanımın kendisine yanıt bile vermediğini, o yüzden tüm çalışmaların 2009 yılına kadar donduğunu vurguladı.
“KIBRIS’IN YÜZDE 30’UNDAN FAZLASI VAKIF MALI”
Profesör Atun, 2009 seçimlerinin ardından konuyu yeniden ele aldıklarını anımsatarak şöyle dedi:
“Sonra Osmanlıca’yı anadili gibi bilen bir ekip geldi. Tüm tapuları taradılar. Kıbrıs’ın yüzde 30’undan fazlası vakıf malı çıktı. Abdullah Paşa ve Lala Mustafa Paşa vakıflarının arazilerinin büyüklüğü 80 bin dönüm. Maraş’tan başlıyor, Pile, İngiliz üsleri derken Larnaka’ya kadar gidiyor. Kıbrıs’ın sahip olduğu iki milyon dönüm arazinin yaklaşık 20’de biri Abdullah Paşa Vakfı’na ait”.
“TÜM DENGELER DEĞİŞECEK”
Kıbrıs’ta Abdullah Paşa ve Lala Mustafa Paşa Vakfı’nın haricinde 150’ye yakın vakıf daha bulunduğunu anımsatan Atun, Kıbrıs’taki kullanılabilir alanın yüzde dört buçuğunun vakıf malı olduğunu vurgulayarak, Ankara’dan çıkan kararın tüm dengeleri değiştireceğini sözlerine ekledi.
Yurdagül Beyoğlu,Haberdar Gazetesi
KKTC, 17 Ocak 2011

3 Ocak 2011 Pazartesi

Prof. Dr. Akif Çukurçayır




ERDEM ÖĞRETEN 
BİR DELİ’NİN (!) HİKÂYESİ
Prof. Dr. Akif Çukurçayır (*)
Prof. Dr. Akif  ÇUKURÇAYIR
Bazen normal olan anormalleşir. 
Herşey anormalleşince, normal diye bir şey kalmaz... İstisnalar kaideyi (kuralı) bozmaz deriz... 
Bir de bakarız ki, istisnalar yaşam biçimi olmuş, artık kuralı kaideyi kimse hatırlamaz olmuş...
Hukuk güya vardır. Ama hukuk o kadar farklı yollardan ihlal edilir ki kalbura döner... Ama yine de birileri çıkıp der ki, “hak var, hukuk var...” Hukuk, günümüzde en iyi manipüle edilen alanlardan birisi... Baksanıza, herkesin hakimi, savcısı ayrı neredeyse... “Benim hâkimim, benim mahkemem” sözlerini sık sık okuyoruz basından...
Neyse, bugün başka bir hikâye anlatacağım... Başlığa “Bir Deli’nin (!) Hikâyesi” dediysem de, anlatacağım kişi deli falan değil... Fakat biraz öyle tanınıyor...
Birkaç yıl önce, telefonla beni aradı bir kitabımı alıp halka dağıttığını falan söyledi... Yani böyle bir konuşmaya “şok” olmazsınızda ne yaparsınız... Herkesin kitaptan kaçtığı bir çağda, adamın biri yüzlerce kitap alıp dağıtıyor... Başka yazarların kitaplarını da bana hediye etti.. E, tabi bu harekete bakıp adama deli dersiniz... Halka niye kitap dağıtasın be adam?
Bahsettiğim kişi, Bodrum Turgutreis’de yaşıyor... Adı, Galip Baran… Yetmişli yaşlarda... Herkese göre O bir deli... Emekli olunca kendini toplumsal işlere adamış (!)... Ama dedim ya çoğuna göre o bir deli...
Yaptığı işlerden bazı örnekler anlatayım... Deli olup olmadığına siz karar verin...
Kendini “bilinçolog” diye tanımlıyor.
Hatta kendini “Bilinç Üniversitesi Rektörü” diye tanımlıyor.
Şu kavramların güzelliğine bakınız… “Bencillik yerine, sencilliği içselleştirmeliyiz!” diyor.
Mesela, bütün yazarlara, sanatçılara, Cumhurbaşkanına, Başbakana, Meclis Başkanına, Genelkurmay Başkanına... Aklınıza hangi kurum ve yetkili gelirse, o kurum ve kişiye mektuplar yazıyor... Bu mektuplarda, toplumsal sorunlara, haksızlıklara, adalet arayışlarına yer veriyor ve bunları da yayınlıyor...
Mesela, “kırmızı ışıkta dur!” kampanyaları düzenliyor... Birçok şehirde yanına aldığı gençlerle halkın dikkatini çekmeye çalışıyor... Trafik kurallarına uymanın önemli bir uygarlık göstergesi olduğunu anlatmaya çalışıyor...
Mesela, yerlere “izmarit” ve diğer çöplerin atılmaması için kampanyalar düzenliyor... Bunların çoğu yerel ve ulusal basında defalarca yer aldı...
Toplumsal ve siyasal sorunlarımızın temelinde insani zaaflarımızın olduğunu herkese ve heryere duyurmaya çalışıyor... O’na göre bütün sorunların kaynağında “bencillik” var... Herkes, hoyratça kendi rahatı için başkalarını ve toplumu feda edebiliyor... 
O halde çözüm nedir?
GALİP BARAN
Çözüm, günümüzde artık neredeyse hiç yaşamayan ve çoğuna göre “antikalaşmış” özverili olma... 
Kendisinin ifadesine göre, 
“Sorun bencillik, çözüm sencillik”
... Eskilerin kullandığı kelimeyle “diğergamlık...” Kendinden önce başkasını ve toplumun yararını düşünmek... Artık bu düşünce ve duygular, “antika...” Eskiciler çarşısında ya 
bulunur ya bulunmaz... O yüzden de, böyle insanlar deli...
Bırakın özverili ve diğergam olmayı, insanların en kutsal duygularını kullanarak, insanların varını-yoğunu elinden alan, kanını emen haşeratla dolu etrafımız... Oysa, diğergamlıkta, bu toplumun neredeyse “kutsalları” arasında idi...
Bir de, yaşadığı kentte bir “Belediye Takip Merkezi” kurduğunu söylüyordu... Belediyenin kararlarını, etkinliklerini ve yanlışlarını izleyip halka duyuruyordu... Elbette belediyeler böylelerini sevmez... Ama o kadar harika bir fikir ki, keşke her kentte bir “Belediye Takip Merkezi” kurulsa... Halkın ve devletin kaynaklarını, holdinglere, şirketlere ve bilumum akrabaya “peşkeş” çekenlere göz açtırılmasa... Nerdeeeee....
Bahsettiğim bu deli (!) diyojen gibi... Delice aydınlatma hummasına tutulmuş ve bir delice şey daha yapmış... Okuyunca belki çok güleceksiniz ama, bana göre olması gerekeni yapmış... Kendince sanal bir “Bilinç Üniversitesi” kurmuş ve kendini onun rektörü ilan etmiş...
Bana göre toplumdaki anormalliklere, bilinçsizliklere ve aptallıklara verilecek en güzel tepki... Biraz Hoca Nasreddin tepkisi gibi... Adı bile muhteşem, “Bilinç Üniversitesi.” Zaten bazı düşünürler, bu çağı “aptallıklar çağı” olarak tanımlamıyor mu? Adeta uyuşturulmuş bilinçlerle varlığın ve yokluğun farkında olmayan, hayatını sorgulama mecali kalmamış zavallılardan oluşan bir topluma verilecek en iyi uyarı: Bilinç Üniversitesi... En fazla neyin eksiği yaşanıyor, canım memleketimizde? Elbette, “bilinç!”
Bu adam, evet deliliğe çok yakın... Ama, acaba yaptıkları ve söyledikleri kaybettiğimiz, unuttuğumuz, üzerine asit döküp yok ettiğimiz, bizi biz yapan değerlerimiz olmasın...
Çalmak, çırpmak, kayırmak, rantiye ve şantiye kurmak akıllılık da, toplumu bilinçlendirme çabaları delilik mi?
Kim bilir, belki öyledir!
Kim deli, kim akıllı?
(*) Prof. Dr. M. Akif Çukurçayır/Yurttaşsız Demokrasi/Çizgi Kitabevi
Prof. Dr. M. Akif ÇUKURÇAYIR
Selçuk Üniversitesi, KONYA
Gönderen "BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ" TÜRKİYE zaman: 07:20 0 yorum
BAKINIZ LÜTFEN ::: www.bilinc-universitesi.blogspot.com